تخطٍ إلى المحتوى

İÇİMDEKİ EJDER

الفصل 22 · قراءة 22 دقيقة

İÇİMDEKİ EJDER

الفصل 22

22.Bölüm

AYKIRI

Katherina Blacklight

Aragons’un ana binasında kalabalığın içinde ilerlerken Dominic’i yönlendirmek için kolundan tuttum ve bahçeme giden yolda ilerlemeye başladık.

Bir yandan ipek elbiseleri inciler ve eşsiz mücevherlerle süslenmiş leydiler öbür yandan burs kazanan ülkenin en zeki öğrencileri bir yandan da ülkenin zengin ailelerinden gelen öğrenciler… Herkes akşamın getirdiği yorgunluk ve derslerin bitmesinin heyecanıyla kendi koğuşlarına dağılıyorlardı. Aslında leydilerin koğuşları tıpkı askeriye bölümü gibi ana binadan biraz daha izole konumlandırılmıştı ancak kendilerine eş adayları arayan bu, gençliklerinin baharındaki kır çiçekleri düzenli olarak ana binaya gelir ve bir az gezinirlerdi.

Çoğunlukla bahçede birbirlerini gözlemler ve flörtleşirlerdi ancak bazıları daha ileri gidip ders saatlerinin bitmesine yakın saatlerde sınıfların yakınlarında dolanırlardı.

Unutmadan geçmemek gerekir ki, leydilerin eğitimleri de kendilerine ayrılan koğuş bölümünde verilmekteydi. Yani ana binaya gelmelerini gerektiren bir şey yoktu aslında. Tüm bu curcuna eşlerine kur yapmak isteyen minik kuşların cik cikleriydi.

“ keşke beni çekiştirmeden önce nereye gideceğimizi söyleseydin. “

Bomboş koridora geldiğimizde bile kolundan tutmuş çekiştirmeye devam ettiğimi o anda fark ettim. “affedersin. “ dedim kolunu bırakırken. “ seni bahçeme götürüyordum. “

“ gizli bahçen mi? Şu, bir anda ortadan kaybolduğun ve seni kimsenin bulamadığı. “

“ aslında pek de gizli değil. Sadece kimse yerini bilmiyor. Dört duvar arasında bir bahçe ve çimen dışında bir şey yok. Öyle çiçekli böcekli bir şey bekleme.”

“ peki, tüm gün orada kendi başına ne yapıyorsun? “ dedi hayretle. Sesindeki şaşkınlık çok belliydi. Kendimi tutamayıp gülmüştüm. “ insanlardan uzaklaşmak iyi geliyor. Yalnız olabileceğim tek yer burası. “

“ insanlardan kaçıp gizlenmek için daha güzel yerler seçebilirsin. “

“ benim kimseden kaçtığım yok!”

Bir anda yükselivermiştim. “ özür dilerim. Sesim, yükseltmek istemedim. “

“ Argnes de devamlı aynı şeyi söylüyor. Ben, kimseden kaçmam. Sadece… “

Gözlerimi kapatıp nefesimi bırakıverdim. “ sadece olay çıksın istemiyorum. “

“ diğerlerinin bana olan bakışlarının farkındayım. Bir kızın onlardan daha çabuk yükselmesi gururlarına dokunuyor. Ama sırf zorbalık yaptıkları için birilerini dövmek aptalca olur. “

“ zorbalık mı? “ dedi hararetle. “ o aptal çeneni çatlattı Katherina. Bu zorbalık değil. Resmen sana karşı savaş bayrağını çekti ve sen öylece baktın. “

Mavileri yine dalgalanmaya başlamıştı. “ o gün ben olmasaydım belki de daha kötü bir halde olacaktın!”

“ aslında o gün, karşılık vermek istedim. Ancak gücüm kalmamıştı. “ mavileri sinirle köpürüyordu. Onu bu kadar sinirlendiren neydi? “ teşekkür ederim. O gün sen olmasaydın daha çok kırık kemiğim olabilirdi. “

Gözlerini benden çekti ve koridorun sonundaki kapıya yürümeye devam etti. “ teşekküre gerek bile yok. Bir daha olsa düşünmeden bir kez daha yaparım Vol. “ şimdi bana bakmadığı için çok pişmandım, çünkü o mavilerin şu anda nasıl göründüklerini çok merak ediyordum.

“ işte burası. “ dedim tahtadan Kapının kilidini açıp ittirirken.

Dominic adımını attığı andan itibaren etrafa bakındı ve tıpkı benim de dediğim gibi bomboş bir bahçeyle karşılaştı. Ya da benim sandığımın aksine boşlukları okumakta tam bir ustaydı.

“ elementleri kontrol ettiğin yer burası demek. “

“ nereden anladın. “

Yere eğildi ve çimlere dokundu. “ bazılarının üstleri yanmış. Ayrıca devamlı gezindiğin için çimlerin çoğu eğrilmiş. “

“ diğerleri bana bahşedilen bu şeyden korkuyor. Yanlarında antrenman yapamazdım. “

Buraya gelmemizin asıl sebebini unutup konudan çok sapmıştık. “ sana söylemem gereken bir şey var. “dedim sonunda. Başından beri söylemem gereken şeyi söyleyebilmek için.

Tüm dikkatini tekrar bana vermişti. “ prens, arkadaşımın rüyasından haberdar. “

Nic’in kaşları çatıldı ve dikkatini daha çok bana verdi. “ bu nasıl olur? “

“ Bayan Wizary. Anlamadığım bir şekilde o rüyadan haberdarmış. Prense o rüya hakkında bana danışması gerektiğinden bahsedince prens bana geldi. Rüyadan bahsettiğimde o da endişelendi. O da olası bir savaştan şüpheleniyor. “

“ bana bir aylığına mühlet verdi. Krallığı araştırıp olası savaş için kanıt toplayacağız. Krala ne kadar erken bu kanıtları sunarsak savaş için o kadar erken hazırlık yapabileceğimize inanıyor. Aksi halde elimizde kanıt olmadan hazırlıklara başlarsak halkı hurafelerle ayaklandıracağımıza inanacaklar. “

“ bir ay mı? Bu prens kafayı mı üşüttü! “

“ bağırma! Bahçem gizli gibi görünse de açık alandayız. Ve ayrıca kraliyet ailesi hakkında böyle konuşamazsın. “

“ hatırlattığın iyi oldu. Yoksa senin şu prens hakkında ulu orta konuşacaktım. “

“ dalga geçmeyi keser misin. Bu kez işler gerçekten çok ciddi. “ dedim tüm ciddiyetimle. “ Bayan Wizary bizi boş yere uyarmadı. Bize erkenden harekete geçme fırsatı sundu, bunu en iyi şekilde kullanmalıyız. “

“ peki, nereden başlamayı düşünüyorsun. Yalnızca bir ayın var.”

“aslında tam da bu yüzden sana geldim.”

Dudakları hınzırca kenara kıvrıldı. Kollarını gövdesinde kavuşturduğunda kol kasları yine belirginleşmişti. Acaba o kollar boynuma dolansaydı…

…Beni kaç saniyede öldürürdü?

“ demek sonunda benden bir şey isteyecek kadar gururunu kırdın. “

Gözlerimi abartıyla devirdim. “ evet. Kabul ediyorum, şimdiye dek yaptığım çocukçaydı. Yardım edecek misin? “

“ ne yapmamı istiyorsun? “

“ benimle gelmeni.”

“ gelmek istememeni anlarım. Bir yüzbaşı olarak buradaki işlerin çok ağır ve…” Hiç tereddüt etmeden sözümü kesti. “ gelirim. “ üstüme doğru eğilerek “ bazen çok şapşal oluyorsun. Çağırdığında sana hayır demeyeceğimi biliyordun ve hala bahane üretebilmem için fırsatları kullanmamı bekliyorsun. “dedi.

“ gerçekten gelmemi mi istiyorsun, gelmememi mi? “ çok yakınlaştığını hissediyordum, yine çok, çok yakındı. Sendeleyerek birkaç adım geri çıktım. “ gelmeni istemeseydim neden sana sorma zahmetinde bulunacaktım ki? Sadece… Gelmek istemsen de anlayacağımı söylemeye çalışıyordum. “

Yalancı.

“ öyle olsun. “ dedi yine oyunbaz şekilde gülümserken. “ ne zaman yola çıkıyoruz. “

“ prensin emrini bekleyeceğiz. Bir planının olduğunu söylemişti. “

Söylemekte kararsız kaldığım bir konu daha vardı. “ aslında bir şey daha var. “

“ neymiş o. “

“ programım diğer öğrencilere göre o kadar yoğun ki uzun zamandır Cervus’a gidemedim. Arkadaşlarımı ve Bay Butler’ı ziyaret etmek istiyorum. Bay Reband ile konuşabilir misin? Derslerimi biraz aksatmamın sakıncası olmaz umarım. “

“ elimden geleni yaparım. “

“ teşekkür ederim. “

Yine yakınıma geldiğinde sırtım bahçenin duvarına kadar gelmişti. “ teşekkür etmeyi de öğrendin sonunda. “

Bir insan akşamın serinliğinde nasıl yanabilirse, öyle yanmaya başlamıştım. “ teşekkür ettim diye kendini bir şey sanma. “

“ ne yani senin gözünde hiçbir şey ifade etmiyor muyum? Arkadaş, eski dost, ya da daha ötesi… “

Gözlerinde hınzır ışıltılar dolaşırken beni duvar ile kendi arasında sıkıştırmaya çalışıyordu. “ ifade ettiğin bir şey var. “ dedim. “ yüzbaşım. “

Gecenin karanlığı üstümüze çökerken Celth’in ışığında yüzü çok daha değişik bir hal almıştı. Daha oyunbaz. Eli yavaşça saçıma yaklaştığında kafamda bir şartel attı ve refleks olarak elini kendimden uzaklaştırmak için hamle yaptım. Ancak öbür eliyle hamlemi yarıda kesti. Yumruğum neredeyse çenesine değecek kadar yakındı ama tutuşu çok sıkıydı, hareket ettiremiyordum.

“ sakın bana vurmaya kalkma. Sonuçta hala yüzbaşınım. “

İşine geldiği her anda yüzbaşı unvanının arkasına saklanıyordu ancak bu kez kozu ben onun eline vermiştim. “ iyi geceler Volentia. “ bir süre daha gözlerime bakarak oyalandı ve daha sonra bahçeden çıkıp gözden kayboldu.

Bir süre az önce ne yaşandı sorusu kafamda döndü. Neden bana sürekli öyle bakıyordu, beni sıkıştırıp kızarmamı seyretmek ona zevk mi veriyordu. Bu ne tarz bir işkence yöntemiydi?

Tüm bunları düşünüp durdukça daha da beter hale geliyordu. En iyisi kafamı dağıtacak bir şeyler yapmaktı. Kalbimin normalden daha hızlı çarptığını hissedebiliyordum, bu demek oluyordu ki bu gece de beni uyku tutmayacaktı.

Yine bildiğimi okudum ve antrenman yapabilmek için üstümdeki süslü formayı çıkartıp eşofmanlarımı giymek üzere odama yöneldim. Etrafta pek kimse kalmamıştı. Antrenmanlar biteli saatler olmuştu, tüm öğrenciler akşam yemeklerini yiyip odalarına çekilmişlerdi. Hala enerjisi olanlarsa sahada kendi aralarında düello yapıyorlardı.

“ hey Blacklight! Bize katılsana. “ aralarından biri bana seslendiğinde ilk başta kulaklarıma inanamamıştım. Aragons’a geleli aylar olmuştu ve ilk kez birisi beni aralarına davet etmişti.

Bu işin içinde bir bit yeniği olduğunu düşünmeden edememiştim. “ bizimkilerle iddiaya girdik. Şu iri çocuğu yenemeyeceğine dair. “ dedi yanında duran neredeyse bir seksen boylarında iri oğlanı göstererek. Kollarındaki pazılar Nic’in kollarından bile daha kalındı. Gövdesi de çok büyüktü. Omuzları neredeyse benim iki katımdı.

“ peki, ben kazanırsam? “

Birbirlerine baktılar ve hep bir ağızdan gülmeye başladılar. “ bu koca oğlanı devirebilirsen, dile benden ne dilersen.” Dedi biri. “ onu gerçekten yenebileceğine inanıyor şuna baksana. “ dedi diğeri. “ kemikleri çatır çutur kırılacak. Yol yakınken vazgeçmeli. “ dedi bir diğeri.

Hepsi beni çok hafife alıyordu. Çünkü daha önce hiçbiriyle gerçek bir düello yapmamıştık. Antrenmanlarda asla tüm gücümü kullanmazdım, bu yüzden daha uzun süre çalışabilirdim.

Beni gerçek bir dövüşte bir kez görmüşlerdi. Kontun veliahdı olan Bay Brown ile dövüşürken. O gün herkesi hayrete düşüren bir olay yaşandığı için herkes düellonun sonucunu umursamamıştı. Ama o gün ben kazanmıştım.

O gün benim zaferimdi.

Hem de hiç büyülü güç kullanmadan yenmiştim. Büyü gücüm sadece kontrolsüz bir biçimde dışarı taşmıştı ama o gün kazanmamın sebebi bu değildi.

Bunu Argnes bile onaylamıştı. Gücümün ona zarar verecek bir yönelimde bulunmadığını söylemişti.

“ anlaştık. “ dedim burnum havada.

Sanki delirmişim gibi bana bakıyorlardı. “ üniformamı değiştirip geleceğim. “ dedim ve odama girdim.

“ sakın saklanayım deme küçük sıçan! Seni o delikten zorla çıkarmak zorunda kalırız. “ kapımı kapattım.

Kesinlikle saklanmaya niyetim yoktu.

Ne geçen seferki gibi güçsüzdüm ne de yorgun.

Resmen bir bomba gibi patlamaya hazırdım. Ellerim heyecandan kaşınıyordu.

Acaba onlara nasıl bir gösteri çıkarsaydım. O koca oğlanı direk yere mi sermeliydim yoksa acele etmeden yorsa mıydım?

Ama her şeyden önce şu üstümdekilerden kurtulmalıydım.

Bir hışımla üzerinde çıkarıp attığım süslü kumaş parçasını yatağıma savurdum ve eşofmanlarımı giyindim. Odaya girmem ve çıkmamın arasından beş dakika bile geçmemişti. Sahadakiler hala benim nasıl yenileceğimi görecekleri için kendi aralarında gülüşüp şakalaşıyorlardı.

“ sendeki cesarete hayran kaldım doğrusu Blacklight. Şifacıların bile iyileştiremeyeceği kaburga kırıklarına sahip olmaktan korkmuyorsun galiba. “

Sanki hiç onları duymuyormuş gibi yaptım. Çok heyecanlı olduğum için merdivenleri kullanmaya bile zahmet etmeden yaklaşık iki metre yüksekliğindeki verandanın tırabzanına tutunarak aşağı, yanlarına atladım. “ ne zaman başlıyoruz?”

“ dayak yemeye bu kadar hevesli olduğunu bilmiyordum cidden. “ dedi beni aralarına davet eden.

“ yemeye niyetim yok zaten. “ dedim göz kapaklarımı düşürerek. Dudaklarım zevkle kenara kıvrılmıştı. En sinsi bakışlarımdan birini atıyordum.

Şimdi hepiniz beni izleyin.

Blacklight’ ı izleyin.

Yine kendimi kaptırmaya başlamıştım.

Kontrolünü kaybetme Blacklight. Antrenmanlarını hatırla.

Tamamdır.

Ve şu koca oğlanı yere ser.

Argnes gün geçtikçe daha da eğlenceli oluyordu. İçten içe kıkırdamadan edemedim. Ama bu kıkırdama da sinsiceydi.

Ona ne şüphe.

Sahanın ortasına ilerledik ve koca oğlan ile bana dövüşebileceğimiz kadar yer ayıran bir seyirci çemberi ile tüm etrafımız sarılmıştı. Ben üzerimi değiştirene kadar haber çabucak yayılmış ve bu dövüşü kaçırmak istemeyen herkes sahaya inmişti.

Saha akşam vakitlerinde kum sahanın etrafına yerleştirilmiş devasa meşalelerle aydınlatılıyordu. Aslında ülkenin kraliyet ailesine ait mülklerin elektrik kullanmamak gibi katı olan kuralları Aragons’da geçerli değildi.

Bu yüzden zaman içinde bu eski yapılan restore edilerek elektrik hattı çekilmişti ama yine de belirli alanlarda eskiye yönelik yöntemlerin kullanılması gelenekselciliği arttırıyor ve kültürümüzün parçalarını korumamıza yardımcı oluyordu. Bu yüzden sahamıza elektrik hattı döşenmemişti.

Devasa meşalelerin yaydığı yarı loş ışık altında az sonra olacakları seyretmeye gelen herkes heyecanla dövüşün başlaması için tezahürat ediyorlardı. Işığın ter yönden vurması yüzünde bir kısmının yüzünü göremiyordum ancak tüm askeriye öğrencileri burada gibiydi.

Madem bu kadar sabırsızlanıyorlardı, onlara istediklerini vermeliydim. Ama çok farklı şekilde.

“ başlamadan önce kuralları belirleyelim! “ dedim.

“ büyü yok,” bu benim için geçerliydi. Çünkü diğerleri zaten saha içinde kullanamazdı.

“ yüze saldırı yok, bu senin için koca oğlan. Yakışıklı suratın dağılmasın. “ dedim göz kırparak. Fena havaya girmiştim. Karşımdaki de boğa gibi burnundan solumaya başlamıştı.

Güzel.

“ kimse hiçbir şekilde müdahale etmeyecek. Sonuç ne olursa olsun. “

Kıkırdamalar ve hayretler birbirine karışıyordu. “ o zaman benim de bir kuralım var “ dedi beni davet eden ve kendi aralarında konuşmalarından adının Jacob olduğunu öğrendiğim genç. “ kaybeden kişi bu dövüşün nişanesi olarak yaralarını iyileştirmek için şifacıya gitmeyecek. “

“ böylece her yarası sızladığında aklına, kendi boyunu aşan işlere karışmaması gerektiğini anlayacak. “

İyileşmem için şifacıya ihtiyacım yoktu. Argnes bunu onların yerine yapıyordu.

Buna ihtiyacın bile olmayacak.

Senin şu espri anlayışın bunca zamandır neredeydi?

“ tamam. “ dedim.

“ ve ağlamak da yok! “ dedi çemberin arkalarında kalan biri. Ve yine kahkahalar yükseldi.

Ben de bu kez onlara katıldım. “ sizin koca oğlanı ağlatmak istemem tabi. “

Tüm kahkahalar kesildi. Koca oğlanın burnundan alıp verdiği soluk şimdi daha net duyuluyordu. Cidden çok öfkelenmişti. Çok iyi.

“ hazır olduğunuzda başlayın. “ dedi Jacob.

Kafamla onayladım ve koca oğlana döndüm. Neredeyse benim iki katımdı.

Bu da onun dezavantajıydı. Cüssesi o kadar büyük ve ağırdı ki hareketleri istemsizce kısıtlanıyordu. Koca bir kum torbasını andırıyordu ve ben torbası yumruklamaya bayılırdım.

Sadece onun doğrudan yumruklarına maruz kalmamalıydım. Kaslarının ne kadar sağlam olduğunu ölçmek için bir tane yumruk yemek bile pahalıya patlayabilirdi. Ve de öfkelendiği için yumruğunu normalden daha sert indirecekti.

Sert yumruk atmaya çalıştıkça yumruklarının hedefi tutturma oranı düşecekti. Bunu kendi avantajıma kullanacaktım. Onu kızdırmamın sebebi bir nevi buydu.

Bir diğer nedeniyse, yüzlerinin aldığı şekli görmek beni eğlendiriyordu.

Benim bir çatlak olduğumu mu yoksa cidden iyi mi dövüştüğümü görmek için heyecanlı bir bekleyiş başlamıştı. Tüm saha karşımdaki koca çocuğa ve bana kilitlenmişti.

Koca oğlan ve ben de birbirimize.

Sonunda daha fazla sabrı kalmadığında ilk hamleyi yapmak için üzerime gelmeye başladığında olduğum yerde yaylanıyordum. Taktiğim şimdilik darbe almamaktı.

İyice yaklaştığında koca bir yumruğu burnuma dokunmadan santimlerle kurtarmıştım. Tahmin ettiğimden biraz daha hızlıydı. Ama ben çok daha hızlıydım.

Yumruktan kurtulduğumu gören sahadakiler hem hayretle bakıyor hem de sıradaki hamle için sabırsızlanıyorlardı. “ yüze darbe yok demiştim. “

“ o kural benim için geçerli bücür. Ama senin yüzünü kimsenin hatırlamasına gerek yok. “

“ aa, demek konuşabiliyorsun! “ uzun zamandır bu kadar keyifli bir dövüş yapmamıştım.

Sanırım en son bu kadar eğlendiğim an, Jen ile olan dövüşlerimizden birisiydi. Buy Butler beni dövüşten sonra kenara çekip bir güzel azarlamıştı tabi. İğneleyici konuşmalarım Bayan Felixia’ya ağır gelmişmiş.

Onun egosunu kırmak beni her zaman çok neşelendiriyordu.

Kim derdi ki Jen’i özleyeceğim. Kendime hayret ediyordum doğrusu.

“ çenen değil yumrukların konuşsun yer cücesi.” Tekrar üzerime saldırdığında yumruklarından kaçmak için sağa sola kayıyordum. Bu onu ve diğerlerini iyice sinirlendirmişti. Artık bir yumruğun suratıma indiğini görmek için neleri vermezlerdi.

Ama aceleye gerek yoktu. Özellikle yumruklardan kaçarken bile geç davranıyordum. Sanki son anda kurtuluyormuş gibi. Bu seyircileri daha çok alevlendiriyordu, koca oğlanıysa çıldırtıyordu. Her seferinde ucu ucuna kaçmam sinirlerini bozuyordu.

“ yerinde dur be kadın! “

“ işte bak, onu yapamam. Doğam gereği fazla enerjiğim. “ dedim kıkırdarken. Onunla oyun oynadığım için sinirden resmen kıpkırmızı kesilmişti. Diğerleri hala onlarla dalga geçtiğimi anlayamamıştı.

“ kırık kaburgalarla da böyle gülebilecek misin bakalım. “

Bir hamle daha. Ve başka bir hamle. Hepsinden sıyrıldım ve ilk kez ben de bir hamle yaptım. Savurduğu yumruğun altından hızla geçip sırtına dirsek attım. Hafif sendelediğinde sahada şaşkınlık nidaları ve yuhalamalar yükseldi.

Hadi ama, bu kadar açgözlü olmayın. Benim hamlelerim isabet etti diye huysuzluk yapamazsınız.

“ seni buna pişman edeceğim, Blacklight. Ağlayarak annenin yanına koşacaksın. O da böyle bir kız doğurduğuna pişman olacak. “

“ ailemin adını ağzına alma.” Damarıma basmaya başlamıştı. Gösteriyi uzatıp daha fazla ağzına laf vermek istemiyordum artık.

Bu kez ben üzerine atıldım önce bacaklarına saldırdım. İri cüssesini dengede tutmakta gerçekten berbattı ve çok çabuk sersemledi. Daha sonra tüm gücümle sıçrayarak bacaklarımı kafasına doladım ve ikinci hamlede onu yere serdim. “ benim ailem öldü, dangalak. “ dedim sahadan havalanan toz zerrelerinin ağzıma kaçanlarını yere tükürürken.

“ bir daha bundan bahsedersen o aptal kafanı koparırım. “

Ayağa kalktım ve üstümdeki tozları çırptım. Sahadakiler nutku tutulmuş şekilde bana bakıyordu.

Cidden başından beri beni yeneceğine inandıkları bir dangalağı yenmem onları büyük hayal kırıklığına uğratmıştı. “ ne demiştin, ben kazanırsam senden ne istersem dileyebileceğim. Değil mi? “

“ bu mümkün değil. “

“ oyunbozanlık yapma. Beni hafife alan sizdiniz. Ama şu işe bakın ki ben kazandım. “

“ hile yapmadığını nereden bileceğiz. “

Gözlerimi devirdim. “ öyleyse çıkın karşıma. Ben daha yeni ısınıyorum. “

Jacob pis bir gülümsemeyle öne atıldı. “ o zaman yeni bir kural daha. “

Diğerlerine döndü. “ minik kuzu aynı anda kaç kişiyle dövüşebiliyor kuralı. “

“ bu okulda yaklaşık iki yüz askeriye öğrencisi olduğunu düşünürsek bu haksızlık olur. Hepinize karşı tek kişiyim. “

“ evet kuzucuk, o yüzden bir kural daha. Her seferinde beş kişi artarak saldıracağız. En fazla yirmi kişi olacak. Yere düşen kaybeder. En azından bunu yapabilirsin değil mi? “

Yirmi koca kas yığınıyla dövüş, hıhh. En fazla ne olabilir ki?

Başımı salladım. “ öne çıkın o zaman. “

Sahada fısırdaşmalar artıyordu. Bir yandan sinir küpüne dönmüş koca oğlana bir yandan diğerlerinin yanında kısa ve çelimsiz görünen bana bakıyorlardı. Ne gördüklerinin önemsiz olduğunu anlamaları biraz daha zaman alacaktı anlaşılan.

Karşılarında sadece bir kız değil; yıllarını, aylarını, günlerini, saatlerini hatta saniyelerini bile bu uğurda feda etmiş bir asker duruyordu. Kralın askeri, duruyordu.

Çelimsiz görüntüsünün ardında tüm vücudunu kasa bulamak için uyumayan, çocukluk yıllarında oyuncak oynamak yerinde elleri nasır tutana kadar kılıç savuran, düzgün ok atabilmek için yemek saatlerini atlayan, prenses gibi değil kendini çelik gibi yetiştiren bir asker vardı karşılarında.

“ eğlenceli olacak…” dedi Jacob bir el hareketiyle öne çıkmalarını işaret ederken.

İlk beş kişi çembere girdi.

Koca oğlanla kıyaslandıklarında açık ara daha küçüklerdi. Yine de onlar Aragons’un göz ardı edemeyeceğim kadar iyi öğrencilerindendi. Benim grubumdan bir ya da iki sınıf üsttelerdi.

Saldır komutu almalarına bile gerek kalmadan üzerime atıldıklarında ben de karşılık verdim.

Bana en yakın kroşeyi yakalayıp kolunu arkaya kıvırdım ve onu önüme siper ederek solumdan gelen öbür kroşeyi blokladım. Ardından siper ettiğim oğlanı beyinciğine kafa atarak yere yığılmasına neden oldum.

Arkamdan yaklaşan oğlana darbe yapmaya bir saniyeliğine geç kaldığım için tekmemi havada yakalamıştı. Ben de öbür bacağımla sekerek kendi etrafımda spin atarak kafasına tekme attım.

Hemen arkamdaki oğlanlardan bir diğeri tişörtümün boğazından tutarak asıldığında geriye bir adım çıktım ve önce dirseğimi çenesine geçirdim ardından topuğumla karnına tekme attım.

Bir kroşeden son anda kurtularak çömeldim ve yerde tek bacakla spin atarken ayağına sert bir çelme taktım. Yere yığılan oğlanlar homurdanarak çemberin dışına çıkarken teke tek kaldığım oğlan hiç beklemeden üzerime atıldı. Diğerlerinin öcünü almak istercesine hırslıydı.

Koşarak yumruğunu tam suratımın ortasına savurduğunda sağa kaçtım ancak bir yumruk daha hemen ardından burnumu sıyırdığında bir sıradakini engellemek için kolumla kafamın solunu savundum. Gelen bir yumruk koluma isabet etti ancak ardından gelen darbeye izin vermeden tek dizimi kırarak hafif çömeldim ve kalkarken sağ yumruğumu oğlanın çenesinin altına indirdim. Ayağımla bir çelme takmamla kafası sarsılmış olan oğlan yere yıkılıverdi.

Saha iyice coşmuştu ve beş oğlanı bu kadar kolay yenmem hala onları tatmin etmemiş gibi uğulduyor daha fazlası için açlık çekiyorlardı.

“ bebek gibi yumruk atıyorsunuz. “

“ bir çocuk bile sizden iyi dövüşür. “

“ kundakta bile daha iyi tekme atıyordum, siz buna dövüş mü diyorsunuz? “

Tezahüratlar hakaretlere, beklentiler hırslara dönüşüyordu. Birbirlerini hakaretle gaza getiren on kişilik grup öne çıkarken gerginlik artıyor, sesler bir alçalıyor bir yükseliyordu.

Dövüşleri anlamsız bir çabayla sonuçlanan beş kişinin ardından onlarında öfkesini taşıyan grup kendi kendilerini hırsla kırbaçlarken gözlerini yalnızca kazanmak bürümüştü.

Benim de nihai amacım buydu. Bu yüzden yalnızca onlar kaybedebilirdi.

Asla büyü kullanmadığımdan emin ol. Onların egolarını çıplak ellerimle yumruklamak istiyorum. Beni her kötü anımda yakalayıp sıkıştırmalarının öcünü alırken tadını damağımda hissetmek istiyorum.

Öyle olsun.

Onları tam formumdayken yenmek istiyordum. Kaçı gelirse gelsin, bedenime kaç darbe inerse insin, kaç kırık kaç çıkık… hiçbiri önemli değil. Sadece onlar kadar benim de burada olmaya hakkım olduğunu gözlerine sokmak istiyordum.

Varlığımı gerekirse onlara zorla kanıtlamak istiyordum.

On kişilik grup hazır olduğunda saldırıya geçtiler. Ter ve gözyaşları birbirine karışırken, kaslarım yanarken on beş kişilik ardından da yirmi kişilik grup ile dövüşmüştüm. Bir şekilde ayakta kalmıştım ama ejderin beni iyileştirmemesi için uyardığım andan beri gücüm yalnızca kendi saf gücümden ibaretti. Yani eninde sonunda yorulmuştum. Hatta neredeyse pestilim çıkmıştı.

Terden tüm kâkülüm alnıma yapışmıştı. Son anda tişörtümden sertçe asılan birinden kurtulmak için tişörtü çıkarmış ve yirmi kişilik gruptan geriye kalanlarla yarı çıplak dövüşmek zorunda kalmıştım. Ortama dramatik bir hava katan dev meşalelerin ışığı terle ıslanmış karın kaslarıma yansıyor ve çok daha dramatik bir görsel şölen sunuyordu.

Kumda daha iyi hareket edebilmek için dövüşün ortasında çıkardığım botlarımı kenara fırlatıvermiştim. Şimdi ayaklarım yarı nemli havada hafif çamurlaşmış kuma bulanmıştı. Kollarım ve karnımdaki morluklar her geçen saniye daha da belirginleşiyor dövüşte yüzük takmayı akıl eden bazı kurnazların çizdikleri yerlerden hafif hafif kan sızıyordu.

Son oğlanı da yere serdiğimde sahadan büyük bir alkış tufanı kopmuştu.

Hiç beklemediğim bir zarafetle Jacob gelip önümde eğilerek sağ elimi öptüğünde hala düzensizlikle aldığım nefesler ciğerimi parçalıyordu. Yorgunluktan titreyen elimi yine aynı zarafetle bıraktı ve “ seni çok hafife almışım küçük kuzu. “ dedi.

“ sandığımızın aksine kuzu postu giymiş bir kurt gibisin. “

Dudağım titreyerek kenara kıvrıldı. “ ben daha fazlasıyım. “

Gözlerimin ışıldadığını hissettim. Kendimi göremiyordum ama ejderin gücünün bedenimde neler yaptığını hissedebiliyordum. Tıpkı şu an gözlerimin bir kedigözü gibi sapsarı iris ve o sarı alevleri kesen bıçak gibi siyah gözbebeğini hissettiğim gibi.

“ hiçbir büyü kullanmadım. Ama bu güç de artık benim bir parçam. “

Az önce öptüğü elimi havaya kaldırdım. “ ben gördüğünüz ve zannettiğiniz değilim. Ben hayal gücünüzün bile ötesindeyim. “ elim titreşen bir alevle sarmalandı. Meşalelerden bile dramatik, geceden daha hazin, elimde dans ederken herkesin gözbebeklerine yansıyan ışığıyla egosunu tatmin edecek kadar narsist.

“ aramıza hoş geldin Blacklight. “ dedi sonunda Jacob.

Coşkulu alev sakince sönerken elimi ona uzattım. “ geç bile kaldım. “

Dominic Swortan

Bir yüzbaşı olarak Aragons’da geçirdiğim tüm vakitler tam bir işkenceydi. Her gün yığınlarca evrak işi ve askerlerin eğitimleri ile uğraşmak inanılmaz sıkıcıydı. Bazen, burada sadece öğrenci olduğum zamanları özlüyordum.

Çünkü öylesi daha kolaydı. Her antrenmandan sonra arkadaş grubu ile takılmak, hafta sonları izin günlerinde içmeye gitmek, Aragons’da okuyan leydilerin bir numaralı subayı olmak.

Gerçek bir çapkın olduğum o günlerden eser kalmamıştı şimdi.

Tüm o delikanlılığın getirdiği coşkulu hayatı geride bırakmıştım. Özellikle de leydileri tavlamayı.

Tüm leydiler en yakışıklı ve zengin olanı isterdi. Bunların ikisi de bende vardı. Bu yüzden ilgileri her daim bende olurdu. Sadece ilgi ister ve almak için çabalarlardı. Çünkü onların hepsi ailelerinin şımarık kızlarıydı. Ben de onların bu yaptığını onlara karşı kullanırdım.

Hatta onlara ilgi vermezdim, böylece daha fazla bana çekilirlerdi. Umursamaz olmam onları delicesine cezp ederdi. Kendi aralarında ufak çaplı bir yarışa bile dönmüştü bu, genç Swortan’ı tavlayan kazanır oyunu.

Bu yüzden bazen onları eğlendirmek adına birkaçına çiçek verirdim. Kendi aralarında, şimdi hangi leydiye tutulduğumu tartışırlardı. Benim hangisine ait olduğumu.

Ama ben hiçbirine ait değildim. Daha çok, onlar benim kontrolümdelerdi. Kuklalarım gibi.

Ne yapmalarını istersem onu yapıyorlardı. Bunun için küçük bir itekleme yeterliydi. Farkında bile olmadan kendilerini bana teslim ediyor, kendi iradeleri ile hareket ettiklerini sanıyorlardı.

Manipülasyona açık küçük kızlar, resmen peşimde kuyruk oluyorlardı.

Bir zamanlar eğlenceli gelse de şimdi bunun ne kadar açgözlü bir hareket olduğunu öğrenmiştim.

Evet yakışıklıydım, kendimle sorunum yoktu. Mükemmel bir fiziğe, yeterinden fazla paraya, güçlü bir konuma ve dolayısıyla da güçlü bir çevreye sahiptim. Zekiydim, kurnazdım, çapkındım.

Ama kız düşkünü değildim. Artık bu oyunları oynayamayacak kadar büyümüştüm. Umursamaz davranarak kendime çektiğim leydiler artık gerçekten de umurumda değillerdi. Ne kadar bana çekilmeye devam etseler de…

Sonunda ise o cici kızlar ve onların süslü hayatlarından geçen bekâr Swortan olarak kaldım.

Bu peri masalı oyunlarını küçük çocuklara bıraktım ve kendi işlerime yoğunlaştım.

Böylece hızla yükselerek yüzbaşı oldum.

Rütbemin getirisi olarak, bana verilen iş yükü de artmıştı. Günler geçtikçe zorlaşıyor ve sıkıcılaşıyordu. Günlük rutinler artık beni boğmaya başlamıştı.

Ta ki Volentia’yı tekrar görene dek.

Onu sahada gördüğüm ilk anda o olduğunu anlamıştım. O olduğunu bir şekilde hissetmiştim.

Eskiden tanıdığım neşeli çocuk değildi, çok daha uzun ve çok daha kaslıydı. Neredeyse göğsüne inen örgüsü hariç asla kesmeye kıyamadığı koyu karamel saçları çenesindeydi. Eskisi gibi tombul yanakları olmadan onu tanımak biraz zor olmuştu. Yine de o olduğunu biliyordum.

Değişen bir diğer özelliğiyse bakışlarıydı.

Eskiden her şeye güler ve dalga geçerdi, gözleri adeta mutlulukla parlar neşe saçardı. Şimdi gözlerinin içi nadiren gülüyordu. Gözlerindeki o parıltı sönmüştü. Ailesini kaybettiği haberini aldığından beri de tüm hayat enerjisini kaybetmişti. Susuz kalmış bir gül gibi kurumuştu.

Kendine eziyet edercesine antrenman yapıyor, farkında olmadan yemek saatlerini atlıyor, gün geçtikçe zayıflıyordu. Adeta yaşamaktan vazgeçmiş ve sadece işine odaklanmıştı.

Onu böyle görmek canımı sıkıyordu.

Onu neşelendirmek için elimden bir şey gelmiyordu.

Ama o asla bunu önemsemiyordu. İçindeki ejdere fazla güveniyordu.

Ne olursa olsun onu koruyacağına bir şekilde kendini inandırmıştı.

Yine de kızdığında gözlerinin ne kadar parladığını görmek, sinirden yüzünün kıpkırmızı kesilmesi bile onu daha canlı gösteriyordu. Bu görüntü en azından insanı biraz daha rahatlatıyordu.

Bay Reband ile bugün onun hakkında konuşmuştuk. Birkaç günlüğüne izin yapmasına karşı çıkmamıştı, aksine bunun ona iyi gelebileceğini söyledi. Onun da Volentia’nın gözlerimizin önünde eriyip gittiğini gördüğünü biliyordum. Tam da bu yüzden onu tekrar sulayacak topraklara götürmeliydik.

Mükemmel bir öğrencinin ellerimizde ölmesindense kendi vatanında özgürce filizlenmesi çok daha iyiydi.

Bir diğer konu olan, çıkacağımız iş yolculuğundan bahsetmemiştim, bunun için erkendi.

Bu konuyu kont’a açmadan önce prensin bizimle iletişime geçmesini bekleyecektim. Çünkü yolculukla ilgili detaylar hala elimde değildi ve ne kadarını kont ile paylaşabileceğimiz hakkında bilgi verilmemişti. Şimdilik Volentia’nın anlattığı kadar şey biliyordum ve ona göre hazırlanacaktım.

Odama giden koridorlarda ilerlerken sahadan gelen sesleri duymamla daldığım derin düşünceler denizinden sıyrıldım ve seslere odaklandım. Sahadakiler birine tezahürat yapıyordu.

Odama gitmekten vazgeçip sahaya yürümeye başladım. Tezahüratların nedenini merak etmiştim.

Bugünkü yemeğin boğucu resmiyetinden sonra askeriyede en eğlenceli sayılabilecek şey olan oğlanların kendi aralarında kapışmaları ve güç gösterilerine eşlik etmek bile beni biraz daha hayata bağlayacak eğlence kaynağıydı.

Ve şu anda kafam içi o kadar yoğun bir sis bulutuyla buğulanmıştı ki o sisi dağıtmak için en ufak neşe kaynağına dahi ihtiyacım vardı.

Belki Volentia da oradadır.

Ama bunun bir önemi yoktu.

Umarım yine onu kenara kıstırmamışlardır.

Bunun da bir önemi yoktu.

O da buradaki herkes gibi bir askerdi. Sırf kız olduğu için ona ayrımcılık yapıp duramazdım. Öğrencileri birbirinden kayıramazdım. Hepsi eşit şartlara sahip olmalıydı.

Yine de içimde açıklayamadığım bir rahatsızlık vardı. Adımlarımı biraz daha hızlandırdım ve sahaya açılan kapıdan geçtim. Gördüğüm ilk şey koca bir çemberin içindeki Volentia’nın koca bir oğlanın üstüne atlayıp yere devirmesi oldu.

Sahadaki şaşkınlık nidaları yükselirken Volentia koca oğlana bir şeyler söylüyordu. Daha sonra üstünü çırpıp sahadakilere döndü. İlk kez onlara kendini kanıtlamayı başarmıştı.

Şimdiye dek bunu yapamamış olması şaşırtıcıydı. Çünkü o şu ana dek gördüğümüz en iyi öğrencilerdendi. Sahanın geri kalanında, kaçıncı sınıf olduğu önemsiz, onun dengi olabilecek pek kişi yoktu.

Erkeklerin sadece kas kütlesi olduğunu bildiği için kendini çok farklı şekillerde yetiştirmişti. Hızlıydı, çevikti, hamleleri ne zaman yapması gerektiğini iyi hesaplıyordu. Karşısındakini analiz etmekte çok yetenekliydi. Her şeye taktiksel yaklaşıyordu. En önemlisi de pes etmek nedir bilmiyordu. Bu yüzden Aragons’un tüm öğrencilerinin önüne geçmeyi başarmıştı.

Onun kendini kanıtladığını görmek hoşuma gitmişti.

Bir grup sersem ona kafa tutmuştu ve ağızlarının payı verilmişti.

İşte benim kızım dedim gülümserken.

O anda sahaya inmekten vazgeçmiştim. Kafamın içindeki sis çoktan dağılmıştı.

Onun eğlendiğini ve keyif aldığını görmek yeterli gelmişti.

Ne zaman yanına gitsem geriliyor ve kendini benden soyutluyordu. Şimdilik onu rahat bırakacak ve kazandığı zaferin tadını çıkarması için zaman tanıyacaktım.

Ayrıca eğer şimdi yanına gidersem, ayrılmam da zor olacaktı. Ne kadar itiraf etmek istemesem de onunla geçirdiğim vakitler beni keyiflendiriyordu ve daha fazlasını istememe neden oluyordu.

Yine de her istediğimde hayatına giremezdim. O diğer leydiler gibi değildi. Evcilleştirilemez, kafese kapatılamaz, kalıplara uydurulamazdı.

Cici kıyafetler giydiği için gözü kamaşmaz, para uğruna çizgisini bozmaz, kural koyuldu diye körü körüne boyun eğmezdi.

Tüm bunlar için fazla aykırıydı.

Bazen kendinden daha rütbeli insanlara kafa tutacak kadar gözü karaydı. Engel tanımadan yıkıp geçiyordu.

Onu elimde tutmak…

İşte bu imkânsızdı.

O gökadada doğmuştu, ana elementi havaydı. Ama o resmen bir ateş gibiydi.

Elinizle tutmaya kalktığınızda bundan kolayca sıyrılıyordu, tıpkı hava gibi.

Ama ona dokunmaya cüret ettiğiniz için sizi yakıyordu da.

نهاية الفصل

0 تعليق

لا توجد تعليقات على هذا الفصل بعد. اكتب أول تعليق.