تخطٍ إلى المحتوى

Ece

الفصل 38 · قراءة 8 دقيقة

Ece

الفصل 38

38. Bölüm: Korku

Arabanın içindeki gergin sessizlik, Kenan’ın telefonunun o tiz ve alışılmadık tonuyla bozuldu. Kenan, aracı sürmeye devam ederken telefonu hoparlöre verdi. Ses, arabanın içine dolduğunda duyduğum ilk şey, ciddiyetten uzak ama oldukça tekinsiz bir ton oldu.

"Kenan Bey, Mücahid yine bildiğini okuyor," dedi hattın ucundaki ses. "Taksit günü duralı iki gün oldu. Sizin emrinizle müsaade ettik, bekledik ama adamın keyfi yerinde. Sanki bizimle alay eder gibi piyasada geziyor. Ne yapalım? Keselim mi başını, yerini işaretlesin mi?"

Kanımın damarlarımda çekildiğini hissettim. Keselim mi başını?

Soru, bir meyve kesmekten bahsediyormuş gibi hafifti. Kenan’ın yüzü, o an az önce kahvaltıda takındığı o "sakin" ifadeden tamamen arındı. Gözleri, direksiyonun üzerindeki parmakları bile kaskatı kesildi. Hiç tereddüt etmeden, sesi sanki buzdan bir kılıçmış gibi konuştu:

"Birazdan oradayım. Siz getirin onu bana," dedi. Duraksadı ve sesi, arabanın içindeki havayı donduracak kadar soğuklaştı: "Kesilecekse başı, ben keserim. Kimseye iş bırakmayın."

Telefon kapandığında, arabanın içi bir mezarlık kadar sessizleşti. Yan koltukta öylece kalakalmıştım. Az önce babamdan bahseden, bana geçmişinden kesitler sunan o adam gitmiş; yerine, ellerini kana bulamaktan çekinmeyecek kadar acımasız bir figür gelmişti. Kalbimin atış hızı kulaklarımda uğulduyordu. Korkuyordum; hem duyduğum o vahşet dolu cümleden hem de bunca zaman bu adamla aynı yastığa baş koymuş olmaktan.

Kenan, bakışlarını yola dikmişti ama benim ona baktığımı hissetti. Direksiyonu sert bir manevrayla kırdı ve aracı kenara çekti. Motorun sesi sustu. Kenan bana doğru döndü; bakışları, az önceki o karanlık emri vermiş olmanın getirdiği bir otoriteyle doluydu.

"Seni eve bırakıyorum, Ece," dedi. Sesi, az önce telefondaki o katı tonla aynıydı ama bana karşı bir yumuşama barındırıyordu. "İşin ciddiyetini, gördüğün gibi, ben bile yönetmek zorundayım. Şimdi eve git, kapıyı kilitle ve bir daha bu konuyu açma. Benim işim var."

Evi sanki bir kaleye dönüştürmek ister gibi gaza bastı. Yol boyunca tek bir kelime bile etmedim. Eve vardığımızda, arabayı kapının önünde durdurdu. İnmek için hareketlendiğimde, koluma dokundu. Dokunuşu, az önce "baş kesmekten" bahseden o adamın elinden mi geliyordu?

"Seni korumak için ne gerekiyorsa onu yapıyorum," dedi gözlerimin içine bakarak. "Sadece... anla."

Kapıyı açıp arabadan indim. Arkamdan arabanın gidişini izlerken, evin kapısını açtığımda sadece soğuk bir boşlukla karşılaştım. Şimdi tek başımaydım; hem Kenan’ın dünyasından korkuyordum hem de az önce öğrendiğim o karanlık babalık mirasının ağırlığı altında eziliyordum.

Kalbim hala o "baş kesme" cümlesinin şokuyla hızla çarpıyordu. İçimdeki korkuyla salonun ortasında durmuş, kendi kendime titrerken kapıdan gelen o tanıdık, ritmik tıkırtıyla irkildim.

Kapıyı tedirginlikle araladığımda karşımda Ertuğrul’u gördüm. Yüzünde o bildik, hafif alaycı ve hayat dolu gülümsemesi vardı.

"Ece?" dedi, bakışları beni tararken. Bir adım geri çekilip girmesine izin verdim. Kapıyı kapattıktan sonra gülümseyerek ekledi: "Kocanın gitmesini bekledim. Biliyorsun, buralarda onunla karşılaşmak, bir daha gün yüzü görememek demek."

Espriyi yaptı yapmasına ama ben o cümleyi duyunca bir an kötü oldum; mideme bir ağrı saplandı. Kenan’ın az önce telefondaki o buz gibi sesini hatırladım.

"Kızmasın sana yine," dedim, sesimdeki endişeyi gizleyemeyerek. Gözlerimi kaçırdım. "Ertuğrul, lütfen... Bugün hiç iyi bir gün değil."

Ertuğrul’un gülümsemesi anında silindi. Yüzündeki o gevşek ifade, yerini dikkatli ve analiz eden bir bakışa bıraktı. Bir adım yaklaşıp yüzümü inceledi.

"Ece? Ne oldu?" diye sordu, sesi artık çok daha ciddiydi. "Benim şakam seni bu kadar bozmazdı. Kenan mı bir şey yaptı? O adamla kahvaltıya gittiğini duydum, oradan mı geliyorsun?"

Gözlerimdeki o cam kırığı gibi parlayan korkuyu fark etmişti. Bir şeyler sormasın, beni daha fazla konuşturup o karanlığın içine çekmesin diye hızla toparlanmaya çalıştım.

"Yok, hayır... Sadece... biraz yorgunum sanırım," dedim, sesimi olabildiğince sabit tutmaya çalışarak. "Otur lütfen, ben sana bir kahve yapayım. İyiyim ben, gerçekten. Sadece biraz dinlenmeye ihtiyacım var."

Beni konuşturmamak için mutfağa doğru bir adım attım ama Ertuğrul'un şüpheli bakışlarını sırtımda hissedebiliyordum.

Ertuğrul, mutfağın kapı pervazına yaslanmış, bir eli cebinde beni izlemeye devam ediyordu. Kahve makinesinden gelen o fokurtu sesi, mutfaktaki derin sessizliği daha da boğucu kılıyordu. Ertuğrul’un o alaycı gülümsemesi tamamen silinmiş, yerini keskin bir analitik bakışa bırakmıştı.

"Yorgunluk değil bu, Ece," dedi, sesi odaya çarpan bir yankı gibiydi. "Seni buraya ilk geldiğim günden beri tanıyorum. O korku, o kaçamak bakışlar... Bunlar senin doğanda yok." Bir an duraksadı, sesi alçaldı. "O gece olanlardan sonra Kenan Kaya ismini araştırdım. İnsanlar ondan bahsederken seslerini kısıyorlar, anlıyor musun? Korkuyorlar, çekiniyorlar. O, bu şehrin sokaklarında nefes alan bir efsane değil, bir gölge. Ve sen..."

Fincanı tezgâha koyduğumda çıkardığım ses, mutfakta bir çığlık gibi yankılandı. Ertuğrul bir adım öne çıktı.

"Ve sen," diye devam etti, "en parlak, en hayat dolu halinle o gölgenin yanına, hatta onun evine sığındın. Neden, Ece? Seni o adamla evlenmeye zorlayan ne? Borç mu? Tehdit mi? Yoksa o adamın, insanların fısıltıyla konuştuğu o 'karanlık' dünyasının içinde babanla ilgili bilmediğin bir şey mi var?"

Sırtım ona dönük olsa da, gözlerindeki o delici merakı ensemde hissedebiliyordum. Kenan'ın az önce telefonda verdiği o acımasız emri, babamla ilgili yaptığı o yarım yamalak itirafı hatırladım. Ertuğrul haklıydı; Kenan bir gölgeydi ve ben o gölgenin içine hapsolmuştum. Ama ona "babamın bir vasiyeti" ya da "Kenan'ın aslında beni koruduğu" saçmalığını anlatamazdım. Çünkü o bile, Kenan’ın gerçekten beni koruyup korumadığından, yoksa beni sadece bir hapishanede saklayıp saklamadığından emin değildi.

"Bana bunları sorma," dedim, ona dönerek. Yüzümdeki ifadenin ne kadar boş olduğunu biliyordum. "Her şey göründüğü gibi değil. Sen sadece buraya geldiğinle kal, Ertuğrul. Kenan'ın kim olduğunu veya neden burada olduğumu öğrenmek, senin için... senin için hiç iyi olmaz."

Ertuğrul, fincanı elimden nazikçe aldı ama gözlerini gözlerimden ayırmadı. "Benim için iyi olup olmayacağına ben karar veririm. Ama senin için iyi olmadığını görebiliyorum. Sen o adamdan korkuyorsun Ece. Ama aynı zamanda, sanki onun elindeki o ipin ucunu bırakmaya da korkuyorsun.

Ertuğrul’un sorusu, Kenan’ın "baş kesme" emrinin üzerimdeki soğukluğunu daha da derinleştirmişti. Onun "masumiyetinle içeri girmene izin vereceğini mi sanıyorsun" şeklindeki doğrudan ve acımasız sorusu, aslında kendi kendime sormaya korktuğum o büyük soruyla aynıydı.

Fincanı tutan ellerimdeki titremeyi gizlemek için derin bir nefes aldım ve konuyu o tehlikeli sulardan çekip almak için ani bir hamle yaptım.

"Ertuğrul," dedim, bakışlarımı kahve fincanından kaldırıp doğrudan onun gözlerine dikerek. "Sen bunca zamandır neredeydin? Neden şimdi, neden bu kadar uzun süren bir sessizlikten sonra geri döndün?"

Ertuğrul şaşkınlıkla kaşlarını kaldırdı, fincanı tezgâha bırakan eli havada asılı kaldı. "Ben... ne?" dedi, şaşkınlığını gizleyemeyerek.

"Merak ettim," diye devam ettim, sesimi biraz daha soğukkanlı ve sorgulayıcı bir tona oturtarak. "Uzun süre ortalıkta yoktun. Sefa bile senden umudu kesmişti, 'Ertuğrul bir daha dönmez, kendi yolunu çizdi' diyordu. Bir an çıkıp gelmen gerçekten şaşırttı beni."

Ertuğrul bir an duraksadı, sonra yüzünde o bildik, hafif çarpık ve muzip gülümseme belirdi. Başını hafifçe yana eğip, "Müthiş bir taktik, Ece," dedi, kahkahası mutfaktaki gerginliği bir anlığına dağıttı. "Kenan’ı savunmak ya da o tehlikeli sularda boğulmak yerine, topu doğrudan bana attın. Konuyu gerçekten ustaca değiştirdin, tebrik ederim."

Gülümsemesine karşılık verdim, biraz olsun rahatlamıştım. "Sadece merakımı gideriyorum. Hem belki de senin sessizliğinin altında, Kenan’ınkinden daha büyük bir gizem yatıyordur, ne dersin?"

Ertuğrul omuz silkti, üzerindeki o ağır ciddiyetten kurtulmuş gibiydi. "Belki de sadece nerede ne zaman ortaya çıkacağımı iyi biliyorumdur," dedi göz kırparak. "Hem Sefa’nın benden umudu kesmesi işime gelir, biliyorsun; o her zaman fazla duygusal kararlar verir. Ben ise... daha stratejik beklemeyi severim."

"Stratejik beklemek mi?" diye takıldım, biraz gevşeyerek. "Yoksa sadece evdeki huzursuzluktan kaçıp, macera aramaya mı çıkmıştın?"

"Macera mı?" dedi kahkahasını koyvererek. "Ece, senin yanındayken macera aramaya gerek mi kalıyor? Kenan Kaya’nın malikanesi, bu şehrin en büyük macera parkı değil mi zaten?"

"Doğru," dedim, fincanı yavaşça masaya bırakırken. "Sadece bu parkta oyuncakların biraz fazla keskin kenarları var, o kadar."

Saatler ilerledikçe, Ertuğrul’un varlığı o ağır havayı bir nebze dağıtmış, sanki mutfaktaki o gerilimli sessizliği eski, tanıdık bir dostlukla örtmüştü. Kahveler bitti, ardından birer bardak çay eşliğinde, o karanlık meselelerden tamamen uzak, neredeyse unutmaya yüz tuttuğumuz anılardan bahsettik. Kenan’ın o buz gibi dünyasının dışına çıkıp nefes aldığımız bu an, bana kendimi bir anlığına özgür hissettirdi.

Ertuğrul, saatin hayli ilerlediğini fark ettiğinde ayaklandı. Pencereden dışarıdaki karanlığa, ıssız sokağa baktı. Kenan hala ortalıkta yoktu; muhtemelen o "işi" düşündüğümüzden çok daha karmaşık ve uzun sürecekti.

"Daha fazla geç kalmayayım," dedi Ertuğrul, üzerini düzeltirken. Gözlerinde, az önce o merakla beni sıkan adamdan eser yoktu; şimdi sadece samimi bir dost vardı. "Bu gün için teşekkürler Ece. Bazen sadece eski bir arkadaşla oturup dertleşmek, insanın kendine gelebilmesi için en iyi ilaçtır."

Kapıya doğru yürürken durdu, elini omzuma koydu. Sesinde, Kenan’ın o otoriter tonundan çok farklı, içten bir destek vardı.

"Her zaman buradayım, biliyorsun," dedi, bakışlarını bir anlığına üzerimde tutarak. "Eğer bir gün o zırhın seni boğmaya başladığını hissedersen ya da o kapıdan gerçekten çıkıp gitmek istersen... Sadece bir işaretin yeterli. Bunu unutma."

"Biliyorum," dedim, ona veda ederken. "Dikkatli git."

Ertuğrul kapıdan çıkıp karanlıkta gözden kaybolduğunda, evin içine tekrar o ağır, mutlak sessizlik çöktü. Kapıyı kilitleyip salona geçtim. Kenan hala gelmemişti. Koltuğa, tam da o sabah Kenan’la oturup kahvaltı planı yaptığımız yere oturdum.

Evin içi o kadar sessizdi ki, kendi kalp atışlarımı duyabiliyordum. Bir yandan Ertuğrul’un o huzurlu varlığına tutunmaya çalışıyor, diğer yandan Kenan’ın o "Kimseye iş bırakmayın, ben keserim" sözlerinin yarattığı yankıyı susturmaya uğraşıyordum. Kenan gelecekti. O ellerinde başka insanların hayatlarını, zihninde kimbilir ne tür karanlık hesapları getirerek kapıdan girecekti.

Lambanın ışığında odanın içindeki gölgeler uzayıp kısalıyordu. Ben ise, hayatımın bu yeni ve korkutucu bölümünde, o kapının her an açılmasını bekleyen bir mahkum gibi, o bekleyişin o dipsiz kuyusunda oturmaya devam ettim

نهاية الفصل

0 تعليق

لا توجد تعليقات على هذا الفصل بعد. اكتب أول تعليق.