CERVUS
Touching the Star_Naits
Katherina Blacklight
Hafta sonuna uyanmanın verdiği huzurla gözlerimi araladım yeni güne.
Bay Reband’ın bu hafta sonu Cervus’a dönebileceğimi söylemesinin üzerinden günler geçmek bilmemişti. Uzun zamandır görmediğim arkadaşlarımın yokluğu içimde çok büyük bir boşluk hissetmeme neden olmuştu birden bire.
İki gün öncesinde aklıma bile gelmemeleri ne ironikti. Ancak şimdi fark edebilmiştim onları ne kadar özlediğimi. Onlara kavuşacağımı hissettiğimde gelmişti onların yanımda olmayışlarının soğukluğu.
Ancak tüm bu sabırsız bekleyişin yanında haftam pek de kötü geçmemişti.
Geçenlerde yaptığımız çetrefilli dövüşün ardından beni gerçekten de aralarına almaya başlamışlardı.
O günün sonunda üç çatlak kaburga, bir kırık burun, çeşitli morluklar ve çiziklerle uğraşmam gerekmişti ama hepsine değmişti. İstediğimi neredeyse elde etmiştim.
Bana olan bakışların büyük bir kısmı artık daha iyimserdi.
Bir kızın onlardan güçlü olmadığını düşünen bir grup hala varlığını sürdürüyordu ancak onlar bile duruma adapte olmuş ve sorun çıkarmadan sessizce varlığımı kabulleniyorlardı.
Bu durumu şöyle de yorumlayabilirdim. Artık etrafımdakilerin üzerimde kurdukları o rahatsız edici bakışlar gitmişti. Artık Bir ucubeymişim gibi bakmıyorlardı.
Hatta aksine benimle antrenman yapmak isteyenler hatta ve hatta bunun için sıraya girenler bile oluyordu. Antrenmanlarımız boyu beni yenebilecek kişiyi seçmeye çalışıyor ve birbirleriyle çeşitli iddialara giriyorlardı.
Kim bilir, belki de yavaş yavaş arkadaş ediniyordum.
Benim sınıfım üst sınıflara göre daha farklı bir sistemle Aragons’a davet edilmişti. Bu grup prens Aron ile dövüşmeye hak kazanabilecek potansiyellerin toplamından oluşuyordu. Bu yüzden üst sınıflarımıza göre daha burnu havaya kalkık tipler hep benim grubuma toplanmıştı. Yine de derslerimizin çakıştığı üst sınıflar beni aralarına alıyor ve bana daha önce bilmediğim ilginç bilgi ve teknikler öğretiyorlardı. Ben ise su içer gibi tüm bilgileri adeta içiyordum.
Eskiye nazaran öğrencilerin bana yaklaşımları gittikçe artan bir ilgi seline dönüşmüştü. Herkes benimle tanışmak ister olmuştu, bu da yeni insanlar ve beraberinde getirdikleri emsalsiz bilgiler demekti.
Kendimi göz açıp kapayıncaya dek daha çok geliştirmiştim ve bu gözle görülür fark sahadakileri yine hayretlere düşürmüştü. Şimdi onlar beni taklit ediyor ve hızla öğrendiğim bilgileri kopyalayıp uygulamama şahitlik ediyorlardı.
Aragons’un askeriye yetkililerinin toplantılarından sızdırılan bilgilerden duyduğum kadarıyla öğrencilerin bana yetişmek için sarf ettikleri çaba dolayısıyla Aragons uzun zamandır görmediği üstün başarı örnekleriyle tekrar karşılaşır hale gelmiş ve bu gelişme sayesinde birkaç iyi haberi de beraberinde getirmişti.
Aragons’un öğrencilerinin diğer eyalet öğrencilerinden açık ara daha önde olduğunu gösteren belgeleri inceleyen krallık yetkilileri prens Aron ile olan dövüşe üst sınıflarımızdan da katılabilecek öğrenciler seçmeye hazırlanıyormuş. Böylece daha doğru adayı seçmek için daha detaylı bir incelemeye gidilecekmiş.
Aslına bakarsanız rakip sayısının artması iyi bir haber olamaz. Yine de, isterseniz buna egoist bakış açımın sebep olduğunu söyleyin ama bana kalırsa, karşıma çıkabilecek rakipler pek de mükemmel değillerdi. Kendimi hala onları yenebilecek yeterlilikte görüyordum.
Öyle ya da böyle, zor ya da kolay. Hepsini teke tekte yenebilirdim.
Bu yüzden yeni rakiplerimin olması benim için sorun teşkil etmiyordu. Bu diğerlerinin sorunuydu.
Beni mutlu eden asıl şey Aragons’un ismini tekrar şahlandırmış olmamızdı.
Asırlardır süregelen krallığın en iyi askeriye okulu unvanına yaraşır şekilde gelişme göstermemiz beni inanılmaz gururlandırmıştı.
Günün ilk ışıklarıyla kafamın içinde çalan sakin bir müzikle eşofmanlarımı giydim ve kum sahaya indim. Güne her zamanki gibi koşuyla başladım.
Bugünü ilginç kılan şeylerden biri, henüz antrenmanın başlama saatine yaklaşık bir iki saat kala öğrencilerin sahaya inmiş ve bana eşlik etmeye başlamış olmalarıydı.
Onların disiplin anlayışı da gittikçe benimkine yaklaşıyordu.
Koşu yolu üzerinde, peşimde yaklaşık on beş kişilik bir grup benimle birlikte tempolu koşu yapıyordu şimdi.
Bu görüntü çok ironikti. Özellikle de bir hafta öncesinde yaşananları hatırlayınca gerçekten de inanılmaz bir değişimdi.
“ bu kadar yavaş koşarsak otuz turu bile tamamlayamadan derslerimiz başlayacak Blacklight. Ya hızlan ya da kenara çekil de koşu neymiş göstereyim. “
“ hadi ya, beni geç de görelim. “
Sıkı bir yarışı nefes nefese bitirdikten sonra henüz ısınma yapmadan bir anda koşu yarışına girmemizin pişmanlığıyla biraz soluklandık.
Ardından ısınma hareketlerini yapıp antrenman saatine kadar biraz lafladık. Meğer bazı oğlanların ailelerinde de benim ailem gibi gökadaya mensup olmayan aile üyeleri varmış. Kimisinin büyükannesi, kimisinin uzaktan kuzenleri…
Hatta doğumları yeradada gerçekleşen aramızdaki nadir öğrencilerin bazılarının elementleri hava değilmiş. Kimimiz de doğuştan elementsizmiş.
Bol sohbet ve şakayla karışık zararsız kapışmaların ardından antrenmanımız bitti ve öğle molasına çıktık. Ben de bugün izinli olmanın verdiği rahatlık iyice kemiklerime işlerken yaylana yaylana odama yöneldim ve güzel bir duş aldım.
Bir gece önceden toplamış olduğum valizi son kez kontrol ederek kalan parçaları toparladım ardından da Aragons’dan uzak geçireceğim bir hafta sonu için ana binaya ardından da bizi Cervus’a götürecek aracı görebilmek için çıkışa yöneldim.
Beni şaşırtmayan bir manzarayla karşılaştığımda sorgulamadan araca bindim ve Nic’in bizi adeta bir görsel şölen olan arabasıyla Cervus’a götürmesi için koltuğuma yerleştim.
“ sana da günaydın Volentia. “
“ günaydın. “
Bana bir yan bakış attı. “ yüzünde güller açıyor. “
“ uzun zamandır yapmam gereken şeyi sonunda yapıyorum. Evime dönüyorum.”
Emniyet kemerini takarken gülümsedi. “ o zaman vakit kaybetmeyelim. “
Uyandığımdan beri kafamda çalan huzurlu müzik şimdi arabada çalarken dolambaçlı yollardan geçerek huzur dolu bir yolculuk geçirdik. Dominic de bugün en az benim kadar huzur içinde görünüyordu.
Ne o beni kızdırmak için ağzını açmıştı ne de ben ona ters düşecek bir şey yapmıştım.
İlk kez birbirimize karşı çok normaldik.
Cervus kasabasının tabelası görüş açımıza girdiğinde içimdeki huzur yerini tatlı bir heyecana bırakmıştı. Doğduğum günden itibaren bu kasabanın dışına bile çıkmamışken şimdi buranın yolunu tutmaz olmak çok garip bir histi.
Her şey ne kolay unutuluyordu aslında. Ya da zamanla alışmayı öğreniyordu insan.
Geleceğin telaşına kapılıp yozlaşıyordu.
Kasabanın evlerini bir bir geçerken her an evime, burada geçirdiğim son gecede onu yakarak küle dönüştürdüğüm tahta yığınından geriye ne kaldıysa ona, döneceğim için sabırsızlanıyordum.
Arkada çalan sakin çalma listesinin müzikleri artık kalbimin ritmine uymadığı için radyoyu kapattım ve kasabanın meydanından kendi evime dönen son kavşakta tüm dikkatimi yola verdim.
“ evinden geriye sadece bahçenin taş duvarı ve birkaç parça metal ıvır zıvır kaldı. Oraya gitmek istediğinden emin misin? “
Tüm odağım yoldayken konuşmaya başladım. “ o taş duvar benim büyüdüğüm evi çevreliyordu. Ivır zıvırlar önemli değil, orada yaşadığım anıları tekrar hatırlamak istiyorum. Yanan evin iskeletinde çocukluğumun hayaleti dolanıyor hala. O çocuğa son kez bakmak istiyorum. “
Nic karşısında ilk kez duygusal yönümü bu kadar açıyordum.
Sanki çocukluğuma dönüvermiştim. Onun yanında rahat olduğum, benim en yakın arkadaşım olduğu zamanlara gitmiştim. Her şeyimi paylaşırdım onunla, bu yüzden aramızda ne gizli ne saklı hiçbir şey kalmazdı.
Beni tüm duygusallığımla tanıyor ve tüm gerçekliğimle beni görebiliyordu o zamanlar.
Çocuktum ve çevremdekilere duvar öremeyecek kadar saftım.
Büyüdüğüm sokağa girdiğimiz anda evimin taş duvarla çevrili bahçesini gördüm. Kalbim sanki atmayı bırakmakla tehdit ediyordu beni.
Nic arabayı kenara çektiğinde derin bir nefes aldım ve kendimi araçtan dışarı attım.
Arabanın etrafında sakin adımlarla dolanıp bahçe duvarına vardığımda ona yaslanarak evden geriye kalan çarpık iskelete baktım.
Gerçekten de küçük Katherina oradaydı.
Annesi onu sevgiyle kucaklarken o kendini boğuluyor gibi hissederek çırpınıyordu. O zaman da sarılmaktan pek hoşlanmazdı, yine de sesini çıkarmıyordu işte.
Şimdi karşısında kendisini görse, büyümüş Kate’i görse; onun yalnızlığına bakınca içi acır mıydı? Annesinin son kez daha ona sarılması için her şeyini verecek bu kızı görse ayrılır mıydı annesinin kollarından.
Ona Porta’yı getiren babasını da görüyordu şimdi. Babası ilk kez o şahini eve getirdiğinde Porta küçücüktü. Neredeyse bir güvercinden daha küçüktü.
Sevinçle babasının boynuna atlayan küçük Kate şimdi karşısında, babasının kafası koparcasına kesilmiş hali gözlerinin önünden gitmeyen koca kızı görse bırakmaya kıyabilir miydi babasının boynunu.
Onlara bu kadar mesafeli olur muydu?
Zamanını kraliyet askeri olabilmek için harcarken kaçırır mıydı ailesiyle daha çok vakit geçirme şansını?
Merdivenlerden sessizce inen minik Kate’in ufacık ayaklarının yere değerken çıkardığı duyulması imkânsız ses bile doluyordu kulaklarıma. Sessiz bir gıcırtıyla açılan sokak kapısından kaçıp gecenin en koyu saatlerinde kamp ateşine koşan kız çocuğunun heyecanla atan kalp atışları gümbürdüyordu kafamda.
Gözlerim yanıyordu.
Gözlerim yanıyordu ama yaşlar akmıyordu bir türlü.
Bacaklarım beni daha fazla taşımak istemiyormuş gibi hissettiğimde taş duvara daha çok yaslandım. Ancak kollarımda da pek güç kalmamıştı.
Bir el arkadan sessizce belime dolandı. Akmayan yaşlarım gözlerimi yakarken, anıların hayaletleriyle dolu o evi görmemek için yere çevirdiğim başımı diğer kibar bir el yumuşak hareketlerle kendine çevirdi ve onu bir omza yasladı.
“ buraya hiç gelmemeliydik. “
Yaşaran gözlerim yüzünden akan burnumu çektim. “ onlara doğru dürüst veda etmem gerekiyordu. “ dedim titrek bir sesle.
“ ancak gel gör ki yine başaramadım. “
Beni daha çok kendine yasladı. “ galiba onlara asla veda edemeyeceğim. İçimde bir yerlerde onların yaşam dolu yüzleri ve kan gölündeki hareketsiz bedenleri hep bir arada yaşayacak. “
“ böyle söyleme. Onlar, değerli kızları tarafından böyle hatırlanmak istemeyecek kadar ince ruhlu insanlardı. Ne kadar zor olsa da onların korkunç görüntülerini unutmanı isterlerdi. “
Burnum sızlıyordu. Kalbim sızlıyordu.
“ yapamıyorum Dominic. Ben unutamıyorum. Yenildiğimi kabul ediyorum, ilk kez teslim oluyorum. “
“ benim tanıdığım Volentia asla pes etmez. “
Burnumu çektim. “ senin tanıdığını sandığın Volentia’yı artık ben de tanıyamıyorum. “
Ellerini yanaklarıma koydu ve yüzümü kendi yüzüne çevirdi. Mavi gökyüzünden bile daha derin mavileri kahverengilerime kilitlenirken kaşlarını çattı. “ o zaman onu tekrar tanımanı sağlarım. Onu birlikte tanırız. “
“ kâhinin de söylediği gibi kendimi tanıyamamaya başlıyorum. Çok farklı birine dönüşüyorum. Ve içimden bir ses bunun sadece bir başlangıç olduğunu söylüyor. “
“ işin sonuna dek yanındayım Vol. İstersen kendini kaybet, seni tekrar bulurum. “
Daha fazla mavilerine bakamadım ve kafamı kalbine en yakın yere, göğsüne yasladım. Sakin kalp atışlarını dinlerken kendi kalbimi de sakinleştirmeye çalışıyordum.
“ sana söz veriyorum, hazır olduğunda onlara birlikte veda edeceğiz. “
Çenemi hafifçe kaldırdı. “ ama şimdi gidelim buradan. “
Kafamı onaylar anlamda salladım ve evin çarpık iskeletine arkamı dönerek arabaya bindim. Ağlayamamıştım ama kızarmış ve yaşarmış gözlerim yüzünden burnum akıyordu.
Nic de arabaya bindikten sonra bana bir mendil uzattı ve antrenman sahasına doğru sürmek üzere aracı çalıştırdı.
Bugün cumartesiydi. Yani Bay Butler bugün de sahadaydı.
Onu uzunca bir süreden sonra tekrar görecektim. Ancak bu karşılaşmadan sonra bir daha ne zaman onu görebilirim bilmediğimden, ağlamaya en yakın olduğum şu yüz ifademi görmesini istemiyordum.
Onun benim hakkımda bir dahaki görüşmemize kadar hatırlayacağı son şeyin ailesini kaybetmiş zavallı bir kız olmasını istemiyordum.
Emekli bir komutan ve onun mükemmelleştirdiği öğrencisi olarak kalmak istiyordum onun zihninde de. Başardığım şeylerle gurur duymasını; çabalarının, çabalarımızın, boşa gitmediğini ona göstermek istiyordum.
Onca kan ter ve gözyaşının ziyan olmadığını, her zorlukla baş edebilecek bir çelik asker yarattığını göstermek istiyordum ona.
İşte bu yüzden o sahada hiç ağlamazdım. Asla sızlanmaz, Bay Butler’ın sözünden çıkmazdım. Tıpkı onun gibi olmak istediğim için kendimi tamamen ona teslim ederdim. Beni en iyi halime getirmesi için ona her şeyimle güvenmiştim.
Sonucunun harika olduğunu göstermek için kullanacağım bu fırsatı mahvetmemek için elimdeki pamuklu mendile tüm kırgınlığımı sildim ve kendimi toparladım. Yüzüm hala kızarıktı ama çok da göze batmadığı sürece Bay Butler’ın pek dikkate almayacağı bir konuydu.
Hafif bir burun akıntısını da kolayca kontrol altına alabilirdim.
Sahaya girmeye hazırdım.
Arabadan indiğimde neredeyse beş kişinin aynı anda girebileceği demir kapıdan Nic ile birlikte girdik.
Tüm dikkatiyle öğrencilerinden birine kılıç tutma eğitimi veren Bay Butler görüş açıma girdiğinde kalbim bir anlığına tekledi.
Onu ne çok özlemiştim.
İkinci babam gibi hissettiğim adam, aylardır görmediğim yüz hiç değişmemişti. Bu sahadan son çıkışımda da olduğu gibi aynı ciddiyete ve aynı dik duruşa sahipti.
Yıllar önce bana verdiği eğitimleri yeni öğrencilerine verirken bile tavrını asla bozmuyordu.
Benim geçtiğim yolları yeni öğrencilere gösterirken o da benim şu an yaşadığım gibi maziye dönüyor muydu acaba? Beni eğitirken çektiği tüm eziyeti ona tekrar yaşatan zorlu öğrencileri var mıydı mesela?
Kapı yönünde bir hareketlilik sezince odaklandığı öğrencisinden kafasını çevirip bizim olduğumuz yöne baktı.
Açıkçası bir kucaklaşma ya da tatlı bir karşılama beklemiyordum. Ama yine de beni görür görmek kaşlarını çatması da kesinlikle beklediğim bir şey değildi.
“ Bay Butler, efendim nasılsınız? Görüşmeyeli epey vakit oldu. Tahmin edersiniz ki orada başım çok dolu, bir türlü buraya gelecek fırsatı bulamıyordum. “
“ ağladın mı sen?”
Bir anlığına duraksadım ve ne demem gerektiğini düşündüm.
Bunu nereden anlamıştı?
Sonrasında aklımın ucundan geçirirken bile gerçekleşmesine ihtimal vermediğim şey gerçekleşti.
Bay Butler “ buraya gel. “ dedi ve bir anda beni kollarının arasına aldı.
İkinci kez ne yapacağımı bilemeyerek onun sarılmasını sessiz bir huzurla karşıladım. Ardından ben de ona kollarımı sararak daha önce hiç yaslanmadığım o koca adama kafamı yasladım.
Babamın kollarında olmaktan farklıydı, çünkü benim babam neredeyse hiç kaslı değildi. Bu adam ise yalnızca kastan oluşuyordu. Yine de babamın kollarında bulduğum huzuru yine hissedebilmenin verdiği rahatlamayla gözlerim yine dolmuştu. “ özür dilerim, efendim. Beni böyle görmenizi istemezdim. “
“ ben de başına gelenlerin hiçbirini tek başına atlatmanı istemezdim. “
Yine yaş akmıyordu ancak duygularım fırtınanın ortasında kalmış okyanusun suları gibi çalkalanmaya başlamıştı.
“ ağlamak seni küçültmez Katherina. Kendine izin ver, bırak duyguların dışarı aksın. “
Belki de Bay Butler haklıydı. Belki de kendimi tuttuğum için ağlayamıyordum. Yine de gözyaşlarını nasıl geri getireceğimi bilmiyordum.
Sessizce akan burnumu çektim yalnızca. Kendimi hazır hissettiğimde de Bay Butler’ın kollarında sıyrıldım.
“ beni her zaman antrenörün olarak hatırlayacaksın ancak unutma Blacklight, kapım her zaman açık. Sen benim sahip olamadığım kızım kadar değerlisin.”
“ hayır, siz benim sadece antrenörüm değilsiniz Bay Butler. Benim ikinci babamsınız. Artık, tek babam.”
Son cümleyi kısık sesle söylemiştim. Yine de duyduklarına emindim.
Buy Butler’ın yüzü hiç olmadığı kadar babacandı şimdi. Bunca zamandır içinde yatan bu sempatiyi ancak şimdi gözle görebilir şeklide apaçık sergiliyordu. Benim yaşadıklarımın onu bu kadar etkileyeceğini tahmin edemezdim. O da en az benim kadar sarsılmış olmalıydı.
“ beni de iyice kendine benzeteceksin Katherina, yeter bu kadar duygusallık. “
“duygusallık mı? Ben asla duygusallaşmam, şu sıralar her şey üzerime geliyor. “
Bay Butler yarım bir gülümsemeyle giyinme kabinlerini işaret etti. “ ne zaman yorulsan ve sıkılsan oralara saklanır ağlardın. Ben de seni unuttuğumu sanman ve dinlenmen için bir süre sana seslenmezdim. Sonra da gözyaşlarını siler hiçbir şey olmamış gibi birden ortaya çıkardın.”
Dominic tam arkamdan kısık bir sesle gülüyordu. “ bazen attığın oklar düzgün gitmezdi. “ ok sahasını işaret etti. “ ben kafamı çevirince koşar saplanan birkaç okun yerini değiştirirdin. “
“ şimdi de hilebazlık çıktı ha? Daha hangi yönlerini göreceğiz bakalım. “ Nic, benimle ilgili hikâyeler dinlemekten gayet keyif alıyor gibiydi.
“ oklarının hepsi isabetli gitmeye başladığında ise öyle bir sevinirdin ki dikkatimi kendine çektiğinden emin olana kadar zıplamaktan asla vazgeçmezdin. “
“ başardığında tebrik edilmeyi, başarısızlıklarında ise görünmez olmayı tercih ederdin. Her zaman duygularınla hareket ederdin, şimdi bile. Ancak büyüdüğünde onları saklamayı öğrendin. Tıpkı bir asker gibi. “
“seninle gurur duyuyorum Katherina.” Bu sözlerden sonra içim sıcacık olmuştu. Bir aşk itirafından daha saf ve bir arkadaşın dostluğundan daha gerçek hissettirmişti.
“ her şey için minnettarım efendim. Bir kez daha hayata gelsem sizin kızınız olmaktan onur duyardım.”
O beni kızı gibi görüyordu ben de onu babam gibi. O da yıllardır içinde tuttuğu gerçeği sonunda itiraf etmişti, bende. İkimiz de birbirimiz için kelimelerle tarif edilemeyecek kadar değerliydik. O da benim ailemdi. Kaybettiğim ailem kadar değerliydi. Ben ise acımın üzerine onu unutuvermiştim. Ancak o hep orada, en başından beri olduğu yerde, antrenman sahasında beni beklemişti.
Sonunda ona dönmüştüm işte.
“ sonunda bana geri döndün Blacklight. “
“ evet efendim. “
Aramızda geçen bu kısa diyalogdan sonra bir sessizlik olur gibi gelmişti, ama Bay Butler aynı Bay Butler’dı. Tam da ondan beklenen hareketi yapmıştı.
“ o zaman elinize birkaç kılıç alın da öğrencilerime eğitim vermeme yardım edin. “
Nic ve ben aynı anda “ memnuniyetle. “ dedik ve kılıçların durduğu standa doğru ilerledik.
Standa vardığımızda aralarında en parlayan altın varaklı olanı seçtim. Onu her daim ben kullanırdım, bunu sahadaki herkes bilirdi ve ona asla dokunmazlardı. Çok kullanılmasına rağmen hep yeni gibiydi.
Bunun nedeni de Bay Butler’ın onu sıklıkla tamire götürmesiydi. Bir keresinde demirciye giderken yanına beni de almıştı. Demirin nasıl dövüldüğünü nasıl ezilip büzüldüğünü ama sonunda ışıldayıp parladığını görmem için. O günün sonunda da şunları söylemişti bana ‘sende o elindeki kılıç gibi parlayacaksın ama önce fazlasıyla hırpalanacaksın, yeri gelecek yorulacaksın ve vazgeçmek isteyeceksin ama tıpkı o demirci gibi ben de senin parlaman için elimden geleni yapacağım. ‘
O zaman bile bendeki potansiyelin farkındaydı.
“ o bu kılıcı hep benim için parlatırdı. Ona bakıp daha çok parlamam için. “
Kılıcı elime aldım ve ters yüzünü çevirdim. En az diğer yüzü kadar parlaktı. Kılıcın demirine yansıyan kıza baktım. “ şimdi de ışıldıyorsun. “ dedi Dominic.
Kafamı kılıçtan kaldırıp onun mavilerine baktım. “ bundan emin değilim. “
“ Bay Butler ve benim ortak özelliğimiz de bu. Kendin hakkında farkında bile olmadığın şeyleri görüyoruz. “
Tekrar kılıca baktım. Yansımadaki kız ne parlıyor ne ışıldıyordu.
Neden göremiyordum?
Onlar görebiliyorken ben, içimdeki ejdere rağmen nasıl göremiyordum?
Bunu sana gösterebilecek olan ben değilim Blacklight. Benim yeteneklerim arasında görüler yok. Ben yalnızca bilmek istediklerini anlatabilirim. Ancak izin verirsen benim kadar ben senin kadar sen olabiliriz. Seni en iyi haline getirebilirim. Yalnızca bana güvenmen gerek, sonra birlikte ışıldayacağız.
Tıpkı bir kötü adamın söyleyeceği sözler bunlar. Beni kandırıyor olmadığını nereden bileceğim.
Bilemeyeceksin. Güven bu yüzden en zor ve akılsızca duygudur. Kalbinin sesini dinler ya haklı çıkarsın ya da yanılırsın. Şimdi ise yalnızca zamana ihtiyacın var, zamanla herkes güvenir.
Belki de öyle.
Kesinlikle öyle. Bu yaşlı bilgeye kulak ver.
“ sen olsan…” Nic tam arkasını dönmüş gidiyordu ki sözümü tamamlamam için durdu. “ sen olsan ejdere güvenir miydin? “
“bu çok zor bir soru. Ben kimseye kolayca güvenmem. Ancak o gerçek ulu ejderse, ona güvenmemek için bir sebep bulamıyorum. Hep dinlediğimiz hikâyelerdeki gibi; ejder ebedi dengeyi kurar ve istirahate çekilir ancak bir grup genç onu katleder ve insanoğluna ejderin güçlerinden bahşedilir. Dengeler bozulur ve dört ayrı krallık oluşur. Şimdi de ejder bize çıkmış diyor ki yakında bu krallıklar arasında savaş çıkacak. “
“ o hala dengeyi korumaya çalışıyor. “
Söyledikleri kulağa çok mantıklı geliyordu. Ancak güvensizlikte hat safhalara çıkmış bir insanın bir anda ona saldırırcasına içine giren şeye öylece güvenebilmesi de pek mümkün görünmüyordu.
“ sonunda doğru karara varacaksın Vol. Ne karar verirsen ver doğru olacağına eminim. “
Bana bu kadar güvenmesi can sıkıcıydı. Beni bu kadar desteklemesi çok saçmaydı. Ben bile kendimden emin değilken onun benden bu kadar emin olması beni çıldırtıyordu.
Ben yine kendi düşüncelerimle boğuşurken o uzaklaşıyordu.
Ben de elimdeki, sahanın en parlak kılıcıyla, benim kılıcımla ilerledim.
Bir kız çocuğu, cansız mankenlerin canına okurcasına hırsla saldırıyordu. Karşısındakinin kendi düşmanı olduğunu mu düşünüyordu acaba? Onu bu kadar hırslandıran neydi?
Ancak tüm bu hırsa ve saldırılara rağmen hırpalanan tek şey kendisiydi. Saldırıları çok yanlıştı. Kılıcı tutuşu ve savuruşu yalnızca onu yormaya yetiyordu.
“ sana yardım etmeme ne dersin prenses? “
Bana doğru döndü ve kılıcı sol eline geçirdikten sonra elinin tersiyle terden parıldayan alnını sildi. “ ben prenses değilim. “ dedi kesin bir sesle.
İçimden vay canına diyebildim.
Küçücük bir çocuktan beklenemeyecek kadar sert bir tepki vermişti.
“ af edersin, galiba yanlış bir şey söyledim. “
“ sorun değil. Yalnızca bana öyle seslenme yeter. “
Dudağım hafifçe kıvrılırken sessizce kıkırdadım. “ tamam, öyle olsun. Peki, sana nasıl hitap edeyim. “
“ Valentina. “ dedi.
“ tamam, Valentina şimdi şu konuda anlaşalım. Kılıcı öyle rastgele savurarak bir yere varamazsın. Öncelikle tutuşun yanlış, onu düzeltelim. “ elimdeki kılıcı öne doğru uzattım ve onun da görebileceği şekilde tuttum. “ sağ elini kullanıyorsun, yani asıl kavrayışı ve yönlendirmeyi o elinle yapmalısın. Tıpkı böyle. “Kılıcı bir sağa bir sola savurdum.
“ dene bakalım. “ kılıcı benim tutuşuma bakarak düzeltti ve yaptıklarımı tekrarladı. “ çok güzel bir başlangıç. “ dedim. “ şimdi o cansız mankenlerin canını daha çok yakabilirsin. Yine de beni dinlersen şu Bay Butler’ın bile canına okuyabiliriz. “ dedim son kelimelerimi fısıldarken.
Kızdan bir kıkırdama yükselirken aradaki buzları az da olsa erittiğimizi düşünüyordum. “ Bay Butler çok güçlüdür. Onu kimse yenemez. “
Şimdi ben kıkırdıyordum. İçimden bir ses ama ben onu yendim diye haykırmak istiyordu. “ haklısın. “
***
Sahadaki öğrenciler hikâye saati için normalden büyük revire ilerlerken ben de küçük bir kızı eğitmenin ne kadar zorlu olabileceğinin farkındalığıyla bir süre soluklanarak kızın bitmek tükenmek bilmeyen enerjisiyle revire koşmasını izledim.
“ bugün geldiğinize çok memnun oldum. Yardımlarınız için teşekkürler.” Dedi Bay Butler.
“ emir ve isteklerinizi yerine getirmek bizim için bir onurdur efendim. “ dedi Nic.
Bay Butler, başıyla reviri işaret ederek “ Katherina’nın en sevdiği saatler başlamak üzere bize eşlik etmek ister misiniz? “ dedi sanki daha çok bir soru değil de kalmamızı ister gibi bir hali vardı.
Nic teklifi kabul etmek için hızla atıldı. “ elbette efendim. Vol’ün bu kadar sev…”
“ sevdiğim şeye bakmak isterdik ancak arkadaşlarıma sözüm var. Onları daha fazla bekletirsem canıma okurlar. “
Bay Butler başını anladığını ifade eder gibi hafifçe salladı. “yine de bunu telafi etmek için daha sık geleceğim efendim. Sözüm olsun. “ yine gözlerinin ışıldadığını görür gibi olmuştum. Neredeyse yaşlanmakta olan bu koca adamın gözlerinin kenarları kırışırken samimiyetle gülümsedi. “ verilen sözleri asla unutmam. Bu da demek oluyor ki seni daha sık bu sahada ağırlamam gerekecek.”
“ evet efendim. “
“ o zaman daha sık gel Katherina. Öğrencilerimin senin gibi birine ihtiyacı var. “ benim sana ihtiyacım var, demek ister gibi bakmıştı. İçim burkularak ona baktım.
Bu neredeyse yaşlanmak üzere olan adamı istemeden ihmal etmiştim.
Ben sarılmayı sevmezdim ama karşımdaki, bana en çok baba hissiyatını veren adama sarılmak istiyordum. Geride kalan en ailevari şeye sıkıca sarılıp bırakmamak istiyordum.
Bu yüzden sarılamadım. Onu bırakamazsam diye, bu kez yaşlarımı tutamazsam diye, ya da o beni bırakamaz gözyaşlarıma kıyamaz diye.
“ en yakın sürede görüşmek üzere Bay Butler. Öğrencileriniz için burada olacağım. “ sizin için burada olacağım, demek ister gibi baktım.
“ kendinize iyi bakın efendim. Tekrar görüşmek üzere. “ dedi Dominic.
“ o deli kıza iyi bak “ dedi Bay Butler, revire gitmek için dönmeden hemen önce.
“ bakacağım efendim. “ dedi beni sahadan çıkarmak üzere hareketlenirken.
Arabaya döndüğümüzde Nic, nereye gideceğimizi sordu. “ önce Belle’i evinden almalıyız. Diğerleri ile korulukta buluşacağız. “
Ben yolu tarif ettim ve sonunda Belle’in evine kadar geldiğimizde onu kapıda bizi bekler halde bulduk. “ neredeyse ağaç oluyordum! “
***
Koruluğa varana dek Nic ve Belle koyu bir sohbete dalmışları bile.
Belle, tanıdığım en güzel yüze sahip insandı. Ayrıca da yakışıklılarla karşı olan düşkünlüğüyle de bilinirdi. Nic de görüp görebileceği en yakışıklı kişiydi. Can sıkıcı derecede yakışıklıydı.
Birbirleri için dünyaya gelmiş bir çift gibi görünüyorlardı karşıdan.
Yine, fazla can sıkıcı şekilde.
Ben ön koltukta oturmasaydım bu sohbetin nasıl daha da koyulaşacağını düşünemiyordum. Şimdi bile bu kadar kendilerini kaptırmışlardı. Üstelik daha yeni tanışmışlardı ve onları tanıştıran ben bile çok az sohbete dâhil olmuştum. Hepi topu beş cümle falan kurmuş olmalıydım.
Ormanın girişine aracı park ettik ve koruluğa kadar yürüdük. Bu esnada bile Belle Nic’e sorular yöneltmeye devam ediyordu. Yanlışıkla arkadaşımı flört edebileceği en kötü kişiyle tanıştırmıştım anlaşılan. Çünkü Nic onun istediği gibi bir insan değildi.
Belle daha önce de dediğim gibi çok güzel bir yüze sahipti. Bu yüzden onunla flört eden tüm erkekler ona abartılı şekilde nazik davranırdı. Belle de bunu fırsat bilerek onlardan devamlı bir şeyler ister köleleri gibi onları kullanırdı. Aslında yaptırdığı şeyler basit şeylerdi, görünüşte acımasızcaydı. Yine de onları kullanıyordu işte.
Ama Nic kullanılamazdı, kullanırdı.
Bir çift olsalardı neler olabilirdi diye düşünmeden edemedim.
“ Kate! Görüşmeyeli çok uzun zaman oldu. Nasılsın? Olanları duyduk, çok üzgünüm. Bay ve Bayan Blacklight çok iyi insanlardı. Başın sağ olsun. “ Luna, koruluğa geldiğimiz anda soluksuz bir şekilde konuşmaya başlamıştı.
“ teşekkür ederim, Lu. “ diyebildim sadece.
“ ah! Ne ahmağım. Bu konuyu hiç açmamalıydım. Kusura bakma. “
“ sorun değil. Buna eninde sonunda alışmam lazım. Üzülmek bir işe yaramıyor sonuçta.”
“ ah, benim taş kalplim. O kalbin kırılgan yerlerinin olduğunu hep biliyordum. “ dedi ve boynuma sarıldı. “ hepimiz senin yanındayız. Sakın yalnız kaldığını düşünme. “
“ bunu bir daha asla unutmayacağım. “
Geri çekildi ve ağaçların altına açtıkları piknik örtüsünü gösterdi. “ o zaman, evine tekrar hoş geldin. Senin en sevdiklerinden aldık. “
“ yoksa… “
Jordan arkasında sakladığı kurabiye kutusunu görebileceğim şekilde öne uzattı ve kapağını açtı. Yine, şu akışkan çikolatalılardan almışlardı. Ahhh onları gerçekten de çok seviyordum.
“ siz çocuklar, beni nasıl şımartacağınızı biliyorsunuz. “ dedim ve kutuya uzandığım gibi bir tanesini seçtim. Bir ısırık aldım ve akışkan çikolata ağzımın içinde yayılıp damağımda küçük bir lezzet şöleni yarattı.
“ hoş geldin Kate. “ dedi Jordan.
Ağzım tamamen çikolata ile dolu olduğundan yarım ağızla “ hoş buldum. “ diyebildim.
“ ayakta dikilmeyin, başınıza güneş geçecek. Şöyle oturun. “ diyerek Luna bizi yönlendirdi. Yoksa ayakta kalmaya devam edeceğimizi fark etmiş olmalıydı. Çünkü benim çikolatadan gözüm dönmüştü ve küçük bir trans halindeydim. Onlarla tanıştırmayı unuttuğum için de Nic yanımda öylece dikiliyordu.
Ne de aptalım.
Sonunda ağzımdaki lokmayı yuttuğumda “ sizi Dominic ile tanıştırayım. “ dedim.
“ sizi onunla daha önce tanıştırmam gerekiyordu ancak her şey üst üste geldi. Ancak sonunda sözümü tutum işte. “
“ Aragons’un değerli komutanlarından Yüzbaşı Dominic Swortan. “
Dominic imada bulunur gibi yanımda fısıltıyla bir kelimeyi tekrarladı. Değerli?
Ona aldırış etmemeye çalışarak devam ettim. “ onunla çocukluğumuzda tanışmıştık. Ailesi şehir merkezine taşındığında ise iletişimimiz koptu. Uzun zaman sonra da onu ilk kez bizim antrenman sahasına gördüğümde şaşırdım. Aslında tüm olay bu. “
“ peki, Norah neden o kadar garip bir tepki verdi? “ diye sordu Belle “ hayalet görmüş gibiydi. “
“ onu biriyle karıştırmış. Bir anda gözlerine inanamamış, ölen bir akrabası mıymış neymiş. “ diyerek geçiştirdim. Norah’ın rüyalarını henüz kimseye anlatmak mantıklı gelmiyordu. Ne tepki vereceklerdi veya bunu başka kimlere söyleyeceklerdi?
Bu bilgi bir rüya olmaktan çıkmış artık bir devlet sırrı haline gelmişti. En iyisi bu bilgiyi öğrenmemeleriydi.
“ bu arada, Norah nerede? “ dedim konuyu dağıtmak için.
“ her zamanki gibi geç kaldı. “ dedi Jordan gülerek. Ve hepimiz bir anda gülemeye başladık.
Yine o eski günlere dönmüş gibi hissediyordum. Tek derdimin antrenmanlarım olduğu, her boş anımda arkadaşlarımla samimi konuşmalar yaptığımız, bu korulukta akşam ettiğimiz günlere geri dönmüş gibi.
Kısa bir süre içinde Nic de bize ayak uydurmaya başladı. Özellikle de Belle sayesinde, çünkü ona durmadan sorular yöneltiyordu, devamlı konuşturuyordu.
Norah da aramıza katıldığında tüm grup tamamlanmıştı. Eskisinden de kalabalıktık şimdi. Onlar sohbetlerini ederken ben örtüye yatmıştım ve ağaçların yapraklarının arasından sızan güneş ışıklarını seyrediyordum. Her yerde tatlı tatlı kuş sesleri cıvıldıyordu.
Acaba benim Porta’m şimdi ne yapıyordu? Onu özgür bıraktıktan sonra bir daha görememiştim.
“ onu neden daha önce bizimle tanıştırmadın Kate? Dominic gerçekten de çok eğlenceli. “ dedi Belle, ardından da flörtöz bir kıkırdamayla “ ayrıca çok da yakışıklı. “
Yattığım yerden hafifçe doğruldum. “ dediğim gibi, sizi daha önce tanıştırmak isterdim ama sürekli araya bir şeyler girdi. “ Yakışıklı olduğunu vurguladığı kısma göz devirmeden edememiştim.
“ onunla iletişimi nasıl kestiğinizi anlamıyorum. Benim arkadaşım olsaydı, gökadadan taşınsa bile onunla iletişimde kalırdım. “
“ nasıl, dumanla mı? “ dedim dalga geçerek.
“ ne? “
“ yok bir şey. “
Dominic gerginliği azaltmak için konuşmaya başladı. “ ailem bir yatırım fırsatı bulduğunda merkeze taşınma kararı aldı. Aslında Volentia ve ailesini de ortaklarımız yapmak istiyorduk ancak onlar bizi reddettiler. Bay Blacklight sakin hayatı ile mutlu olduğunu, bizim hayallerimizde başarılı olmamız için şans dilediğini söyledi. “
“ o günden sonra ben, Volentia ve ailelerimiz pek görüşemez oldu. “
“ bu bir bahane olamaz.” Dedi Belle inatla.
Onu bu kadar sevdiyse sonsuza dek arkadaşı olabilirdi. Benim Nic ile iletişimimi kesmem onu neden bu kadar rahatsız etmişti ki. Yine de haklıydı, onunla iletişimimi kesme bahanem bu değildi zaten.
Dominic’e yan bir bakış attım.
Onunla iletişimi kesme sebebim yine kendisiydi. Onu bu istemişti, bende öyle olması için elimden gelen her şeyi yapmıştım.
Çocukluğumuzda sahip olduğumuz dört kişilik grubumuzun dağılma sebebi de oydu. O öyle bir çekip gitmişti ki kimse onunla konuşamamıştı bir daha. Olanlar için özür de dilememişti, bunun için çaba bile göstermemişti. Şimdi birden bir yine buradaydı.
Arkadaşlarımın arasındaydı.
Ama benim arkadaş grubumda değildi. Yine çekip giderse bunun kimseyi etkilemeyeceğinden emin olduğum bir yerlerdeydi.
“ o arkasına bakmadan gitti, biz de umursamadık. Olan bu Belle, artık konuyu kapatır mısın? “
“ pekala. Yine de şu yakışıklıya birkaç sorum daha olacak. “ sanki sabahtan beri yeterince şey sormamış gibi. “ şuna o şekilde seslenip durma. İyice burnunu kaldıracaksın. “ dedim tekrar yere uzanırken.
“ ama burnu da çok güzel. “
Dominic çapkın bir kahkaha attı. “ancak Volentia için ben burnu kalkık bir narsistim. “
“ kendini bilmen çok güzel. “
“ kalbimi kırıyorsun. “ dedi Nic.
Yattığım yerde kıkırdadım. “ tamam tamam fazla ileri gittim. Sadece narsist birisin. “
Herkes bir anda kahkaha atmaya başladı. Dominic bile. İmalı şekilde “seninle sonra görüşeceğiz. “ demeyi de ihmal etmedi.
Aragons’a döndüğümüzde yine benimle uğraşacaktı anlaşılan. Ben yine de gülmeye devam ediyordum.
Gökyüzü ile arama bir anda devasa çikolata dolgulu kurabiyelerden girdi. “ yine de bu güzel günün hatırına şimdilik seni affediyorum. “ dedi kurabiyeyi almamı beklerken.
Kurabiyeyi kaptığım gibi doğruldum ve bir ısırık aldım. Ağzım yine akışkan çikolata ile dolmuştu.
“ asla tatlıya dayanamıyorsun. “ dedi halime gülerken.
Bende ona gülümsedim.
Bir anda sağ elini bana uzatarak çeneme bulaşan çikolatayı sildi ve bir anlığına herkes inanılmaz sessizleşti.
Sanki normal bir şey yapmış gibi cebinden çıkardığı mendile elini sakince silerken diğer herkes bir bana bir Dominic’e bakıyordu.
Ben ne demem gerektiğini bilemediğim için elimdeki koca kurabiyeden bir ısırık daha aldım, Nic de elindeki mendili bana uzattı.
“ bak işte bundan haberim yoktu. “ dedi Belle şaşkınlıkla. Diğerleri de hala bize öylece bakmaya devam ediyordu.
***
On yıl önce…
Gökyüzü ne kadar da parlaktı. Çok parlak ve maviydi. Güneş gözümü alıyordu. Kuşlar cik cikliyordu, o daldan bu dala atlıyor yavrularına yemek götürmek için telaşla koşuşturuyorlardı.
“ hava çok güzel. “ dedim çimenlerde boydan boya uzanmış halde.
“ sonunda yaz geldi. “ dedi Dominic oturduğu yerden.
“ ama çok sıcak.” Oturur pozisyona geçtim ve elimle enseme yapışan saçlarımı ittirdim. Ne kadar da uzamışlardı. Annem saçlarıma güzel bakmama yardım ettiği için şimdi belime geliyorlardı. Onları asla kesmeyecektim. Onlara hep böyle güzel bakacaktım. Yine de beni terletmeleri şu anda bir sorundu.
“ istersen saçlarını örebilirim. Galiba seni bunaltıyorlar. “
“ bunu gerçekten yapar mısın? “ dedim sevinçle. “ bir dakika, sen örmeyi biliyor musun? “
Dominic gülümseyerek başını salladı. “ evet, annemin saçlarını örerek öğrendim. Artık senin saçlarını da örebilirim. “
---SEVGİLİ BETÜLE KÜÇÜK BİR NOT: nic, kate’in saçlarını örebilmek için annesinden örmeyi öğretmesini ister. Bu yüzden annesinin saçlarını devamlı örerek pratik yapar.----
“ vay be. Sen çok yeteneklisin, büyüyünce senin gibi olacağım. “
“ benim gibi olmak için daha çoook büyümen gerek. “ dedi benden yalnızca iki yaş büyük olan Dominic. “ ama istersen sana da öğretebilirim. “
“ hava çok sıcak. Şimdi öğrenmek istemiyorum. “
İş yapmaktan nefret ederdim. Bir şeyler öğrenmek ise tam bir çileydi. Bu güzel günde bir şeylerle uğraşıp yorulmamak için saçma bahaneler uydurmaya başlamıştım yine.
“ pekala, ama benim gibi olmak istiyorsan çok çalışmalısın Volentia. Tembellik ile hiçbir yere varamazsın. “
“ söz, bir gün kesin öğreneceğim. “ şimdilik onu geçiştirmiştim. Ama bir gün verdiğim sözü tutmam gerekecekti. Bu verdiğim söze o gün üzülürdüm, şimdi anın tadını çıkartmak istiyordum.
Ya da bunu düşünmeye bile üşenmiştim. Bilemiyorum.
“ daha bitmedi mi? “ diyerek sızlandım. Neredeyse bir saat olmuştu. Canım sıkılmıştı ve artık oyun oynamak istiyordum. Belki kasabadaki kazlara yedirmek için biraz çekirge toplardık yine. Ya da tahtadan kılıçlarımızla şövalye ve prenses olabilirdik.
Tabi Shannel abi ve Dante olmadan bu çok sıkıcı olurdu. En iyisi onları da koruluğa çağırmaktı.
Sonuçta biz element kardeşleriydik. Dördümüz bir arada olmadan maceraya atılamazdık.
Böylece aklıma bir fikir geldi. “ daha bitmedi miiii? “ dedim tekrar sızlanarak.
Bir an önce aklımdaki fikri uygulamak istiyordum.
“ neredeyse bitti. “ dedi Dominic sabırla. “ ayrıca bunca lastiği neden cebinde taşıyorsun? “
Olduğum yerde kıkırdadım. “ onların bir gün işe yarayacağını biliyordum. “ aslında onları cebimde taşımayı seviyordum. Rengârenktiler ve tıpkı küçük şekerler gibi görünmeleri çok hoşuma gidiyordu. Tatlılara ve tatlıya benzeyen şeylere bayılırdım.
“ veee bitti. “ dedi sonunda Dominic. Sevinçle ayağa fırladım. “ o zaman… “ dedim heyecanla.
“ Dante’nin evine son varan çürük yumurta! “
Bir anda koşmaya başladım ve arkamda kalan Dominic “ hey! Bu hile ama. Hemen koşmaya başlayamazsın. “ dedi ve o da arkamdan koşmaya başladı.
Bir yandan koşuyor bir yandan kahkaha atıyordum bu yüzden biraz yavaşlamıştım, ama birazcık.
Hemen arkamdan gelen Dominic “ çok komik he? Şimdi seni geçeceğim. Sonra çürük yumurta kimmiş göreceğiz! “ dedi ve bir anda yanımdan hızla geçiverdi.
Ben de daha hızlı koşmaya başladım. Ormana girdiğimizde bile durmadık. Ağaçların arasından hızla geçtik ve kasabanın sokaklarına çıktık. Sokaklarda oyun oynayan öbür çocuklar bizi izlerken Dante’nin evine kadar yarıştık.