Kenan, denizin hırçın dalgalarına karşı uzun süre sustuktan sonra nihayet bakışlarını tekrar bana çevirdi. Bakışlarında, az önce yaşadığı o kısa süreli savunmasızlık yerini yeniden o hesapçı, baskın ifadeye bırakmıştı. Elini masanın üzerine, benimkine yakın bir yere koydu ama dokunmadı; sadece bir sınır çizer gibi orada öylece durdu.
"Sana bir hak tanıyorum, Ece," dedi. Sesi, rüzgârın sesini bile bastıracak kadar otoriter ve netti. "Bana tek bir soru sorma hakkı veriyorum. İstersen geçmişimi, istersen Pelin'i, istersen bu oyunun nedenlerini sor... Seçim senin. Ama şunu bil, cevabını alacağın şey tüm oyunun kurallarını değiştirebilir. Bu hakkı nasıl kullanacağın tamamen sana kalmış."
Zihnimde bir anda yüzlerce farklı düşünce uçuşmaya başladı. Beni gerçekten seviyor musun? Pelin’le aranda tam olarak ne oldu? Neden bu evlilik? Ertuğrul’dan neden bu kadar korkuyorsun? Hepsi dilimin ucundaydı, hepsi birbirine karışıyordu. Eğer duygusal bir soru sorarsam, Kenan’ın o soğuk maskesinin ardına saklanıp beni geçiştireceğini biliyordum. Bir oyunun içine hapsedilmiştim ve bu oyunu ancak kuralları sarsarak bozabilirdim.
Derin bir nefes aldım. Gözlerimi bir an bile onunkilerden ayırmadım. Kenan, kendisiyle ilgili vereceği cevabın bu kadar keskin bir yöne kayacağını muhtemelen tahmin etmemişti.
"Babamı," dedim, sesim her zamankinden daha soğuk ve kararlıydı. "Babamı sen nerden tanıyorsun, Kenan? Aramızdaki bu evliliğin, bu 'protokolün' asıl temelini babamla olan hangi bağın atıyor?"
Kenan’ın yüzündeki o kendinden emin ifade, sorduğum soruyla birlikte donup kaldı. Çenesi hafifçe kasıldı, göz bebekleri bir anlığına büyüdü. Beklemediği yerden, en savunmasız noktasından vurmuştum onu. Masadaki hava bir anda buz kesti. Kenan, bu soruya vereceği cevabın sadece beni değil, onun bütün o özenle kurduğu "kötü adam" imajını da sarsacağını biliyordu.
Uzun bir sessizlik oldu. Martıların çığlıkları bile susmuştu sanki. Kenan, masanın üzerindeki elini yavaşça çekti, arkasına yaslandı ve bakışlarını uzaklara, ufka dikti. Cevabını biliyordu, ama o cevabı vermenin bedelini ödemeye hazır olup olmadığından emin görünmüyordu.
Kenan, masanın üzerindeki elini çekip arkasına yaslandı. Bakışları, denizin ufuk çizgisinden gelip doğrudan benimkilerle birleşti. Söyledikleri, zihnimde inşa ettiğim tüm o "stratejik evlilik" kurgusunu bir anda yerle bir etti.
"16 yaşındaydım, Ece," dedi Kenan, sesi bir hırıltı kadar derinden geliyordu. "Babanla tanıştığımızda, hayatımın en karanlık dönemindeydim. Sen daha 6 yaşındaydın... Baban, o dünyanın içinde bile adaletli kalabilmiş ender adamlardan biriydi. Bana kapısını açtı, beni düştüğüm o bataklıktan çekip çıkardı."
Bir an duraksadı, gözlerini benden kaçırıp uzaklara daldı. "Tanıştıktan sadece bir yıl sonra... Babanı kaybettik. O bir yılın sonunda aramızda bir bağ oluşmuştu, evet. Ama senin düşündüğün gibi bir 'emanet' durumu yoktu. Ben sadece, onun hayatına dokunmuş, onun gölgesinde büyümüş bir gençtim."
Kenan bana tekrar baktığında, gözlerinde daha önce hiç görmediğim bir kararlılık vardı. "Babanın ölümünden sonra kendi yolumu çizdim. O dünyanın kurallarını, nasıl ayakta kalınacağını bizzat onun tecrübelerinden öğrendim. Yıllar sonra tekrar karşılaştığımızda, senin o dünyadan ne kadar uzak, ne kadar habersiz olduğunu gördüm. Bu 'protokol' veya 'oyun' dediğin şeyin arkasında babana olan bir vefa borcu var, evet... Ama seni koruma isteğim, birinin vasiyeti olduğu için değil; senin babanın bana öğrettiği o dürüstlüğü, senin gözlerinde gördüğüm için."
Kenan'ın sesi sertleşti, aramızdaki mesafeyi kapatır gibi öne doğru eğildi. "Sana her şeyi detaylarıyla anlatıp, o günlerin karanlığını hayatına dahil etmeyeceğim. Sadece şunu bil; babanı tanıyordum çünkü o, hayatımın ilk ve tek pusulasıydı. Sen ise o pusulanın bıraktığı en değerli hatırasın. Aramızdaki bu evliliğin kökeninde baban var, ama seninle olma sebebim artık o değil."
Sustu. Gözlerindeki o ifade, az önce sorduğum sorunun ağırlığını bir kenara ittiğini, bu konuyu tamamen kapattığını anlatıyordu.
Kenan’ın söyledikleri zihnime bir yıldırım gibi düştü. Babam... O her zaman evde, kitapları ve huzurlu sessizliğiyle hatırladığım adam. Şimdi Kenan’ın bahsettiği o tekinsiz, yasadışı dünyanın içinde bir yerlerde miydi?
"Nasıl yani?" dedim, sesim titreyerek. Masanın üzerindeki tabağı unuttum, sadece Kenan’ın gözlerine odaklandım. "Karanlık dünya mı? Babamdan bahsediyoruz Kenan, babamın o dünyayla ne gibi bir işi olabilir? Sen ne diyorsun, kafamın içinde ne döndürüyorsun?"
Kenan oturduğu yerde dikleşti. Omuzları gerildi, yüzündeki o samimi ve mahzun ifade saniyeler içinde yerini buz gibi bir ciddiyete bıraktı. Gözlerindeki bakışlar keskinleşti; bir avcının hedefini belirlediği o tanıdık ifadeye büründü.
"Ece," dedi, sesi o kadar net ve sertti ki, etraftaki gürültü bir anlığına kesilmiş gibi geldi. "Sana babanı tanıdığımı söyledim, çünkü o dünyada herkes birbirini tanır. Ama babanın o dünyadaki yeri, seni ilgilendiren ya da senin anlaman gereken bir detay değil."
Sandalyesini geriye doğru itti, ayağa kalktı. Uzun boyuyla üzerime gölge düşürdü. "Babanın kim olduğunu ya da benimle nasıl yollarımızın kesiştiğini anlatmam, senin dünyana dair illüzyonu bozmaktan başka bir işe yaramaz. Ve ben," dedi, ceketinin önünü iliklerken, "senin o illüzyonu bozmanı istemiyorum."
Bakışları sertleşti ve bana doğru bir adım attı. "Anlaşalım demiştin. Anlaştık. Sana o soruyu sorma hakkını verdim ve cevabını aldın. Ama artık soru sorma hakkın bitti, Ece."
Sesi, tartışmaya kapalı bir emrin soğukluğunu taşıyordu.
"Bundan sonra bana babanla, geçmişle ya da o dünyayla ilgili tek bir soru daha sormayacaksın. Eğer yanımda kalmaya devam edeceksen, bu kurallara sadık kalacaksın. Yoksa seni o dünyanın tozundan, kirinden ve gerçeklerinden koruyamam. Şimdi," dedi, garsona hafifçe işaret ederek hesabı istedi. "Kahvaltın bittiyse kalkıyoruz. Eve dönüyoruz."
Kenan’ın omuzları dik, tavrı tartışmaya kapalı bir şekilde hesabı ödemek için masadan ayrıldığında, ben olduğum yere çakılıp kalmıştım. Deniz esintisi artık ferahlatıcı değil, aksine tenimi bir bıçak gibi kesiyor gibiydi. Yine yapmıştı. Yine o keskin zekası ve otoritesiyle, beni köşeye sıkıştırdığı o labirentin içinde tek başıma bırakmıştı.
İçimden bir ses, "Yine avladı beni," diye haykırdı. "Yine yendi."
Bir soru sorma hakkımı, onun kurallarına göre kullanmıştım; o ise bu hakkı, beni daha büyük bir karanlığın eşiğinde bırakarak boşa çıkarmıştı. Sanki bir kapıyı aralamışım da, içeriden gelen o yoğun duman, gözlerimi yakmış ve beni bir adım geri atmaya zorlamıştı.
Kenan arabanın kapısını açmış, hareketsizce beni bekliyordu. Onun o dik duruşuna, hiçbir şey olmamış gibi o profesyonel ciddiyetine baktıkça içimdeki ürperti daha da büyüdü.
Daha neler bilmiyorum? diye düşündüm. Babam... Kendi babamdan bahsediyoruz. O, kitap okuyan, sakin, huzurlu adam, Kenan’ın bahsettiği o tekinsiz dünyada nasıl bir yer tutuyordu? Kenan sadece bir iş ortağı mıydı, yoksa babamın karanlık sırlarının tek varisi mi?
Düşüncelerim birbirine dolanıyor, babamın silueti gözlerimin önünde bir karıncalanıyor, sanki hiç tanımadığım bir yabancıya dönüşüyordu. Kenan’ın bu kadar korumacı, bu kadar "sahip çıkmacı" olmasının altında, babamla paylaştığı o sırların ağırlığı yatıyor olmalıydı.
Dışarıdan bakıldığında, biz sadece kahvaltıya çıkmış bir çifttik. Ama şu an, yanındaki koltuğa otururken, yanında bir eşten ziyade, sırlarının ağırlığı altında ezilen bir mahkum gibi hissediyordum. Kenan’ın o meşhur "korumacı" zırhı, aslında beni gerçekten korumak için mi vardı, yoksa beni babamın o karanlık mirasından uzak tutmak için mi?
Kenan, arabayı çalıştırdığında bakışları aynadan bana değdi. Gözlerinde o her şeyi bilen, her durumu öngören o ifade vardı. Sessizce emniyet kemerimi taktım. Sessizlik, arabanın içinde biriken o ağır gerçeklerle doluydu. Artık sadece babamın kim olduğunu değil, Kenan’ın o 16 yaşındaki "çocuğunun" aslında nelerden beslendiğini merak ediyordum. Ve bu merak, korkudan çok daha tehlikeliydi.
Devam edecek