تخطٍ إلى المحتوى

KARA

الفصل 4 · قراءة 8 دقيقة

KARA

الفصل 4

Bölüm 4

Işık, yorgun bakışlarıyla kendisini izleyen Kara'ya bakarken üzerindeki pikeyi çekerek çıplak bedenini örttü. Öfkeyle ona bakıyordu ancak genç adam hiçbir şey söylemiyordu. Yalnızca yatağın kenarına oturmuş, gözlerini Işık'tan ayırmadan onu izliyordu.

Kara ağır hareketlerle yerinden kalktı ve genç kadına yaklaştı. Nefesini kulağında hissettiği anda Işık kaskatı kesildi.

"Üzerini giy. Bu yaşta baba olmak istemiyorum."

Kara, onu bir kez daha baştan aşağı süzdükten sonra sessizce odadan çıktı.

Işık, üzerindeki pikeyi bir kenara atıp hızla banyoya geçti. Kalbi inanılmaz bir hızla atıyordu. Bu adamın sorunu neydi? Gecenin bilmem kaçında odasına girip karşısına geçmiş, onu izliyordu. Kesinlikle normal değildi.

Pijamalarını giyip yeniden yatağına uzandı. Ne kadar uyumaya çalışsa da bir türlü uykuya dalamadı. Belki biraz hava almak iyi gelirdi.

Üzerine eline geçen ilk sweatshirt'ü geçirdi, altına siyah bir eşofman giydi ve anahtarlarını alarak evden çıktı. Cebindeki sigara paketinden bir dal çıkarıp yaktıktan sonra yürümeye başladı.

Yazın sonlarına yaklaşıyorlardı. Hava yavaş yavaş soğumaya başlamıştı. Işık, kapüşonunu başına çekerek sahile doğru yöneldi. Biraz ilerledikten sonra karşısına bir grup serseri çıktı. Onlarla göz göze gelmeden yollarına devam etmek istedi ancak bu pek mümkün olmadı.

"Hey, güzelim! Bize katılsana."

Işık, başını bile çevirmeden cevap verdi.

"Siktir git başımdan. Belanı arama."

"Belan sen olacaksan neden olmasın?"

Adamın kendisine doğru yaklaştığını görünce Işık adımlarını hızlandırdı. Zaten yeterince gergindi ve bu insanlarla uğraşmak istemiyordu. Fakat adamlardan biri kolunu kavradığında sabrı tükendi. Hiç düşünmeden karşısındaki pisliğin bacaklarının arasına sert bir tekme savurdu.

Adam acıyla iki büklüm olurken diğerleri de harekete geçti. Işık, buradan bir an önce uzaklaşması gerektiğini anlamıştı. Ancak yeniden kolundan tutulunca kurtulmayı başaramadı.

Tam o sırada kendisini tutan kişinin aniden elini çektiğini hissetti. Dengesini kaybedip sendelediğinde karşısında başlayan kavgaya döndü.

Kara...

Genç adam, adamların üzerine öfkeyle yürüyordu. Attığı her yumrukta biriken bir öfkeyi dışarı çıkarıyor gibiydi. Işık, bu sinirin nereden geldiğini anlayamasa da Kara'nın tam zamanında yetiştiği açıktı.

Kısa süre sonra kavga sona erdi. Kara, yerde inleyen adamlara son bir kez baktıktan sonra Işık'ın yanına geldi. Bu kez de onun kolunu kavradı.

Işık'ın sabrı iyice tükenmişti. Bu insanların kolundan ne istedikleri vardı?

"Gecenin bir yarısı ne halt ediyorsun sen dışarıda?" diye kükredi Kara.

Işık, beklemediği bu çıkış karşısında neredeyse yerinden sıçradı.

"Sadece hava almaya çıktım! Nereden bileyim böyle bir şey olacağını?"

"Ben gelmeseydim ne olacağını da tahmin edersin o hâlde."

Kara'nın sözleriyle Işık'ın aklına az önce yaşananlar geldi. Midesi bulandı. Bir anlığına korkunun bedenini ele geçirmesine izin verdi ancak hemen ardından öfkesi yeniden ağır bastı.

Kara onu peşinden sürüklemeye başlayınca Işık artık dayanamadı.

"Nedir senin benimle alıp veremediğin, be adam? Sanki bir eşyaymışım gibi davranıyorsun! Yetmiyor, canımı yakıyorsun. Ailene seninle birlikte olduğumu söylüyorsun, sonra gecenin bir vakti odama girip beni izliyorsun! Derdin ne senin, ha? Derdin ne?"

Sözlerini haykırarak bitirdiğinde Kara, genç kadının kolunu bıraktı.

Artık yalnızca gözlerinin içine bakıyordu.

Işık, gözlerinin öfkeden kızardığını ve dolduğunu biliyordu. Bu huyundan nefret ediyordu. Ne kadar güçlü görünmeye çalışırsa çalışsın, duyguları bir noktadan sonra gözlerine yansıyordu.

Titreyen sesiyle yeniden konuşmaya çalıştı ancak boğazına düğümlenen acı, kelimelerini yarıda bıraktı. Birkaç adım geriledi. Derin bir nefes alarak kendisini toparlamaya çalıştıktan sonra Kara'ya baktı.

"Benden uzak dur. Mümkünse karşıma bile çıkma."

Arkasına bile bakmadan koşarak oradan uzaklaştı.

Kara, ardından giden genç kadına bakarken olduğu yerde sessizce kaldı. Dudaklarından güçlükle bir fısıltı döküldü.

"Ruhun bana sarıldı ve bir umut var diye fısıldadı... Ama senin ruhun dahi duymadı."

Omuzları düştü. Bir süre daha olduğu yerde kaldıktan sonra evine doğru yürümeye başladı.

Onu bu kadar sıkan neydi? Neden genç kadının sözleri içine bu kadar işlemişti? Neden kendisini böylesine delirtecek kadar etkilenmişti?

Düşüncelerinden kurtulamıyordu. Neredeyse aklını kaçırmak üzereydi. Fakat Işık'ı bu şekilde anlayamayacağını o da biliyordu.

Yarın ilk işi onu yeniden görmek olacaktı.

Genç kadının sözleri zihninde yankılanmaya devam ediyordu.

Benden uzak dur. Mümkünse karşıma bile çıkma.

Kara, bunun öfkeyle söylenmiş bir söz olduğuna inanmak istedi. Belki de Işık, o anın etkisiyle ne söylediğini bilmiyordu. Bu düşünceye tutunarak kendisine küçük de olsa bir umut verdi.

Evinin önüne geldiğinde kapının önünde bir süre durdu. Işık'ı bu eve taşırken duyduğu sözler yeniden zihnine düştü.

Bırakmayın beni, lütfen...

Genç kadın, o sırada sayıkladığı bu sözlerle kimden bahsediyordu? Hayatında biri mi vardı? Yoksa kaybetmekten korktuğu insanlar mı olmuştu?

Kara, Işık hakkında neredeyse hiçbir şey bilmediğini o an fark etti. Onu anlamak istiyorsa önce tanımalıydı. Bu düşünceyi zihninin bir köşesine yerleştirip kapıyı açtı ve içeri girdi.

---

Işık eve döndüğünde bütün bedeni öfkeden titriyordu.

Odasına geçti, kapıyı kapatıp kilitledi. Ardından odanın en karanlık köşesine ilerleyerek yere oturdu. Dizlerini göğsüne çekti. Bir süre öylece kaldıktan sonra hıçkırıklara boğuldu.

Bir kriz geçireceğini biliyordu ama artık içindekileri tutmak istemiyordu.

Ailesi aklına geldiğinde ağlaması daha da şiddetlendi. Babasının onunla konuştuğu zamanları hatırlamaya başladı.

“Kızım, sen büyüyünce çok güçlü bir kız olacaksın. Kimsenin seni üzmesine izin verme...”

Babasının sözleri kulaklarında çınlarken elleriyle kulaklarını kapattı. Ardından bütün acısını dışarı çıkarırcasına çığlık attı.

Ayağa kalkıp odadaki eşyaları bir yerlere fırlatmaya başladı. Elinin altına ne geçerse savuruyordu. İçinde biriken acı, öfke ve çaresizlik artık kontrol edemediği bir fırtınaya dönüşmüştü.

Kapının ardından Elif'in endişeli sesi duyuldu.

"Işık, iyi misin? Işık, aç kapıyı! Hadi, bitanem... Kendine zarar verme, lütfen!"

Elif kapıyı yumrukluyordu ama Işık onu duymuyormuş gibiydi. Rahatlamaya ihtiyacı vardı. İçinde birikenler taşmış, yıllardır ayakta tutmaya çalıştığı bütün duvarlar birer birer yıkılmıştı.

Bunca yükü taşıyabilmek için ne yapmıştı ki? Bu kadar acı çekmeyi ne zaman hak etmişti?

Hayatındaki herkes onu terk ettiğinde bile tek bir gözyaşı dökememişti. İnsanlar ona acıyan gözlerle baktığında başını dik tutmuş, hiçbir şey olmamış gibi davranmıştı. Sanki hissetmediği, sarsılmadığı ve kırılmadığı sürece her şeyin üstesinden gelebilirmiş gibi...

Yanında kalan tek kişi Elif'ti.

Elif ise şimdi onun bu hâlinden korkuyordu. Işık'ın kendisine zarar verebileceğini düşünüyor, kapının ardında ona ulaşabilmek için çırpınıyordu.

Oysa Işık'ı asıl tüketen, içinde biriktirdiği acılardı. Yıllardır susturduğu anılar, bastırdığı özlem ve kimseye anlatamadığı kayıplar...

Gücünü kaybederek yere yığıldığında bile ağlaması dinmedi. Kapı hâlâ yumruklanıyordu fakat artık ayağa kalkacak gücü bile kalmamıştı.

Bir süre sonra kapı büyük bir gürültüyle açıldı.

Işık, bulanık bakışlarının arasından Tuğran'ı gördü. Elif hemen onun yanına koştu. Tuğran ise odaya göz gezdiriyor, etrafa saçılmış eşyalara ve yerde kıvrılmış genç kadına bakıyordu.

Elif, hiç vakit kaybetmeden Işık'a sarıldı.

Genç kadının omzuna dökülen hıçkırıkları yavaş yavaş kesik nefeslere dönüştü. Elif onu nazikçe kaldırıp yatağına yatırdı ve üzerini örttü. Ardından saçlarının arasına bir öpücük bıraktı.

Sonra Tuğran'ı da yanına alarak odadan çıktı.

Işık, yatağında hareketsiz yatarken artık hiçbir şey hissedemiyordu.

Hangisi daha kötüydü, bilmiyordu.

İçindeki her şeyin susması mı, yoksa kendisinin de o sessizliğe dönüşmesi mi?

---

Gözlerini karşısındaki duvardan bir an olsun ayırmadı.

Hava aydınlanmış, dışarıdan gelen sesler giderek yükselmişti. Buna rağmen Işık yalnızca duvara bakıyordu. Gözlerini bile kırpmadan, saatler boyunca aynı noktaya odaklanmıştı.

Sonunda ayağa kalkarak banyoya ilerledi.

Aynadaki yansımasına baktığında ağlamaktan şişmiş gözlerini ve kıpkırmızı göz altlarını gördü. Kendisine bakarken yüzünde hiçbir ifade yoktu.

Resmen bir enkaza dönmüştü.

Bir duş almanın iyi geleceğini düşünerek suyun altına girdi. Suyun bedenine çarpmasına izin verirken zihnini boşaltmaya çalıştı. Ancak ne kadar uğraşırsa uğraşsın, içindeki ağırlık bir türlü hafiflemiyordu.

Duştan çıktıktan sonra her zamanki siyah sweatshirt'ünü ve siyah pantolonunu giydi. Bugün mezarlığa gidecekti.

Anne ve babasını bugüne kadar hiç ziyaret etmemişti.

İçinde taşıdığı en büyük yüklerden biri de buydu.

Salona geçtiğinde Elif onu bekliyordu. Arkadaşının yüzüne dikkatle baktı.

"Işık, iyi misin, güzelim?"

Işık başını hafifçe sallayarak olumlu cevap verdi. Böyle zamanlarda konuşmadığını Elif biliyordu. Onu zorlamıyor, sessizliğini anlamaya çalışıyordu.

Ancak Elif'in bir sonraki cümlesi Işık'ın bütün dikkatini üzerine çekti.

"Kara'ya haber vermek zorunda kaldım."

Işık'ın başı bir anda ona döndü. Boş bakışlarla Elif'i süzdü.

Elif, arkadaşının vereceği tepkiyi tahmin ediyormuş gibi açıklama yapmaya başladı.

"Tuğran'ın gece yarısı dışarı çıktığını görünce şüphelenmiş. Ben de anlatmak zorunda kaldım."

Işık hiçbir şey söylemedi.

Yalnızca yüzünü kapıya çevirdi ve evden çıktı.

Sokağa çıktığında etraf bomboştu. Bugün kimsenin kendisini rahatsız etmesini istemiyordu. Telefonunu kapattı ve yavaş adımlarla mezarlığa doğru yürümeye başladı.

Yol uzundu ama yürümek ona iyi gelecekti.

---

Mezarlığa ulaştığında gözleri yeniden doldu.

Annesinin mezarının başına geldiğinde durdu. Sessizce Fatiha okuduktan sonra mezar taşının yanına oturdu. Parmaklarını taşın üzerinde gezdirirken boğazına bir düğüm yerleşti.

"Çok erken bıraktınız beni..."

Sesi titredi. Gözleri dolarken başını kaldırıp gökyüzüne baktı. Biraz olsun sakinleşebilmek için derin bir nefes aldı ancak bu bile işe yaramadı.

"Beni de yanınıza alsanız ne olurdu, anne? Bu özlem çok büyük... Üzerimdeki yük çok fazla. Sizsiz olmuyor, anne. Baba..."

Cümlesini tamamlayamadı.

Gözlerinden süzülen yaşlar çoktan toprağa düşmeye başlamıştı. Işık, anne ve babasının mezarlarına baktı. İçindeki özlem, yıllardır bastırdığı bütün duygularla birlikte yeniden canlanıyordu.

"Burada olmak size yakışmıyor, baba. Toprak bedeninize yakışmıyor."

Sözlerinin ardından her iki mezarın toprağına da sarıldı ve daha şiddetli ağlamaya başladı.

Ne kadar süre öyle kaldığını bilmiyordu. Zaman durmuş gibiydi. Buradan ayrılmak istemiyordu. Sanki biraz daha kalırsa onları yeniden yanında hissedebilecek, çocukluğundaki huzura bir anlığına da olsa dönebilecekti.

Sonunda iki mezarın arasına geçti. Dizlerini karnına çekerek cenin pozisyonunda uzandı.

Sessizce ağlamayı sürdürürken anne ve babasıyla geçirdiği güzel günleri hatırladı. Onlarla yaşadığı anılar zihninde birer birer canlandı. Gülüşleri, sesleri, kendisine sarılışları...

Gözlerini kapattı.

Keşke zaman geri dönebilseydi.

Keşke bir kez daha onların seslerini duyabilseydi.

Keşke bu kadar yalnız kalmasaydı...

---

Bir süre sonra bedeninin hareket ettiğini hissetti ama ne olduğunu anlayamıyordu. Burnuna gelen yoğun toprak kokusuyla gözlerini açmaya çalıştı. Ancak başaramadı.

Kendisini uykunun ağırlığına teslim ederken burnunu kokunun geldiği tarafa doğru sürttü.

Bu hareket, uykusunu daha da ağırlaştırdı.

Işık, nerede olduğunu ve başına ne geldiğini anlayamadan yeniden derin bir uykuya sürüklendi...

نهاية الفصل

0 تعليق

لا توجد تعليقات على هذا الفصل بعد. اكتب أول تعليق.