Kenan, Ece’nin arkasından kapattığı kapının sertliğine daldı. Salonun sessizliği, az önceki kavganın uğultusundan çok daha boğucuydu. Yerdeki kırık vazo parçalarına bakıyordu ama aklı, Ece’nin gözlerindeki o bıkkın ifadeyle doluydu.
Kenan, yavaşça koltuğuna çöktü. Ellerini dizlerinin üzerine koyduğunda, parmaklarının titrediğini fark etti ve bu görüntü onu kendisinden nefret ettirdi. O, Kenan Kaya’ydı; duygularına esir düşmeyen, her durumu bir satranç hamlesi gibi yöneten adam. Ama şu an, hayatında ilk kez kontrolün kendi elinde olmadığını iliklerine kadar hissediyordu.
"Ertuğrul," diye mırıldandı, sesindeki öfke yerini tuhaf, tanımlanamaz bir ağırlığa bırakmıştı.
İçindeki o sarsılmaz koruma içgüdüsü, saatlerdir bir volkan gibi kaynıyordu. Ama şimdi, o volkanın merkezine inip baktığında gördüğü şey, sadece 'sahiplenme' ya da 'kıskançlık' değildi. O adamın Ece’nin koluna dokunduğu an, Kenan’ın dünyasında bir şeyler yerinden oynamıştı. Bu, bir eşyayı koruma isteği değil, bir parçası haline gelen o ruhun başka birinin alanına girmesine duyulan tahammülsüzlüktü.
Kenan, başını ellerinin arasına aldı. Kendi kendine dürüst olma anı gelip kapıya dayanmıştı. Eğer bu sadece bir 'güvenlik protokolü' olsaydı, eğer Ece sadece 'korunması gereken bir görev' olsaydı, o zaman neden şu an göğsünde taşıdığı bu acı, onu nefes alamaz hale getiriyordu?
"Bu normal bir kıskançlık değil," dedi karanlığa doğru. Sesi, kendi itirafıyla sarsıldı.
Ece, haklıydı. Kendi kurduğu o stratejik dünyanın içinde, oyunun kurallarını en başta o koymuştu ama şimdi o kurallar, Ece’nin odasına doğru giden merdivenlerde tuzla buz oluyordu. Kenan, Ece’nin sadece bir "kalkan" olması gerektiğini kendine hatırlatmaya çalıştı, ama bu hatırlatma artık bir teselliden ziyade, bir yalan gibi geliyordu.
O, Ece'ye dokunulmasına öfkelenmiyordu; o, Ece'nin bir başkasının dünyasında bir anlığına bile olsa kaybolma ihtimalinden korkuyordu. Ve bu korku, Kenan Kaya gibi bir adam için, tüm imparatorluğunu bir anda yakıp yıkabilecek kadar büyük bir zayıflıktı.
Sabahın ilk ışıkları, salonun büyük pencerelerinden içeri sızıp kırılan vazonun parçalarına vurduğunda, evdeki hava geceki fırtınanın yorgunluğunu taşıyordu.
Aşağıya, mutfağa doğru indiğimde burnuma dolan o ağır kokuyla adımlarım duraksadı. Keskin bir alkol ve sigara dumanının karışımı, evin zaten ağır olan atmosferini daha da boğucu hale getirmişti. Salonun girişinde durdum. Kenan, geceki kavgadan sonra yukarı gelmemişti.
Koltuğa yayılmış bir şekilde sızmıştı. Gömleğinin yakası açıktı, kravatı gelişigüzel bir şekilde kenara fırlatılmıştı. Yanındaki sehpada yarısı boşalmış bir şişe duruyordu. Kenan Kaya, o her zaman jilet gibi duran, her adımı hesaplı adam, şimdi savunmasız ve yorgun bir şekilde karşımda duruyordu.
Ona yaklaştım. Sessizce koltuğun yanına vardım. Yüzündeki o sert çizgiler, uykunun getirdiği gevşemeyle biraz olsun yumuşamıştı. Elini, yüzüne düşen saç tutamlarını düzeltmek ister gibi hafifçe kaldırdım. Parmak uçlarım, onun sıcak yanağına sadece milimler uzaklıktaydı. Tam dokunacağım, o sert tenin altındaki yumuşaklığı hissedeceğim o anda... İçimdeki bir ses aniden durmamı söyledi.
Neden ona merhamet gösteriyorsun? Sana hayatı dar eden, kendi kurallarının içinde seni nefessiz bırakan o değil mi?
Elimi havada asılı bıraktım ve sanki ateşten kaçar gibi hızla geri çektim. O geri çekilme anı, çıkardığım o küçük hışırtı Kenan'ın uykusunu bölmeye yetti.
Gözleri bir anda açıldı. Önce ne olduğunu anlamaya çalışır gibi boşluğa baktı, sonra bakışları beni buldu. O keskin bakışları, alkolün ve uykunun ağırlığıyla biraz pusluydu ama beni gördüğü an o donuk ifade anında değişti. Yavaşça doğruldu, eliyle yüzünü sıvazlarken üzerindeki o ağır yorgunluğu ve geceki hesaplaşmanın tüm yükünü omuzlarında taşıyordu.
Bana bakmaya devam etti. Gözlerinin kenarındaki o ince çizgiler, sabahın bu saatinde bile bir hesap kitap içerisindeymiş gibi gerginleşti.
"Dün gece..." dedi, sesi uykudan dolayı çatallı ve derinden geliyordu. Boğazını temizledi. "Dün geceki her şey... hala geçerli mi?"
Ona bir adım daha yaklaştım, aramızdaki o alkol ve sigara kokusuyla harmanlanmış gerilimi yok sayarak gözlerinin içine dik dik baktım. "Pelin kim, Kenan? Bunu dürüstçe anlat, anlaşalım."
Kenan bir an duraksadı. Gözlerindeki puslu ifade bir anda yerini o bildik, aşılmaz çelikten duvara bıraktı. Yüzündeki ifade sertleşti, çenesi kasıldı. Konuyu açmaya hiç niyeti yoktu; sanki Pelin ismi üzerine konuştuğu her saniye, onun için bir yenilgiydi.
"Pelin mevzusunu burada kapatıyoruz, Ece," dedi, sesi son noktayı koyan bir otoriteyle. Tek bir itiraza bile yer bırakmayacak kadar netti. "Geçmişin tozlu sayfalarını karıştırmak senin de, benim de vaktimizi boşa harcamaktan başka bir işe yaramaz. O kadın ne dünkü meselemizin bir parçası, ne de yarınımızın."
Konuyu bu kadar keskin bir şekilde, sanki hiçbir şey olmamış gibi kapatması karşısında şaşkınlıktan donup kaldım. "Nasıl kapatıyoruz? Az önce..." diyecek oldum ama sözümü kesti.
"Üzerini değiştir," dedi, aniden koltuktan doğrulup üzerindeki buruşmuş gömleği eliyle düzelterek. Bakışları yumuşamış gibi görünse de gözlerinde hâlâ o derin, sorgulayıcı pırıltı vardı. "Seni dışarıda, deniz kenarında güzel bir kahvaltıya götürüyorum. Biraz temiz havaya ihtiyacın var, benim de kendimi affettirmeye."
Şaşkınlıktan ağzım bir karış açık kaldı. Birkaç dakika önce birbirimize öfke kusuyor, evdeki vazoları kırıyor, birbirimizin hayatını sorguluyorduk. Şimdi ise sanki hiçbir şey yaşanmamış gibi, bana sıradan bir çiftmişiz gibi kahvaltı teklif ediyordu.
"Sen ciddi misin?" dedim, sesimdeki şaşkınlığı gizleyemeyerek. "Kavga ettik, evi birbirine kattık, sen içip sızdın... ve şimdi kahvaltı mı diyorsun?"
Kenan, yüzünde beliren o hafif, çarpık gülümsemeyle kapıya doğru yöneldi. "Hayat devam ediyor, Ece. Ve bazen, en büyük krizler en iyi kahvaltı masalarında çözülür. Yarım saat sonra hazırsan, seni bekliyorum."
Merdivenlere doğru yürürken arkasından öylece bakakaldım. Kenan Kaya, kriz anlarını yönetmekte gerçekten de eşsiz bir stratejiye sahipti; ama bu seferki "stratejisi" beni her zamankinden daha fazla şaşırtmıştı.
Kenan’ın arkası dönüktü, ama sesindeki o özgüvenli tını, aslında ne kadar savunmasız olduğunu gizlemeye çalıştığının kanıtı gibiydi. Merdivenlerin başında durdu, başını hafifçe omzunun üzerinden bana çevirdi. Bakışları, az önce içtiği içkinin bulanıklığından tamamen arınmış, avcıyı andıran o eski keskinliğine kavuşmuştu.
"Yarım saat, Ece," dedi, sesi emir kipiyle rica arasında gidip geliyordu. "Zaman kazanmak için naz yapmana gerek yok. Dışarı çıkıp biraz gerçek havayı solumaya ikimizin de ihtiyacı var."
O yukarı çıkıp kapısını kapattığında, ben hala salonun ortasında, parçalanmış vazo kırıntılarının yanında kalakalmıştım. Bir yanım, "Gitme," diye haykırıyordu. "Seni yine kendi kurallarına göre yönetmesine izin verme, Pelin konusunu kapatmasına müsaade etme!" diyordu içimdeki o öfkeli taraf. Ama diğer yanım... o taraf, Kenan'ın o yorgun, içki kokulu ve aslında sığınak arayan halini görmüştü.
Hızla odama çıktım. Kıyafetlerimi seçerken ellerim titriyordu. Aynadaki yansımama baktım; gözlerimdeki o yorgunluk hala oradaydı. Kenan’ın bu kahvaltı teklifi bir barış dalı mıydı, yoksa fırtınayı durdurmak için kullandığı yeni bir manevra mı?
Yarım saat sonra, tam dediği gibi hazırdım. Aşağı indiğimde, o çoktan toparlanmıştı. Üzerine temiz bir şeyler giymiş, saçlarını düzeltmiş, geceki o darmadağın halinden eser kalmamıştı. Ama gözlerinin içine baktığımda, o geceki yorgunluğun ve o itiraf edemediği karmaşanın hala orada olduğunu görebiliyordum.
Kapıya doğru yürürken hiçbir şey söylemedi, sadece kapıyı açıp geçmem için bekledi. Arabaya bindiğimizde, motorun o tok sesi sessizliği bozdu. Deniz kenarındaki o sessiz, sakin kafeye doğru sürerken aramızda tek kelime geçmedi.
Denizin kokusu burnuma dolduğunda, kafenin masalarından birine oturduk. Kenan, siparişleri verdi ve arkasına yaslanıp bana bakmaya başladı. O an, o masanın etrafındaki sessizlik, evdeki kavgadan daha ağır geliyordu.
"Biliyorum," dedi aniden, sesi dalga seslerine karışarak. "Şu an bana karşı içindeki her şeyi kusmak istiyorsun. Ama Ece... bazen sadece yan yana oturmak, bir şeyler paylaşmak, birbirimize hala 'buradayız' demek, en büyük hesaplaşmadan daha etkilidir."
Ona baktım. Gözlerinde, ilk kez bir adamın, kontrolü kaybetmekten korkan bir adamın o çıplak gerçekliğini gördüm.
Denizden esen rüzgar, saçlarımı yüzüme savururken, masanın üzerindeki kahvaltılıkların buharı havaya karışıyordu. Kenan, az önce söyledikleriyle zihnimi darmadağın etmişti. Bir "strateji" mi, yoksa itiraf mı olduğu belli olmayan o sözleri, içimdeki tüm savunma duvarlarını sarsıyordu.
Gözlerimi ondan ayırıp uzaklardaki dalgalara diktim. İçimdeki o karmaşık duygular, sanki bir düğüm gibi boğazıma oturdu. Dayanamadım, başımı yavaşça ona çevirip kısık ama tüm kırgınlığımı ve şaşkınlığımı barındıran bir sesle sordum:
"Bazen... Bazen öyle bir konuşuyorsun ki, birbirine deliler gibi aşık iki karı koca sanıyorum bizi, Kenan."
Sesimdeki o titrek vurgu, masanın üzerindeki tüm mesafeyi bir anda yok etti. Kenan, elindeki çatalı yavaşça tabağın kenarına bıraktı. O her zaman her duruma verecek hazır bir cevabı olan, kelimeleri bir silah gibi kullanan adam, sanki bir anda dilsizleşmişti.
Gözleri benimkilerle birleşti. O an, bakışlarında o meşhur soğukkanlılığından eser yoktu. Sadece... derin, çaresiz ve belki de ilk defa bu kadar gerçek bir sessizlik vardı. Bir şeyler söylemeye çalıştı, dudakları hafifçe aralandı ama ses çıkmadı. Sanki kurduğu o büyük cümlelerin, o stratejik oyunun içinde, bu basit gerçeğin ağırlığı altında ezilmişti.
Sessizlik uzadıkça, ortamdaki o deniz kokusu bile ağırlaşmaya başladı. Kenan, bakışlarını benden kaçırmadı; aksine, gözlerimin içine öyle bir baktı ki, sanki ruhumdaki o sorunun cevabını kendi gözlerinde aramamı istiyordu. Ama tek bir kelime etmedi. Sadece sustu. O sessizlik, az önce sorduğum sorunun bir onaylaması mıydı, yoksa inkarı mı, anlamak imkansızdı.
O sustukça, üzerimdeki o ağır yük biraz daha hafifledi ama yerini daha derin bir belirsizliğe bıraktı. Kahvaltı masasında, aramızdaki o görünmez çizgiler, ikimizin de söyleyemediği o "gerçek" ile birlikte daha da keskinleşmişti