Selin’in masaya iyice yerleşmesi, Kenan’ın bakışlarını tamamen kendi üzerine çekme çabası, masadaki havayı bir anda elektriklendirdi. Kenan, az önce benimle olan o "çözülmeye açık" halini bir maske gibi çıkarıp atmıştı. Bakışları soğudu, omuzları gerildi ama Selin’i kovmak yerine, hafifçe arkasına yaslanıp kolunu sandalyemin arkasına –adeta beni sahiplenircesine– koydu.
Selin, gülümseyerek bana döndü. "Ece, değil mi? Kenan'ın yanındaki bu genç hanım kim diye merak ediyordum. Genelde böyle özel akşamlara kimseyi getirmez, en azından benim bildiğim Kenan öyle biri değildi."
Kenan, Selin’in bu cümlesiyle bir anlık sessizliği tercih etti. Bakışlarını benim üzerime sabitledi; sanki vereceğim tepkiyi bir mikroskop altında inceliyor gibiydi. "Bazı alışkanlıklar değişir, Selin," dedi Kenan, sesi pürüzsüz ve mesafeliydi. "Ece sadece bir misafir değil, benim hayatımın en yeni ve en zorlu denklemi."
Bu cümle beni biraz şaşırtmıştı. "Zorlu denklem" mi? Selin’in yüzündeki o sahte gülümseme bir anlığına sendeledi.
"Öyle mi?" dedi Selin, Kenan’ın eline hafifçe dokunmaya yeltenerek. "Eskiden işlerinle ilgili konuşurken bu kadar karmaşık ifadeler kullanmazdın. Çok değişmişsin. O günkü şıklığın, o geceki o meşhur davet... Hepsini özledim."
Selin'in parmakları Kenan'ın ceketinin koluna yaklaştığında, Kenan kolunu milim bile kıpırdatmadı. Tam tersine, gözlerini benden bir an olsun ayırmadan, sanki "Hadi Ece, şimdi ne yapacaksın? Kıskanacak mısın, yoksa o özgür tavrını mı koruyacaksın?" der gibi baktı.
Selin’in bu meydan okumasına karşı masanın altında ellerimi sıktım. Eğer kıskandığımı gösterirsem, Kenan'ın bu "ölçümünü" geçmiş olacaktı. Ama sessiz kalırsam, beni önemsiz bir detay gibi görecekti. Hafifçe gülümsedim, hiç istifimi bozmadan kadehimi kaldırdım.
"Anılar güzeldir, Selin," dedim, sesime olabildiğince dingin ve özgüvenli bir ton vererek. "Ama Kenan'ın da dediği gibi, bazı alışkanlıklar değişir. Şimdi ise Kenan'ın benimle uğraşması gerekiyor. Çünkü tahmin edebileceğinden çok daha karmaşık biriyim."
Kenan’ın gözlerinde, o çok kısa süreliğine bir parlama gördüm. Selin’in elini nazik ama kesin bir hareketle, sanki orada hiç yokmuş gibi kolundan uzaklaştırdı.
"Selin," dedi Kenan, sesi artık kesin bir sınırdı. "Ece'nin dediği gibi, vakit değişti. Bizim Ece ile çözmemiz gereken konular var. Başka bir zaman."
Selin, Kenan’ın "başka bir zaman" çıkışını duymamış gibi yaptı. Sandalyesine iyice yerleşip, beni yok sayarak doğrudan Kenan’ın gözlerinin içine baktı. Adeta aramızda bir cam duvar varmış, ben oraya ait değilmişim gibi davranıyordu.
"Londra'dan dönmek harikaydı Kenan," dedi, sesine yapmacık bir yorgunluk katarak. "Hayat orada... o kadar renksiz, o kadar mekanik ki. İstanbul'un o kaosunu, o tehlikeli cazibesini özlemişim. En çok da..." Kenan’ın gözlerini bir an bile ayırmadan, "...İstanbul'un içindeki o tanıdık yüzleri."
Kenan’ın bakışları bendeydi, sanki bu kabalığa nasıl karşılık vereceğimi tartıyordu. Selin, araya girmeme fırsat tanımadan devam etti: "Hiç sormayacak mısın nasıl geçtiğini? Yoksa yeni uğraşların, eski dostlarını tamamen unutturacak kadar vaktini mi alıyor?"
Gülümseyerek bardağımdan bir yudum aldım ve masanın üzerine hafifçe bıraktım. Selin’in tam gözlerinin içine bakarak, "İnsan bazı şeyleri unutmak için başka şehirlere gider, Selin," dedim, sesim kristal gibi berrak ve sakindi. "Londra'nın mekanikliği, İstanbul’un kaosunu özlemek için harika bir bahanedir. Ama bazen insan, en çok neyi özlediğini karıştırır. Aslında özlediği o kişi değil, sadece o kişinin yanında hissettiği o eski, 'daha az sorumluluk sahibi' halidir, değil mi?"
Selin’in yüzündeki o sahte gülümseme ilk kez titredi. "Senin Kenan'ın hayatında yeni olduğun belli, tatlım," dedi, sesini alçaltarak. "Kenan'ın eski alışkanlıklarını bilmezsin."
Tam Selin'in üstten bakışlarıyla beni daha da küçük düşürmeye çalıştığı o anda, Kenan’ın kaşları çatıldı.
Selin, tam beni süzüp küçümser bir ifadeyle bakarken, havayı bir bıçak gibi kesecek o hamleyi yaptı. Hiç oralı değilmişim gibi, doğrudan Kenan’ın gözlerine kilitlenerek o zehirli soruyu sordu:
"A bu arada, Kenan... Mesut Baba nasıl? Hala o eski semtte, kendi dünyasında mı?"
Selin’in bunu sormasıyla masadaki o elektrikli atmosfer bir anda dondu. Mesut Baba ismini duyar duymaz Kenan’ın gözlerinin rengi sanki birkaç ton koyulaştı. Yüzündeki o kontrollü maske, bir an için çatladı. Selin, Kenan’ın sinir uçlarıyla oynamaktan keyif alıyor gibiydi, ama Kenan’ın bu konuyu açtırmayacak kadar katı olduğunu hesaplayamamıştı.
Kenan bir saniye bile beklemedi. Elindeki şarap kadehini sertçe masaya bıraktı, kadehten gelen 'çın' sesi mekanda yankılandı. "Yeter artık, Selin," dedi, sesi o kadar net ve keskindi ki, Selin’in cümlesi dudaklarında yarım kaldı.
Kenan’ın öfkesi bir volkan gibiydi; gürültülü değil ama her şeyi yakıp kavuran bir sessizlikteydi. Selin ilk defa bu kadar ciddileştiğini görünce hafifçe irkildi. Kenan sandalyesinden yavaşça kalktı, ellerini masaya dayayıp hafifçe öne doğru eğildi.
"Bana bak," dedi Kenan, Selin’in gözlerinin içine delici bir soğuklukla bakarak. "Geçmişi, o eski günleri ve kimin nerede ne yaptığını burada, bu masada konuşmayacağız. Özellikle de Ece’nin yanında. Sınırlarını aştın, hem de çok."
Selin, Kenan’ın bu sert çıkışıyla sarsıldı. "Ben sadece... hatırını sormuştum," diye geveledi, ama sesi artık o kadar özgüvenli değildi. Kenan’ın bakışlarındaki o 'buradan hemen gitmezsen sonuçlarına katlanırsın' mesajını çok net almıştı.
Ben ise Kenan’ın bu ani korumacılığı ve Selin’e duyduğu o belli belirsiz ama derin öfkenin altında yatan sebebi anlamaya çalışıyordum. Kenan, Mesut Baba ismini bir sır gibi değil, sanki üzerine basa basa geçtiği bir yara gibi taşıyordu.
Selin, "Pekala, anlaşıldı," dedi, çantasını hızla toplayıp ayağa kalkarken. Kenan’a son bir kez bakıp, bana ise tek bir bakış bile atmadan hızla mekandan uzaklaştı.
Masada tekrar o ağır sessizlik çöktü. Kenan derin bir nefes alıp tekrar yerine oturdu, ama gözleri hala boşluğa bakıyordu. Ben ise sessizliğin içine bir soru gibi bıraktım kendimi.
"Mesut Baba..." dedim, sesimi olabildiğince yumuşak tutarak. "Selin kimdi bilmiyorum ama belli ki senin en karanlık dönemlerini bilenlerden biri. Ondan kaçıyorsun, değil mi? Geçmişinden değil, sadece o geçmişi hatırlatanlardan."
Kenan bana döndü. Bakışlarındaki o sertlik, şimdi yorgunluğa evrilmişti. "Herkesin bir 'Mesut Baba'sı vardır, Ece," dedi, sesi boğuk çıkıyordu. "Ve herkes, o baba figüründen kurtulmaya çalışırken aslında biraz da onun gibi olur. Sen beni çözmek istiyordun ya... İşte bu, çözümün en zor parçası."
Devam edecek