Daha fazla aşağıda oturup o sessizlikle boğuşmak istemedim. Sandalyeyi sessizce yerine itip merdivenlere yöneldim. Yukarı çıktığımda odanın kapısı aralıktı, içeriden hafif bir ışık sızıyordu. Kenan’ın içeride olduğunu bilmenin verdiği o tuhaf huzursuzlukla ağır adımlarla odaya girdim. Üzerimdeki kıyafetler beni boğuyormuş gibi hissettiriyordu, bir an önce rahatlamak için üzerimdekileri çıkarmaya başladım.
Tam o sırada, tam karşımda duran banyonun kapısı hızla açıldı. Kenan, beline doladığı havluyla banyodan çıktı. Tam üstümü değiştirirken onunla burun buruna gelmek beynimden aşağı kaynar sular dökülmesine sebep oldu.
"Aaaaa!" diye içimden yükselen o büyük çığlığı dışarı vurdum.
Kenan neye uğradığını şaşırmıştı; ne olduğunu anlamaya fırsatı bile kalmadan, refleksle üzerime atıldı. Büyük ve güçlü eliyle ağzımı sıkıca kapattı. Beni göğsüne doğru bastırıp sırtımı kapıya yasladı.
Kenan’ın eli ağzımda, nefesi yanağımda sıcak bir esinti gibi çarparken, olduğum yere çakılıp kalmıştım. Üzerimdeki tek bir parça giysiyi bile çıkarmış olduğumun dehşeti, utancımın önüne geçiyordu. Kalbim göğüs kafesimi döverken, zihnimde şimşekler çakıyordu: Allah kahretsin, çıplaktım! Duş aldığını nereden bileyim? Bu evde her an her şey olabilir ama ben buna hazır değildim!
Kenan’ın gözleri, benimkilerin içine dikilmiş, bir yandan durumu anlamaya çalışıyor bir yandan da dışarıdan bir tehlike gelip gelmediğini kontrol ediyordu. Ağzımdaki elini hafifçe gevşetti ama beni serbest bırakmadı.
Gözlerim dolmuştu, utançtan yerin dibine girmiştim. Yavaşça ağzımdaki elinden kurtulup, kollarımı kendimi kapatacak şekilde göğsümde birleştirdim. Yüzümü başka tarafa çevirdim, yanaklarımın alev alev yandığını hissedebiliyordum.
"Çıplaktım..." diye fısıldadım, sesim titriyordu. "Duş aldığını nereden bileyim? Çok utanıyorum, bırak beni!"
Kenan bir an duraksadı. Yüzündeki o sert ifade, utancımı fark ettiği an biraz yumuşadı. Beni duvara yaslayan vücudu, sanki biraz geri çekildi. "Ece," dedi, sesi biraz daha kısık ve garip bir şekilde boğuktu. "Bağırmasan o kadar gürültü çıkmayacaktı."
Gözlerimi hala ona çeviremiyordum. Omuzlarımı dikleştirdim, üzerimdeki o çıplaklık hissi sanki tenimi yakıyordu. "Bırak," dedim tekrar, sesimdeki utanç öfkeye dönüştü. "Üzerimi giyinmem lazım, lütfen git buradan!"
Kenan’ın yüzünde, az önceki ciddiyetin yerini alan o tanıdık, muzip gülümseme belirdi. Bakışları, utançtan kıpkırmızı olmuş yüzümden yavaşça aşağıya, boynuma doğru kaydı. Beni serbest bırakmak yerine, daha da yakınlaştı.
"Çok utanıyorsun, biliyorum," dedi, sesi o kadar alçak ve etkileyiciydi ki, dizlerimin bağı çözülecekti. "Ama unutma Ece, bizim bir kuralımız vardı. Hani şu evdeki gerginlikleri unutturan, aramızdaki mesafeyi tek hamlede yok eden o kural..."
Kalbim yerinden çıkacak gibi çarparken, o kuralın ne olduğunu hatırlamaya çalıştım. O an Kenan başını hafifçe eğdi, dudakları tenime, boynumun o hassas noktasına doğru yaklaşmaya başladı. O sıcaklığı tenimde hissettiğim an, dünyayla olan tüm bağım koptu. Tam o noktaya küçük, yakıcı bir öpücük kondurmak üzereyken...
Zırrr!
Evin içini dolduran o sert, mekanik zil sesi, mutfak huzurunu bir anda yerle bir ettiği gibi, odadaki o yoğun havayı da dağıttı. Kenan aniden donup kaldı. Boynumdaki nefesi, yerini buz gibi bir ciddiyete bıraktı.
Kafasını hızla kapıya doğru çevirdi. Omuzları gerilmiş, tüm vücudu tekrar o savunma moduna geçmişti. Gözlerindeki o şefkatli parıltı, yerini tekrar o karanlık, tehlikeli ifadeye bıraktı.
"Şimdi değil," diye fısıldadı, sesi bu sefer öfkeli bir tınıya sahipti. "Biri bu saatte... Kim bu?"
Beni hızla bıraktı ve hızla kapıya yöneldi. Zil tekrar çaldı, bu sefer daha ısrarcı ve sert bir şekilde. Kenan’ın bakışlarından anladım; o kapının ardında sadece bir misafir değil, günümüzü-belki de huzurumuzu- tamamen bozacak bir sorun vardı.
Kenan hızla odadan çıkıp merdivenleri üçer beşer inerken, ben de titreyen ellerimle dolaptan ilk elime geçenleri üzerime geçirdim. İçimdeki huzursuzluk yerini saf bir öfkeye bırakmıştı. Odanın kapısından çıkıp koridora yöneldiğimde, aşağıdan gelen o tanıdık, gıcıklayıcı ses tüm evi inletiyordu.
Kenan kapıyı sertçe araladı. Karşısında duran kişiyi gördüğünde yüzündeki o gergin ifade, yerini soğuk bir maskeye bıraktı. Gelen Pelin’di. Kenan, hemen arkasında büzülmüş duran korumaya öyle bir bakış attı ki, adamın yer yarılsa da içine girsem dediği her halinden belliydi.
"Aradım sizi defalarca, telefonlarınız kapalıydı efendim," dedi koruma, sesi korkudan çatallanarak. "Pelin Hanım acil olduğunu söyleyince engel olamadım."
Pelin, elindeki çantayı sanki kendi evine gelmiş gibi kenara fırlattı ve Kenan’ın tam karşısında, burnunun dibinde durdu. Kenan’ın omuzlarına ve göğsüne arsızca süzülen bakışlarını görünce kan beynime sıçradı. Kenan, üzerinde sadece beli havlulu şekilde, saçlarından sular damlayarak öylece karşısında duruyordu. Pelin'in gözleri o kadar rahat, o kadar sahipleniciydi ki...
Pelin, Kenan’ın göğsünde gezinen gözlerini kırpmadan bana döndü. Dudaklarında o iğrenç, zafer dolu gülümseme belirdi. "Misafirini içeri buyur etmeyecek misin Ece? Yoksa bu kadar hazırlıksız yakalanmak... biraz utandırdı mı seni?" dedi, imalı bir sesle.
İçimdeki kıskançlık damarı, sanki yıllardır birikmiş bir barajın patlaması gibi zihnimi kapladı. Pelin'in ona olan o aç bakışları, Kenan'ın o umursamaz duruşu... Çıldıracak gibiydim.
Merdivenleri hızla indim ve tam Kenan’ın yanına, onunla Pelin’in arasına dikildim. Kenan’ın çıplak göğsüne doğru uzanan bir el varmış gibi hayal ettim ve o eli havada parçalamak istedim.
"Misafir mi?" dedim, sesim odada yankılanırken. Pelin’e öyle bir baktım ki, o sahte gülümsemesi anında buz kesti. "Pelin, sen herhalde yanlış kapıyı çaldın. Benim evimde, bu kılıkla gezinen bir adamın, böyle bir misafiri ağırlayacak kadar boş vakti yok. Şimdi o bakışlarını Kenan’ın üzerinden çek ve kapının dışına çık. Çünkü biraz daha burada kalırsan, o misafirperverliğimin nasıl bir felakete dönüşebileceğini bizzat görürsün."
Kenan’ın bakışlarını üzerimde hissettim; bir anlık şaşkınlık ve ardından dudaklarında beliren o hafif, tehlikeli tebessüm. Pelin ise donup kalmıştı, karşısında bu kadar sert bir Ece bulmayı kesinlikle beklemiyordu.
Pelin, gerginliği sanki bir tiyatro oyununu izliyormuşçasına karşıladı. Hafif bir kahkaha atarak omuz silkti, eliyle havayı savurdu. "Aman Ece, bu kadar da ciddiye alınmaz ki! Şaka yapıyorum canım, hemen de pençelerini çıkarıyorsun," dedi, sesi hala o sinir bozucu derecede rahattı.
Ben ise üzerimdeki öfkeyi bir an olsun dindiremedim. Kenan’ın yanındaki duruşumda en ufak bir yumuşama belirtisi yoktu. Pelin'in gözlerinin içine dik dik baktım. "Hiç komik değilsin," dedim, sesimdeki buz gibi soğukluk odaya sindi. "Bu saatte, bu vaziyette gelmenin tek bir sebebi olmalı. Ne için geldin, dökül bakalım?"
Pelin, bakışlarını benden çekip sanki en doğal şeyi söylüyormuş gibi Kenan'a yöneltti. "Kenan dün geceki dosyayı bende unutmuş da... Onu getireyim dedim, başı sıkışmasın diye."
O an tüm odadaki oksijen çekilmiş gibi hissettim. "Dün gece..." Pelin’in ağzından çıkan o iki kelime, Kenan’ın mutfakta bana "nerede olduğumu sorma" dediği o anla birleşti. Bütün o savunmalar, o gizemli tavırlar, o karanlık açıklamalar... Hepsi bir yalan mıydı?
Başımı yavaşça, içimdeki büyük bir boşlukla Kenan’a doğru çevirdim. Gözlerinde o anlarda aradığım dürüstlüğü bulmayı umuyordum ama sadece kaçamak bir ifade gördüm. Hayal kırıklığı göğsüme bir kaya gibi oturdu. Gözlerimdeki o saf güvenin kırıldığını, yerini derin bir sorgulayışın aldığını Kenan da fark etmişti. Sessizce sadece yüzüne baktım; hiçbir şey söylemedim ama bakışlarımdaki o soru, onun tüm yalanlarını birer birer döküyordu.