Kenan’ın gözlerindeki o kaçamak ifadeyi yakaladığım an, içimdeki o kırgınlığı bir kenara ittim. Pelin’in yüzündeki o zafer dolu, sinsi gülümsemeyi gördüğümde ise taşlar yerine oturdu. Bana "bak, aslında her şeyi ben biliyorum, senin kocan benim yanımdaydı" mesajını veriyordu.
Sırtımı dikleştirdim. Yüzüme, Pelin’in o sahte samimiyetine yakışacak şekilde yapmacık ama soğuk bir gülümseme yerleştirdim.
"Ay Pelin," dedim, sesim her zamankinden daha pürüzsüz ve rahat çıkıyordu. "Neden bu kadar zahmet ettin ki? Kenan zaten dün gece bana dosyadan bahsetmişti. O kadar yorgundu ki, ofiste unutmuş gelmiş, 'büyük ihtimalle Pelin fark eder de getirir' diye şakalaşmıştık."
Pelin’in yüzündeki gülümseme biraz donuklaştı. Beklediği şaşkınlık ve kıskançlık krizini göremiyordu.
"Yani..." diye kekeledi Pelin, "Sen biliyordun?"
"Biliyorum tabii," dedim, bir adım daha yaklaşarak. Pelin’in o küstah bakışlarını kendi oyunumla boğmaya niyetliydim. "Hatta biraz önce Kenan'la tam da bu dosyadan konuşuyorduk, değil mi hayatım?" Kenan’a dönüp göz kırptım; Kenan şaşkınlığını gizleyemese de durumu çakıp hafifçe başını salladı.
Pelin’in bozulan moralini iyice aşağı çekmek için devam ettim: "Senin gibi düşünceli bir iş arkadaşı bulmak ne büyük şans. Kenan’ın unutkanlığı bazen başımıza iş açıyor işte, ama olsun... Senin gibi 'özenli' birinin elinde olması içimi rahatlattı. Zahmetin için teşekkür ederim tatlım, ama artık bu saatte burada olman biraz... nasıl desem, profesyonellik sınırlarını zorlamıyor mu?"
Pelin’in elleri dosyanın kenarını sıktı. "Sadece dosyayı getirmek istedim, Ece. Yanlış anlama yani."
"Neden yanlış anlayayım?" diye sordum, kaşlarımı sahte bir hayretle kaldırarak. "Kocamın işine koşturan birine neden kızayım? Ama Pelin, bak şimdi şöyle bir durum var; biz Kenan'la tam yatmak üzereydik, biliyorsun bizim küçük kuralımız, özel zamanlarımız... Böyle anlarda kapı çalınca insan biraz şaşırıyor, hani 'evli bir erkeğin evine bu saatte misafir mi olur?' diye. Ama senin gibi işine bu kadar 'sadık' birini gördükçe, insanın içi rahatlıyor. Yine de, bir dahaki sefere dosyayı kuryeyle gönderirsen çok daha şık olur, değil mi?"
Kenan’ın dudaklarında, durumu anladığına dair o belli belirsiz gülümseme belirdi. Pelin ise söyleyecek bir şey bulamadan öylece kalakalmıştı. Ona, kocasının hayatında bir "sorun" değil, "kontrol eden eş" olduğumu hissettirmek, Pelin’in o sinsi oyununu en başından bitirmişti.
Pelin’in yüzündeki o renk değişimini izlemek, bütün günkü gerginliğimi biraz olsun yatıştırmıştı. Dosyayı hala elinde sıkıca tutuyordu, vereceği cevabı hazırlamaya çalıştığı belliydi.
"Ece, ben sadece..." diye söze başladı ama cümlesini tamamlamasına izin vermedim.
"Hiç yorma kendini tatlım," dedim, sanki ona çok büyük bir iyilik yapıyormuşum gibi gülümseyerek. "Zaten Kenan da yorgun, biraz dinlenmesi lazım. Dosyayı masaya bırakabilirsin, Kenan yarın ofiste inceler. Bu saatte evinde, kendi özel alanında dinlenmek varken burada yorulmana hiç gerek yok. Seni daha fazla bekletmeyelim, zaten şoförün veya koruman da dışarıda bekliyordur, seni daha fazla alıkoymayalım, değil mi Kenan?"
Kenan, durumu fark edip hemen devreye girdi, sesi az öncekinden çok daha otoriterdi. "Ece haklı Pelin. Dosyayı bırak, gerisi yarın ofiste konuşulur. Zaten geç oldu, trafiğe kalmadan dönmen iyi olur."
Pelin, dişlerini sıktığını belli etmeden, zoraki bir gülümsemeyle dosyayı masaya bıraktı. "Pekala," dedi, sesi hala meydan okur gibiydi ama mağlubiyeti kabul etmişti. "İyi geceler o zaman."
Kapı kapanır kapanmaz antredeki o ağır hava yerini bir sessizliğe bıraktı. Kapının kilidini sertçe çevirdim ve arkamı döndüğümde Kenan'ın hala orada, aynı pozisyonda durduğunu gördüm. Pelin gitmişti ama arkasında bıraktığı şüphe hala odadaydı.
Kenan bana doğru bir adım attı, eliyle omzuma dokunmaya çalıştı ama bu sefer ondan kaçmadım, aksine tam gözlerinin içine baktım.
"Şimdi Pelin gitti," dedim, sesim az önceki o sahte nezaketten tamamen arınmıştı. "Ve artık oynamam gereken bir oyun yok. Bana açıklama yapacaksın Kenan."
Kenan bir şey söyleyecekken, parmağımı dudaklarına götürdüm.
"Sakın bana 'sorma' deme! İçimde bir yerlerde senin gerçekten kirli işler çevirdiğini, başını belaya sokacak bir şeyler karıştırdığını düşünürken, sen Pelin ile miydin?" Gözlerimden akan hayal kırıklığını saklamadım. "Eğer o dosya sadece bir bahane ise ve sen bu kadar zamandır o kadının peşinde koşuyorsan... Bunu bilmek, o belirsiz tehlikelerden daha çok canımı yakıyor. Neyin peşindesin Kenan? Benden neyi, ne kadar saklıyorsun?"
Kenan’ın yüzündeki o belirsiz ifade, sözlerimden sonra aniden sertleşti. Omuzları dikleşti, gözlerindeki o karanlık, otoriter bakış geri döndü. Az önceki sessiz, savunmada kalan adam gitmiş, yerine her şeyi kontrolü altında tutmaya alışkın, karşısındakini ezip geçmekten çekinmeyen o adam gelmişti.
Bana doğru bir adım daha attı, aramızdaki mesafeyi neredeyse tamamen kapattı. Boyu benden uzun olduğu için hafifçe eğilerek, yüzüme doğru tısladı.
"Saçmalıyorsun Ece," dedi, sesi buz gibi ve kesindi. "Hem de öyle bir saçmalıyorsun ki, şu an dinlerken sabrımın sınırlarını zorluyorsun."
Gözlerini kıstı, dudaklarında aşağılayıcı, iğrenç bir tebessüm belirdi. "Senin aklından geçenleri duydukça hayret ediyorum. Kirli işlermiş... Pelin'miş... Sen beni ne sanıyorsun? Ya da Pelin'i ne sanıyorsun? Şunu o küçük aklına sok; ben Pelin'i isteseydim, o mal çoktan koşa koşa gelmiş, kapımda yatıyor olurdu. Benim sadece bir işaretime bakar, o da bunu biliyor. Sen kalkmış beni onunla bir tutuyorsun."
Bu sözler, midemi bulandırdı. Kenan'ın Pelin hakkında bu kadar rahat, bu kadar mülkiyetçi ve çirkin bir şekilde konuşması, içimdeki öfkeyi bir kat daha artırdı.
"Sen ne diyorsun ya?" dedim, sesim tiksintiyle doluydu. "Nasıl konuşuyorsun sen bir kadın hakkında? Bu kadar mı düştün?"
"Asıl sen nasıl konuşuyorsun?" diye bağırdı Kenan, sesi bütün evde yankılandı. "Kendi kafanda kurup duruyorsun! Bilip bilmeden, anlamadan dinlemeden yargılıyorsun! Neymiş efendim, ben kirli işler çeviriyormuşum, Pelin’le kırıştırıyormuşum... Ne zaman vazgeçeceksin bu hayal dünyasından Ece? Ne zaman gerçek dünyaya döneceksin?"
Bu "hayal dünyası" lafı bardağı taşıran son damla oldu. Kendi kendime kurduğumu, bilmeden konuştuğumu iddia etmesi beni çileden çıkardı.
"Gerçek dünya mı?" diyerek alaycı bir kahkaha attım. "Hangi gerçek dünya, Kenan? Gecenin bir yarısı eve gizli saklı dönüp 'sorma' dediğin, üstün başın kan ter içinde kaldığın dünya mı? Aman sanırsın holding yönetiyor beyefendi! Sanırsın borsada milyonlarca dolar çeviriyor da çok temiz, çok saygın işler yapıyor! O yüzden gece yarısı dosyalar, gizemli telefonlar, Pelin gibi tipler etrafında fır dönüyor değil mi? Kimi kandırıyorsun sen? Dosyaymış... Senin o kirli dünyanda dosyanın sadece bir kılıf olduğunu bilmeyecek kadar aptal değilim ben!"
Kenan’ın çenesinin seğirdiğini, dişlerini ne kadar sert sıktığını görebiliyordum. Söylediğim her kelime onu daha da kışkırtıyordu ama artık durmaya niyetim yoktu.
Kenan’ın söyledikleri havada asılı kalırken, üzerimdeki o şoku bir kenara bıraktım. Artık edebiyat yapmaya, süslü cümlelerle kendimi savunmaya veya onu yumuşatmaya niyetim yoktu.
"Pelin’in mal olduğunu söyleyerek mi beni ikna edeceksin?" dedim, gözlerinin tam içine bakarak. Sesim titremiyordu bile. "Senin kime sahip olup kimin sana geleceği umurumda değil. Asıl mesele o değil, Kenan. Asıl mesele, senin bu saatte burada olman."
Bir an duraksadım, sonra doğrudan konuya girdim. "Sen daha bu akşam, saatler önce 'baş kesmeye' gitmedin mi? Bütün o gerginliğin, dışarı çıkışın, o gizli kapaklı hallerin... Hepsini o iş için yapmıyor muydun? Madem bu kadar önemli bir işin başındasın, nasıl oldu da her şey bitmiş gibi elini kolunu sallayarak evine döndün? Üstelik yanında Pelin'le."
Kenan’ın yüzü ciddileşti, bakışları karardı. Konuyu bu kadar net bir şekilde yüzüne vurmamı beklemiyordu.
"Senin o kirli işlerin, o başkalarının hayatıyla oynadığın oyunlar... Bunlar senin dünyan olabilir ama benim değil. Baş kesmeye giden adamın bu saatte evde, böyle bir 'dosya' ayağıyla olması mantıklı mı? Açık konuş benimle. Yalanlarına, o 'bilip bilmeden konuşuyorsun' edebiyatına karnım tok. O dosyada ne var? Baş kestiğin işin sonucunu mu getirdi sana, yoksa o iş bambaşka bir şeye mi evrildi?"
Kenan bir şey söylemek için ağzını açtı ama onu sertçe kestim. "Hayır, 'sorma' deme. Başını belaya soktuğunu, o işlerin içinde çırpındığını görüyorum. Eğer o iş bittiyse, neden hala bu kadar gerginsin? Neden Pelin buraya gelmek zorunda kaldı? Bana düzgün, net bir cevap ver. Bir daha o 'kafanı kuruyorsun' yalanını duymak istemiyorum. O dosyada ne yazıyor, Kenan?"
Kenan, söylediklerim karşısında uzun bir süre gözlerimin içine baktı. Omuzları düşmedi, aksine daha da sertleşti. Yavaşça bana doğru bir adım attı, üzerimdeki o küçümseyici bakışları bir an olsun değişmedi.
"Evet, haklısın," dedi sesi odada yankılanırken. "Ben holding yönetmiyorum, büyük masum işler de yapmıyorum. Senin o dar kalıplarına, o küçük beyninde kurduğun o korkunç hikayelere sığacak bir adam değilim ben. Ben gaddar değilim Ece, ben sadece bu dünyanın kuralına göre oynayan biriyim. Ama şundan emin ol; o dosyanın içinde ne olduğunu, o kağıtlarda nelerin gizlendiğini, senin o hayal gücün ne kadar zorlanırsa zorlansın asla öğrenemeyeceksin."
Sinirle dişlerimi sıktım. "Öyle mi?" dedim, meydan okurcasına. "O zaman ne işe yarıyor o dosya?"
Hamle yaptım, masanın üzerindeki dosyaya elimi attım. Tam kavrayıp kendime doğru çekecekken, Kenan’ın yıldırım hızıyla hareket etmesi bir oldu. Bileğimi havada yakaladı. Güçlü eliyle beni kendine doğru sertçe geri çektiğinde dengemi kaybettim ve göğsüne çarptım. Boştaki elini belime dolayıp beni tek bir hamleyle iyice kendine yasladı; aramızda nefes alacak tek bir milimetre bile kalmamıştı.
Yüzünü yüzüme doğru eğdi. Sıcak nefesi tenimi yakarken, gözlerimin tam içine bakarak kelimeleri adeta tısladı.
"Sana yasaklıyorum," dedi, sesi boğuk ve tehlikeli bir tonda. "Sen, Ece Kaya; bundan sonra Kenan Kaya’yı bu tür ithamlarla suçlayamayacaksın. Beni o çamurlu fikirlerine alet etmeyeceksin. Bu evde, benim olduğum yerde, benim kararlarımı ve hayatımı sorgulamak senin haddin değil. Bir daha o ağzından 'kirli işler' lafını duymayacağım. Anladın mı beni?"
Gözleri, bir avcının avına baktığı gibi üzerimde geziniyordu. Belimdeki eli sıkılaştı, hareket etmeme bile izin vermedi. "Sınırlarını bil, Ece. Yoksa o sınırları ben çizerim ve o zaman hiç hoşuna gitmeyecek bir hayatın içinde bulursun kendini."