Çorbamdan aldığım son kaşıktan sonra kaseyi yavaşça kenara ittim. Midemdeki o huzursuzluk yerini sıcak bir dinginliğe bırakmıştı. Kenan hâlâ karşımda, ellerini birleştirmiş beni izliyordu. O anki sessizlik, evin o keskin otoritesinden uzak, neredeyse... ev gibi hissettiriyordu.
Bakışlarımı kaseden kaldırıp ona çevirdim. Hafifçe gülümsedim, bu gülümseme biraz yorgun ama samimiydi.
"Biliyorsun..." dedim, sesim odadaki sessizlikte yumuşak bir tınıyla yayıldı. "Mutfak işlerinde bu kadar yetenekli olacağını hiç düşünmemiştim. Genelde senin dünyanda herkesin her şeyi yaptırdığı bir düzen var sanıyordum."
Kenan, söylediğim şeye şaşırmış gibi kaşlarını hafifçe çattı, ardından dudaklarının kenarında belli belirsiz bir kıvrım oluştu. "İnsan her zaman en sevdiği işi yapmıyor Ece," dedi, sesi o her zamanki sertliğini yitirmiş, daha derin bir tona bürünmüştü. "Bazen, en iyi bildiğin şeyleri yapmak yerine, sadece yapman gerekeni yaparsın. Yemek yapmak da bunlardan biri işte."
"Hayır, sadece yapman gerekeni yapmak değil," diye düzelttim onu, gözlerinin içine bakarak. "Bunu özenerek yaptın. Şehriyeyi tam kıvamında pişirdin, nanesini tam ayarında koydun. Bu, 'mecburiyet'ten öte bir şey."
Kenan bir an duraksadı. Bakışları, sanki bende sadece yüzümü değil, düşüncelerimi de okumaya çalışıyormuş gibi derinleşti. "Sana iyi gelmesini istedim," dedi basitçe. "Sadece bu."
Bu kadar net, bu kadar dolaysız bir itiraf... Kenan Kaya'nın ağzından çıkan bu cümleler, galerideki o karanlık dosyalardan çok daha karmaşık geliyordu bana. Onu, o gücüyle, o soğukluğuyla biliyordum ama bu tarafı, bu "insan" tarafı, beni her zamankinden daha çok savunmasız bırakıyordu.
"Teşekkür ederim," dedim fısıltıyla. Bu sadece çorba için değildi; bu, o anki o tuhaf, kırılgan huzur içindi.
Kenan ayağa kalktı. Kaseleri toplarken, "Git uyu artık," dedi, yüzündeki o yumuşak ifade yavaşça silinip eski disiplinli haline dönerken. "Yarın uzun bir gün olacak. Dinlenmiş olman lazım."
Merdivenlere doğru yürürken arkamı dönüp ona bir kez daha baktım. Mutfak tezgahını silen, sanki biraz önce hiçbir şey olmamış gibi hayatına dönen o adam... Yarın, o dosyayla yüzleştiğimde, bu mutfaktaki Kenan mı yoksa o galerideki Kenan mı karşıma çıkacaktı?
Odanın kapısını kapattığımda, yatağın soğukluğu beni karşıladı. İçimdeki huzursuzluk, tüm çabaya rağmen geri dönmüştü. Yarın savaşmak için güce ihtiyacım vardı, evet. Ama o gücü nereden bulacağımı, Kenan’ın yaptığı o şehriye çorbasının mı yoksa içimdeki o bitmek bilmeyen şüphenin mi vereceğini bilmiyordum.
Sabah uyandığımda, üzerimde tuhaf bir ağırlık vardı. Kenan çoktan gitmişti; odanın içinde ona dair tek iz, yatağın diğer tarafındaki boşluk ve hafifçe sinmiş o tütün kokusuydu. Hızla yataktan kalktım, dün geceki o şehriye çorbası biraz olsun toparlanmamı sağlamıştı ama içimdeki o huzursuzluk, güneşin doğuşuyla birlikte yeniden filizlenmişti.
Telefonumu elime aldığımda, Ertuğrul'dan gelen bildirimi gördüm. Ekranı açtım, parmaklarım hafifçe titriyordu.
"Evdeki durumun ne durumda bilmiyorum ama bugün bir şekilde dışarı çıkman lazım. Pelin meselesi hakkında kafamı karıştıran bazı detaylar var. Telefonda konuşulacak gibi değil, bugün saat 14.00'te buluşalım mı? Bir şeyler göstermem gerekiyor."
Mesajda net bir şey yoktu. Ertuğrul her zamanki gibi temkinliydi; bir şeyler biliyordu ama bunu bana açık etmiyor, doğrudan yüz yüze anlatmak istiyordu. Bu belirsizlik, içimdeki şüpheyi daha da tetikledi. Eğer elimizde somut bir şey olsaydı, neden mesajda bu kadar ketum davranıyordu?
Hızla üzerimi değiştirdim. Evden çıkmak için bahçeye yöneldiğimde, kapıdaki korumaların o delici bakışlarını üzerimde hissettim. Kenan'ın yokluğunda evin içindeki her adımım, sanki ona rapor ediliyor gibiydi.
"Dışarı çıkıyorum," dedim, sesimi olabildiğince düz tutmaya çalışarak. Korumalardan biri başıyla onayladı ama diğeri, Kenan'ın o her şeyi bilen adamı, gözlerini benden ayırmadı.
Korumalardan biri telsizine elini götürürken, "Arabanızı hazırlatayım mı?" diye sordu.
"Hayır," dedim, sesimin soğuk çıkmasına dikkat ederek. "Yürümek istiyorum, bu kadar büyütecek bir şey yok."
Arka bahçedeki servis yoluna doğru yürürken adımlarımı hızlandırdım. Çitleri aşabileceğim o eski, bakımsız bölüme ulaştığımda kalbim neredeyse ağzımdan çıkacaktı. Dikenli tellerin arasından geçerken kıyafetim yırtıldı ama dönüp bakmadım bile. Ana yola çıktığımda artık geri dönüşü olmayan bir yoldaydım.
Ertuğrul, caddenin biraz ilerisinde, eski bir otobüs durağının gölgesinde sigarasını içiyordu. Beni görünce hemen söndürdü ve arabanın kapısını açtı. Hiç konuşmadan bindim. Arabayı çalıştırıp hızla oradan uzaklaştığında, gözlerini dikiz aynasından ayırmıyordu.
"Konuş," dedim, artık tahammülüm kalmamıştı. "Ne gösteriyorsan göster, bu kadar gizem yeter."
Ertuğrul torpido gözünü açtı, içinden yıpranmış, kenarları yanık bir dosya çıkardı. Arabayı sağa çekip motoru durdurdu. Dosyayı kucağıma bıraktı.
"Pelin hakkında tek bir şey öğrendim," dedi sesi kaskatıydı. "O, bizim düşündüğümüz gibi sadece 'Pelin' değil. O, yeraltının en tehlikeli adamlarından birinin öz kızı. Kenan'ın onunla olan ilişkisi iş falan değil; Kenan, o adamın yönettiği bölgenin bekçisi gibi. Evliliğinizin tüm temeli, o karanlık dünyanın kurallarına göre atılmış."
Dosyayı açtım. İçinde Pelin’in babasıyla çekilmiş bir fotoğrafı, yanlarında da Kenan’ın yıllar önceki bir görüntüsü vardı. Hepsi birer parça gibi yerleşti. Kenan, beni korumak için mi evlenmişti yoksa o dünyanın içinde tutunabilmek için bir kalkan olarak mı kullanıyordu?
"Pelin, senin varlığını bir tehdit olarak görmeye başladı Ece. Kenan seninle evlenerek o dünyaya başkaldırdı, Pelin ise bu başkaldırıyı senin üzerinden cezalandıracak. Şimdi ne yapacaksın?"
Cevap vermedim. Camdan dışarı, uzaklardaki o görkemli eve baktım. Kenan oradaydı. Tüm o yalanlar, o tütün kokulu huzur ve dün geceki şehriye çorbası... Hepsi birer sahneymiş gibi geliyordu artık. "Kenan'ın yanına döneceğim," dedim. "Ona bu dosyayı göstereceğim. Bakalım, gözlerimin içine bakarak ne kadar yalan söyleyebilecek."
Ertuğrul şaşkınlıkla bana baktı. "Bu delilik. Eğer bu dosyayı ona gösterirsen, hayatını riske atarsın."
"Ben zaten ölüyüm Ertuğrul," dedim, kapıyı açıp arabadan inerken. "Ya onunla bu yalanın içinde yanacağım ya da gerçeğin ateşiyle ikimizi birden yakacağım."
Ertuğrul’un arkamdan bağıran sesini duymuyordum bile. Ana caddenin uğultusu, içimdeki öfkeyi bastıramıyordu. Bir taksiye atladım ve doğrudan Kenan’ın galerisine, o karanlık dünyanın merkezine sürdürdüm.
Galeriye yaklaştığımızda, her zamanki o sessizliğin aksine içeride bir hareketlilik olduğunu fark ettim. Kapının önünde siyah, camları filmli, plakaları tanıdık olmayan en az üç lüks araba vardı. Galeri, sanki bir kuşatma altındaydı.
Taksiden indim. Hızlı adımlarla kapıya yöneldim ama daha kapı koluna uzanamadan, alışık olduğum korumaların yerine, hiç görmediğim iki iri yarı adam yolumu kesti.
"İçeri giremezsin," dedi adamlardan biri, sesi emir kipiyle doluydu.
"Ben Kenan Kaya’nın karısıyım. Çekilin önümden!" dedim, sesimi olabildiğince otoriter tutmaya çalışarak.
"Kenan Bey’in emri açık," dedi diğeri, soğuk bir ifadeyle. "İçeride şu an çok önemli bir görüşme var. Kimsenin girmesine izin yok. Geri dön."
"Siz kime emir veriyorsunuz?" diye bağırdım, ama dinlemediler. Beni resmen geriye doğru ittiler. Tam o sırada, galerinin yan tarafındaki otopark girişinden içeri giren servis aracının yarattığı dikkati fark ettim. Korumalar bir anlık bir boşluk bıraktı. Hiç düşünmeden, omuzlarının altından sıyrılıp "Siz kimsiniz de beni kendi evimden, kendi kocamın iş yerinden kovuyorsunuz?" diyerek doğrudan içeri daldım.
Galerinin o geniş, yüksek tavanlı ana salonuna girdiğimde, ortamdaki hava keskin bir bıçak gibiydi. Kenan masasının arkasında ayaktaydı, elleri masanın üzerinde, yüzünde o meşhur, ifadesiz maskesi vardı. Ama karşısında...
Karşısında, en az Kenan kadar heybetli, bakışları bir yeraltı hükümdarınınki kadar sert, siyah bir takım elbiseyle dimdik duran bir adam vardı. İkisi de birbirine öyle bir bakıyordu ki, sanki aralarındaki sessizlik bir patlamayı tetiklemek üzereydi.
Adım sesimi duyduklarında, ikisinin de başı aynı anda bana döndü.
Kenan’ın gözlerindeki o anlık şaşkınlık, yerini derin bir öfkeye ve endişeye bıraktı. "Ece! Sana ne dedim ben?"
Diğer adam ise bakışlarını benden ayırmadı. Dudaklarında alaycı, küçümseyici ama bir o kadar da tehlikeli bir gülümseme belirdi. Kenan’a bakarak, "Demek senin o meşhur 'kalkanın' buymuş, Kenan," dedi. Sesi, galerinin duvarlarında yankılanan tok bir yankı bıraktı. "Cesurmuş. Ama bu kadarını beklemiyordum."
Kenan hızla masasının etrafından dolaşıp önüme geçti, beni arkasına almaya çalıştı ama ben omuzlarını iterek onun yanına, o gergin hattın tam ortasına geçtim.
"Kimsin sen?" diye sordum, titremeyen sesimle. Kenan'ın yanındaki o devasa adama, gözlerinin içine dik dik bakarak. "Ve neden Kenan'ın ofisinde, sanki buranın sahibiymişsin gibi duruyorsun?"