تخطٍ إلى المحتوى

Ece

الفصل 48 · قراءة 7 دقيقة

Ece

الفصل 48

48. Bölüm: Buz ve Ateş

Kenan, odayı inleten sesiyle bağırmak yerine, gözleriyle beni adeta bir duvara çarptı. Kaşlarını çattı, çenesi kasıldı. "Ece, hemen buradan çık," dedi, sesi boğuk ama kesin bir emirdi. Bakışları, "sakın bir adım daha atma" diyordu. Durmamı, arkamı dönüp gitmemi istiyordu ama hareket edemedim.

​O an, masanın önünde dimdik duran adam bana doğru yürüdü. Adımları ağır, kendinden emin ve tehditkardı. Tam önümde durdu, aramızda sadece birkaç santim kaldı. Kenan’ın soluduğu o ağır tütün kokusuna, bu adamın üzerindeki odunsu, sert parfüm kokusu karıştı.

​Gözlerimin içine baktı. Gözleri gri, keskin ve huzursuz ediciydi. "Demek Kenan’ın herkesten sakladığı hazine bu," dedi. Sesi, Kenan’ı çıldırtacak kadar sakin ve alaycıydı. "Ben Semih. Semih Arslantürk.

​Bana doğru bir adım daha attı. Elini yavaşça havaya kaldırdı, parmakları nazikçe elime doğru uzandı. "Bu kadar zarafet, bu kadar cesaret..." dedi, sesi adeta bir iltifat gibi dökülüyordu ama bakışları Kenan’ın üzerinde, sanki onu bıçaklıyordu. "Böylesine bir güzelliğin, bu tozlu galeri raflarında çürümesi yazıktır, Ece."

​Tam elini tutacakken, parmakları elime değdiği an Kenan’ın sesiyle irkildim.

​"O elini indir Semih."

​Kenan, masanın etrafından bir kaplan çevikliğiyle fırladı. Semih’in elini havada yakaladı, bileğini sertçe sıkıp aşağı indirdi. Gözlerinde sadece öfke değil, katıksız bir şiddet vardı. "Sana buraya gelmeni söyledim, ama senin için buraya gelip nefes almanı söylemedim."

​Semih geri çekildi, yüzünde sinir bozucu, hafif bir gülümseme vardı. Sanki Kenan’ın bu tepkisi onu eğlendirmişti. Bir adım geri attı, sonra yavaşça Kenan’ın yanına geçti. Eliyle Kenan’ın omzuna hafifçe dokundu.

​Kenan’ın omuzları kasıldı, sanki Semih’in dokunuşu onu yakıyordu.

​Semih, yavaşça eğildi. Dudaklarını Kenan’ın kulağına yaklaştırdı. Sesi odanın sessizliğinde yankılanacak kadar netti:

​"Benim de bu kadar güzel, bu kadar cesur bir karım olsa Kenan... Benden başkasının eli değil, gözü bile değse o eli de gözü de kırardım. Sen çok sabırlısın, yoksa çok mu korkaksın?"

​Semih geri çekildi, Kenan’ın o anki tepkisini, o yüzündeki damarların şişmesini izledi. Hiç istifini bozmadan, kapıya doğru yürüdü. Korumalarına işaret verdi.

​Tam kapıdan çıkarken arkasına dönmeden, "Haftaya görüşürüz Kenan. Karınla ilgili kararlarını gözden geçirmen için sana vakit tanıyorum," dedi ve kapıyı arkasından ağır bir gürültüyle kapatarak gitti.

​Oda bir anda boşalmış gibiydi ama gerilim hala boğazımızı sıkıyordu. Kenan olduğu yerde duruyordu, elleri yumruk yapılmıştı. Bakışlarını bana çevirdi; yüzünde gördüğüm şey öfkeden çok daha fazlasıydı.

​"Sana gitmeni söyledim," dedi fısıltıyla. "Ona baktın Ece. Neden ona baktın?"

Kenan bir anda masaya doğru sert bir tekme attı; masanın üzerindeki dosyalar, kalemler yerlere saçıldı. Gözleri dönmüştü. Bana doğru büyük, öfkeli adımlarla yürürken nefes alışverişleri bile bir boğa kadar gürültülüydü.

"Burada ne işin vardı!" diye bağırdı. Sesi galerinin camlarını titretecek kadar keskindi. "Sana eve git demedim mi? O dosyayı nereden buldun, her şeyi geçtim... Sen nasıl Semih Arslantürk'ün karşısına çıkarsın!"

"Niye bu kadar korkuyorsun?" dedim, sesim titrese de geri adım atmadım. "Kim bu adam Kenan? Neden bu kadar endişelisin, neden beni ondan saklıyorsun?"

Kenan dişlerini sıkarak bir adım daha attı, aramızdaki mesafeyi tamamen kapattı. "Sen her şeye burnunu sokmak zorunda mısın? Beni delirtmek mi istiyorsun Ece! Kendi sonunu kendi ellerinle mi hazırlıyorsun!"

"Ne olduğunu anlamıyorum!" diye bağırdım ben de. "Neden bu kadar endişelisin? O adamın seni bu kadar sinirlendirmesinin sebebi ne?"

Kenan cevabını kelimelerle vermedi. Bir anda bileklerimi yakaladı. Beni odanın köşesindeki duvara doğru sürükledi ve sırtımı sertçe duvara dayadı. İki kolunu başımın iki yanına duvara yaslayarak beni kıpırdayamayacak hale getirdi. Yüzü yüzüme o kadar yakındı ki, tütün kokusuna karışmış o yoğun öfkeyi soluyordum.

Kenan’ın parmakları bileklerimi daha da sıkı kavradı. Gözlerinde sadece öfke yoktu, bambaşka bir karanlık vardı. "Sana gitmeni söyledim," dedi fısıltıyla, sesi duvarda yankılanıyordu. "Ona baktın Ece. Neden ona baktın? Benim karşımda bile duramadığın o cesaretin, o adamın elini tutmaya çalışırken neredeydi?"

​"Bana dokunmaya çalıştı, ne yapmamı bekliyordun?" diye karşı çıktım, nefes nefese. "Hem o kim? Neden bu kadar deliriyorsun?"

​Kenan başını daha da yaklaştırdı, alnı alnıma değdi. Gözlerini kaçırmama izin vermiyordu. "Kim olduğunu bilmen gerekmiyor. Senin bilmen gereken tek şey, o adamın senin varlığını öğrenmesinin ne anlama geldiği. Benim dünyamda o adamın bakışlarını üzerine çekmek, ölüme davetiye çıkarmaktır."

"Ölüme mi?" dedim, sesimdeki korkuyu gizleyemeyerek. "Benim ölümüm mü seni bu kadar çileden çıkaran, yoksa bir başkasının bana dokunması mı?"

Kenan sertçe güldü, ama gözlerinde zerre kadar eğlence yoktu. "İkisi de. Ama şu an en büyük derdim, o adamın ilgisini çekmiş olman. Semih Arslantürk senin kim olduğunu öğrendiğinde, senin için oyun bitmiş demektir."

"Neden?" diye direttim, omuzlarımı silkeleyip elinden kurtulmaya çalışarak. "Seninle olan ilişkimiz bir sır değil, herkes biliyor."

Kenan beni duvara daha çok yasladı, sesi o kadar alçaldı ki neredeyse duyamadım. "Senin ne olduğunu herkes biliyor Ece, ama senin benim için ne anlama geldiğini kimse bilmiyordu. Semih artık biliyor. Sana baktığı o an, seni benden almak için bir koz olarak kullanabileceğini anladığını gördüm. İşte beni çıldırtan bu."

Dudakları boynumun hemen yanında durdu, nefesi cildimi yakıyordu. "O adamın elini tutmaya çalışman..." dedi, sesi acı doluydu. "Sana dokunmasına izin veremem. Başkasının sana bakması bile kanımı kaynatırken, o adamın senin üzerinde bıraktığı o pis bakış... seni ondan arındırmak istiyorum."

"Kenan, acı veriyorsun," dedim, bileklerimdeki baskıyı işaret ederek.

"Kenan, canımı yakıyorsun," diye fısıldadım, bileklerimi daha fazla sıkmasına karşı koyarak. Gözlerinin içine doğrudan baktım, o öfke bulutunun arkasındaki gerçeği yakalamaya çalışıyordum. "Bırak beni. Zaten aşık değilsin bana, sadece bir mülkünü korur gibi koruyorsun. Canın bu kadar yanmazdı yoksa... Bu kadar deliremezdin."

Kenan bir anlığına donup kaldı. Bileklerimi tutan elleri gevşedi ama çekmedi. Omuzları, taşıdığı yükün ağırlığıyla hafifçe çöktü; o sert, yıkılmaz adamın görüntüsü bir anlığına çatladı. Yüzündeki o maske düştü ve yerini derin, yorucu bir çaresizliğe bıraktı.

"Aşık değil miyim?" dedi, sesi boğazında düğümlenerek. Bir adım daha yaklaştı, alnını alnıma yasladı. "Ece, ben bu dünyada kimseden korkmadım. Ama senden... Seni bu karanlığa bulaştırmaktan, benim yüzümden bir gün gözlerinin ferinin sönmesinden öyle korkuyorum ki. Her gece eve geldiğimde, senin o masum yüzünü gördüğümde kendimden nefret ediyorum."

Gözlerini kapattı, derin bir nefes aldı. Tütün ve sert bir kolonya kokusuna karışan o tanıdık, huzurlu kokusu etrafımı sardı. "Sen benim tek gerçeğimsin. Geriye kalan her şey yalan, her şey savaş. Ve ben seni kaybetmekten, kendi ellerimle seni uçuruma itmekten ölesiye korkuyorum. Canım yanıyor, çünkü seni korumak için kendimi yok etmem gerekiyor."

O an, tüm o sertliğinin altında yatan o devasa sevgiyi hissettim. Kenan, beni sevdiği için acı çekiyordu; beni korumak için kendi kalbini buzdan bir kalkanın arkasına gizlemişti.

Öfkesi yerini tamamen bir teslimiyete bırakmıştı. Yavaşça elini yanağıma koydu, başparmağı dudaklarımın üzerinde gezindi. Gözlerimi kapattım. Aramızdaki o gerilimli duvar, yerini başka bir yoğunluğa, çok daha eski ve güçlü bir duyguya bıraktı.

Kenan beni kendine doğru çekti, başımı omzuna doğru eğdiğimde dudakları dudaklarıma ulaştı. Başta tereddütlü, neredeyse bir veda gibi başlayan o öpüş, kısa sürede yorgunluğun ve tutkunun birleştiği o tanıdık ateşe dönüştü. Beni duvara daha sıkı bastırdı, elleri belimi kavradı; sanki beni bu dünyadan koparıp kendi dünyasına, kimsenin ulaşamayacağı o güvenli limana çekmek ister gibiydi.

Kenan dudaklarımdan koptuğu anda geri çekildi. Aramızdaki o birkaç santimlik mesafe, sanki aramızda aşılmaz bir uçurum varmış gibi soğuktu. Beni belimden kavrayan elleri, tek bir ani hareketle gevşedi ve yanına düştü.

Neye uğradığımı şaşırmıştım. Kalbim hala kulaklarımda gümbürdüyor, az önceki o yoğun tutkunun bıraktığı sıcaklık dudaklarımda sızlıyordu. Gözlerine baktım; az önce şefkatle bakan o koyu gözler, şimdi zifiri bir karanlığa gömülmüştü.

Kenan, yüzündeki tüm ifadeyi silip attı. Adeta bir taş kesildi. Bakışları, sanki bir anlık zaafı için kendine öfkeleniyormuş gibi kasıldı. Hızla arkasını döndü, masasına ilerledi ve az önce yere saçtığımız dosyaları sanki hiçbir şey olmamış gibi toplamaya başladı.

Odanın içi, dışarıdaki şehrin tüm gürültüsünü dışarıda bırakan, boğucu bir sessizliğe gömüldü. Kenan tek bir kelime bile etmedi. Sessizliği, kelimelerden daha ağır, daha keskin bir sitem gibiydi.

Ona bakmaya devam ettim, cevap bekledim; bir işaret, bir açıklama, hatta bir öfke kırıntısı bile olsa razıydım. Ama o, önündeki kâğıtlara gömülmüş, sanki ben orada yokmuşum gibi davranıyordu. Odadaki tütün kokusu, az önce tenime sinen o yoğun kokusuna karışmış, beni nefes alamaz hale getiriyordu.

Yavaşça kapıya yöneldim. Her adımımda parkelerin gıcırtısı sessizliği bölüyor, Kenan'ın tepkisizliğini daha da belirginleştiriyordu. Kapının kolunu tuttuğumda, omuzlarının hafifçe dikleştiğini hissettim ama başını bile çevirmedi.

Çıktım. Koridora, dışarıdaki gri gün ışığına, o gürültülü gerçek dünyaya geri döndüm. Arkamdan kapı kapandığında, o odanın içinde bıraktığım sessizliğin aslında birbirimize söyleyemediğimiz her şeyin toplamı olduğunu anladım. Kenan beni kendinden kovmamıştı, ama o sessizlikle beni kendi dünyasının kapılarının dışına, ait olmadığım o aydınlığa geri bırakmıştı.

نهاية الفصل

0 تعليق

لا توجد تعليقات على هذا الفصل بعد. اكتب أول تعليق.