تخطٍ إلى المحتوى

Ece

الفصل 41 · قراءة 8 دقيقة

Ece

الفصل 41

41. Bölüm: Kelle Paça

Kolunun üzerimdeki baskısı tenimi yakıyor, göğsümün ortasında hızla çarpan kalbim ise bu yakınlığın yarattığı kaosu daha da büyütüyordu. İçimdeki o korku, öfkeyle harmanlanmış bir halde damarlarımda dolaşıyordu. Kenan’ın gözlerindeki o karanlık bakışa rağmen, geri çekilmek yerine cesaretimi toplayıp kolundaki elini sıkıca tuttum ve kendimden uzaklaştırdım.

"Elini çek," dedim, sesimdeki kararlılığı korumaya çalışarak.

Aramızdaki mesafeyi tek bir hamleyle tekrar açtım. O kadar yakın duruyordu ki, her an tekrar o çekim alanına girebilirdim ama kendimi durdurdum. Gözlerinin içine, sanki ruhunun derinliklerine bakmaya çalışır gibi baktım.

"Neredeydin sen?" diye sordum, bu sefer sesimdeki öfke yerini bir kırgınlığa ve yoğun bir korkuya bırakmıştı. "Meraktan çatladım burada, haberin var mı? Telefonun kapalı, korumaların kapıda, haber yok... Aklımı kaçıracaktım. Söyle bana, başına bir şey mi geldi? O 'iş' dedikleri şey seni yaraladı mı, yoksa başka bir şey mi oldu?"

Kenan, geri çekilmeme rağmen üzerimdeki o yoğun bakışını çekmedi. Yüzündeki o karmaşık ifade, cevabı vermeye hazır olup olmadığımı tartıyor gibiydi. Evin içindeki o ağır sessizlik, cevabını duymaktan korktuğum bir soruyla iyice gerilmişti.

Kenan derin bir nefes aldı, sanki anlatacaklarının ağırlığını tartıyormuş gibi bir an sustu. Sonra, o her zamanki soğukkanlılığıyla, sanki hava durumundan bahseder gibi konuştu:

"Kelle paça," dedi düz bir sesle. "Bütün gece kellenin peşinde koştum Ece. İyi pişmiş olsun diye."

Donup kaldım. "Ne... Ne kellesi?" diye fısıldadım, gözlerim fal taşı gibi açılmıştı. "Kimin kellesi? Adamı mı doğradın, ne yaptın?!"

Gözlerimi kocaman açıp bir adım geriledim, elimi ağzıma kapattım. "Aaaa! Kenan, sen gerçekten yaptın mı? Birini mi doğradın, o kelle o adamın mı? Allah aşkına söyle, çıldırtma beni!" Dedim ve aklımdan geçen her şey dilime vuruyordu resmen "Allah'ım kesmiş, adamı kesmiş. Doğrayıp çorbasını yapmış, bide bana getirmiş aaa."

Mahallenin kocakarıları gibi dövünürken, dövünmemi durduran tek bozan şey, Kenan’ın o nadiren duyulan, gür ve içten kahkahası oldu. Öyle bir kahkaha attı ki, odayı saran o boğucu gerilim bir anda tuzla buz oldu. Kenan, gülmekten omuzları sarsılarak mutfak kapısının pervazına yaslandı.

"Ece," dedi, gülmekten sesi titreyerek. "Kızım sen ne izliyorsun, ne okuyorsun bilmiyorum ama kafanın içi tam bir film şeridi! Ne adamı doğraması? Kasaptan, kelle paça çorbası getirdim diyorum. Kelle paça! Hani şu içinde diş olmayan, dükkanda kaynayan çorba?"

Kenan'ın kahkahaları yavaş yavaş dinerken, ben hala o şokun ve yarattığı absürt tablonun etkisindeydim. Gözlerimi kısıp ona baktım; az önce beni nasıl korkuttuğunu, o "baş kesme" lafının yarattığı dehşeti unutmuş gibi görünüyordu.

"Komik mi?" dedim, kaşlarımı çatarak. "Sen dün 'baş kesme işlerim var' demedin mi? Benim zihnimde o sahneler dönerken, şimdi gelip bana çorbadan bahsediyorsun. Ama dün öyle dedin, baş kesicem dedin!"

Kenan bir an duraksadı. Yüzündeki o hafif, alaycı gülümseme biraz daha oturdu, bakışları o keskin halini tekrar aldı. "Ece," dedi, sesi biraz daha ciddileşerek. "Benim o bahsettiğim işleri bir erkeğin gelip sana 'bak ben kestim, al getirdim' diye anlatacak hali yok ya? O dünyanın kuralları seninkilere benzemez. Ben sadece işimi yapıp eve döndüm."

Kalbim hızla çarpmaya devam ediyordu. "Yani..." dedim, sesim titreyerek. "Gerçekten kestin mi? O adamı... Birinin canını mı yaktın?"

Kenan gözlerini devirerek elindeki çorba kabını tezgaha sertçe bıraktı. O an, odadaki tüm mizah havası buharlaşıp uçtu.

"Saçmalama artık," dedi, sesi oldukça sertleşmişti. "Yiyeceksek yiyelim şu çorbayı, yemeyeceksen yatacağım ben. Bütün gece ayakta kaldım, daha fazla sorguya çekilecek halim yok."

Arkasına dönüp buzdolabından bir şeyler çıkarmaya başladığında, sırtındaki o yorgunluğu ve üzerindeki o görünmez ağır yükü hissedebiliyordum. Cevabını vermişti aslında; sessizliği, kestirip atması, her şeyin bir itiraftan çok daha fazlasını anlattığını anlamama yetmişti.

Kenan tezgahın başında durup bana bakarken, "İçmem ben o çorbayı, midem almaz," dedim kararlılıkla. O an, tam da bu cümleyi bitirdiğim saniyede, karnımdan öyle bir gurultu koptu ki, mutfaktaki sessizliği adeta bir deprem gibi sarstı.

Karnımın sesi evin her köşesinde yankılanmış gibi hissettim. Yanaklarımın anında alev aldığını hissettim ve gözlerimi kaçırarak tezgahın kenarına tutundum.

Kenan yavaşça bana doğru döndü. O sert, yorgun çehresinde hafif bir tebessüm belirdi; gözlerinde ise beni hem utandıran hem de yumuşatan o tanıdık parıltı vardı.

"Öyle mi?" dedi, sesi alaycı ama oldukça şefkatli bir tondaydı. "Dişi aslan acıkmış galiba. Ama belli ki midesi biraz seçici."

Gözlerimi devirdim ama artık sinirli değildim, sadece çok açtım. "Çorbaya hayır demedim, senin getirdiğin 'kelle' meselesine hayır dedim. Ama kahvaltıya hayır demem, bu çok net."

Kenan, mutfak tezgahındaki malzemelere baktı, sonra tekrar bana döndü. "O zaman kelle paçayı kaldırıyoruz," dedi ve ekledi: "Tost yermisin?"

Omuz silktim, aslında bir tost şu an dünyanın en güzel yemeği gibi geliyordu. "Okey," dedim, sesimdeki o sertlik tamamen kaybolmuştu. "Peynirli olsun ama, içine de bir şeyler ekle."

Kenan başını salladı ve elini tezgahtaki malzemelere attı. Mutfağın o gergin havası, ekmeklerin kızarma sesiyle birlikte yerini bambaşka bir yakınlığa bırakmıştı. O an, dışarıdaki karanlık dünyayı veya az önce tartıştığımız o tehlikeli konuları bir kenara itip sadece o anın huzuruna odaklandık.

Kenan mutfak tezgahında tostları hazırlarken, evin içindeki o alışıldık gerginlik yerini çıtırdayan ekmeklerin kokusuna bırakmıştı. Elimle masanın kenarını sıkarken, aklımın bir köşesinde hala o cevapsız sorular vardı. Tam dudaklarımı aralayıp, "Kenan, dün gece gerçekten..." diyecekken, daha "neredeydin" dememe fırsat bile kalmadı.

Kenan bana bakmadan, elindeki bıçağı bırakıp tezgaha yaslandı. Sanki zihnimi okuyormuş gibi bakışlarını üzerime dikti.

"Sorma," dedi, sesi o kadar net ve keskindi ki, sorum boğazımda düğümlendi.

Gözlerini bir an bile benden ayırmadı. "Ne nerede olduğumu, ne kimle olduğumu, ne de ne yaptığımı sorma. Eğer gerçekten bilmek isteseydin, şu an bu mutfakta benimle bu tostu yiyor olmazdın, Ece. Bazı kapılar açılmaması için kilitlidir; ben o kilitleri senin için sıkı tutuyorum."

Tost makinesinden yükselen o duman, aramızdaki mesafeyi görünmez bir duvar gibi ördü. Kenan’ın yüzündeki o ifade, tartışmaya kapalı olduğunun en net kanıtıydı.

Kenan’ın o keskin bakışları altında geri adım atmaktan başka çarem yoktu. Gözlerimi kaçırıp mutfak tezgahının mermerine odaklandım. "Tamam," dedim, sesim biraz cılız çıkarak. "Sormuyorum. Sustum."

Tam o an, karnım sanki bir isyan başlatmış gibi, daha öncekinden çok daha gürültülü ve uzun bir şekilde guruldadı. Gurrr-lup!

Mutfağın sessizliğinde bu ses öyle komik ve utanç verici bir şekilde yankılandı ki, Kenan’ın yüzündeki o sert ifade bir anlığına dağıldı. Dudaklarının kenarı hafifçe titredi; gülmemek için kendini zor tuttuğu belliydi.

"Tamam, tamam," dedi, bu sefer sesi oldukça şefkatliydi. "Hazır."

Elindeki maşayla tostları tam kıvamında kızarmış, peynirleri kenarlarından hafifçe taşmış bir şekilde tabağıma bıraktı. Tabağı önüme ittiğinde, yüzündeki o gerginlik yerini hafif bir kabullenişe bırakmıştı.

"Ye hadi," dedi, bir elini hafifçe omzuma koyup geri çekilerek. "Senin o karnın, benim sırlarımı deşifre etmekten daha çok konuşuyor galiba. Bir an önce şu tostu ye de, o ses kesilsin."

Tostun sıcaklığı ve kokusu beni kendine çekerken, Kenan karşıma geçti. Az önce o "baş kesen" adamdan eser yoktu; sadece karşımda, bana tost hazırlayan ve sessizliği paylaşan eşim vardı. Bir lokma aldım, lezzeti tüm öfkemi hafifletmişti.

"Sustun ama," dedi Kenan, çay bardağına uzanırken, "gözlerin hala bir şeyler soruyor Ece. O gözlerin susması biraz daha vakit alacak gibi."

Tosttan koca bir ısırık aldım, peyniri ağzımda uzarken konuşmaya çalıştım. "Valla sustum," dedim, sesim ağzım dolu olduğu için boğuk çıkıyordu. "Eline sağlık, çok lezzetli olmuş."

Tam o sırada, tam yutkunamadığım bir lokma nefes boruma kaçtı. Öksürük nöbetine tutulup masaya kapandım, gözlerim yaşardı, yüzümün kızardığını hissettim. Bir elimle göğsümü yumruklarken diğer elimle havayı tutuyordum.

Kenan hemen yanıma geldi, elindeki çay bardağını aceleyle ağzıma uzattı. "Dikkat etsene, boğulacaksın!" dedi, sesi hem telaşlı hem de hafif bir kızgınlıkla karışıktı. "Al şunu, hemen çay iç, boğazın açılsın."

Bardağı dudaklarıma yaslayıp bir yudum almamı sağladı, sırtıma sertçe vurdu. "Yavaş ye biraz, sanki seni açlıktan öldürüyorum evde. Acele etme, tost kaçmıyor."

Kenan’ın sırtıma vurduğu o sert ama bir o kadar da korumacı darbeyle nefesim yavaş yavaş düzene girdi. Gözlerimdeki yaşları elimin tersiyle sildim, boğazımdaki o yakıcı his geçmek üzereydi. Kenan hala hemen yanımda, sandalyemin ucunda duruyordu.

"İyi misin?" diye sordu, sesi az önceki o telaşlı halinden sıyrılmış, daha tok ve derin bir tona bürünmüştü. "Bir tost için canından oluyordun az daha."

Ona doğru döndüm, saçlarım yüzüme dağılmıştı. "İyiyim," dedim, sesim hala biraz çatallı çıkıyordu. "Sadece... çok hızlı yedim, hepsi bu."

Kenan elini sırtımdan çekip masadaki kendi tabağına doğru uzandı. Sanki az önce beni boğulmaktan kurtaran o adam değilmiş gibi, tekrar eski mesafeli ve soğukkanlı duruşuna döndü. "Belli," dedi, alaycı bir gülümsemeyle. "Sanki bir yere yetişmeye çalışıyorsun. Sakinleş biraz Ece."

Bakışlarımı tost tabağıma indirdim ama artık yemek gelmiyordu içimden. "Kenan," dedim, sesimi mümkün olduğunca düz tutmaya çalışarak. "Seni her gördüğümde, her gece dışarı çıkıp sabah bu şekilde eve döndüğünde, içimdeki o korku daha da büyüyor. Sadece 'sorma' demen yetmiyor artık. En azından... en azından iyiyim de, bana bir işaret ver."

Kenan derin bir nefes aldı. Bir an mutfaktaki o gergin sessizliğe gömüldü. Sonra yavaşça başını kaldırıp doğrudan gözlerimin içine baktı. "İyiyim," dedi, sesi o kadar netti ki, içindeki o gizli yorgunluğu saklamaya çalışsa da başarısız oldu. "Bak, buradayım. Karşındayım. Nefes alıyorum. Bundan daha büyük bir işaret mi istiyorsun?"

Kenan’ın cevabı mutfakta yankılandı ve geride bıraktığı boşluk, odadaki tüm havayı emdi sanki. "Bundan daha büyük bir işaret mi istiyorsun?" sorusu havada asılı kaldı. Bir an, benden bir karşılık, bir onay ya da belki de bir itiraz beklediğini hissettim. Ama yutkundum, sadece baktım. Kelimelerim tükenmişti; içimdeki o fırtına, karşımda dimdik duran bu adamın varlığı karşısında tekrar sessizliğe büründü.

Kenan gözlerini bir an bile benden ayırmadı, cevabımı bekledi. Sessizliğimin uzadığını görünce, hafifçe başını salladı; bu, belki bir kabulleniş, belki de bir hayal kırıklığıydı. Sandalyeyi yavaşça geriye itti, mutfağın soğuk zemininde çıkan o kısa sürtünme sesi, sanki kopan bir bağın son sesi gibiydi.

Hiçbir şey demedi. Ne bir özür, ne bir açıklama, ne de bir veda... Sadece arkasını döndü ve mutfaktan çıkıp ağır adımlarla merdivenlere yöneldi.

Oturduğum yerde donup kalmıştım. Merdivenlerin gıcırtısını, attığı her bir adımın sesini tek tek duydum. Üst kata, bizim odamıza doğru çıkışını izledim. Kapının kapanma sesi, evin geri kalanında yankılanırken, sanki aramızdaki o görünmez duvar biraz daha kalınlaştı.

Mutfağın o loş ışığında, önümde yarım kalmış tostum ve soğumuş çayımla baş başa kaldım. Ev, bir anda o kadar büyük ve o kadar ıssız gelmeye başladı ki... Kendi kendime, sadece sessizliğin sesini dinleyerek öylece oturdum. O yukarıdaydı, ben ise aşağıda; aynı evin içinde, aramızdaki o koca uçurumla öylece bekliyorduk.

نهاية الفصل

0 تعليق

لا توجد تعليقات على هذا الفصل بعد. اكتب أول تعليق.