Kenan beni şehrin biraz dışına, Boğaz'ın ışıklarını tam karşıdan gören, salaş ama bir o kadar da sıcak, kendi halinde bir yere götürdü. Burası lüks restoranlardan biri değildi; ahşap masaların olduğu, hafif deniz kokan, arka planda sadece martı seslerinin duyulduğu bir mekandı.
Masaya oturduğumuzda Kenan doğrudan siparişi verdi. Garson elinde iki tabakla geldiğinde şaşkınlığımı gizleyemedim. Önüme gelen şey, oldukça özenle hazırlanmış bir 'deniz mahsulleri tabağı'ydı ama içinde özellikle karidesler ve kalamarlar vardı.
Kenan bana bakıp hafifçe çenesini kaldırdı. "Yemene bak. Buranın karidesleri meşhurdur."
Bir çatal alıp ağzıma götürdüm, tadı gerçekten harikaydı. Sonra ona döndüm, "Nereden biliyorsun?" diye sordum kaşlarımı kaldırarak. "Balık dışında deniz ürünlerini sevdiğimi... Yani, balıktan nefret ederim ama karidese asla hayır demem. Bunu senin bilmen imkansız olmalıydı."
Kenan sakin bir tavırla şarabından bir yudum aldı. Gözleri, masanın üzerindeki mum ışığında parlıyordu. "Senin hakkında imkansız diye bir şey yok, Ece. Sadece dikkat etmen yeterli."
"Dikkat etmek mi?" diye güldüm. "Sen benim hakkımda bildiğin her şeyi bir yerlere mi not alıyorsun? Bu biraz ürkütücü."
"Ürkütücü mü?" dedi, bu sefer dudaklarında yine o hafif, muzip gülümseme vardı. "Buna 'bilgi sahibi olmak' de. Ayrıca, sevdiğin bir şeyi yediğinde yüzünün aldığı o ifade... İnan bana, bunu not etmeme gerek yok, hafızamda gayet iyi yer etmiş."
Söylediği şey kalbimin ritmini değiştirdi. Kenan, beni o soğuk, kurallı dünyasına hapsetmişti ama aynı zamanda zihninin bir köşesini benim en sevdiğim yemeklere, en küçük zevklerime ayırmıştı. Bu ikilem, beni hem dehşete düşürüyor hem de garip bir şekilde kendimi özel hissettiriyordu.
"Peki," dedim çatalla tabağımdaki bir karidesi işaret ederek, "Başka? Başka neler biliyorsun benim hakkımda? Sevdiğim yemekler dışında, aslında kim olduğumu da çözdün mü?"
Kenan ciddileşti, bakışları ağırlaştı. "Seni çözmek bir bulmaca değil, Ece. Seni anlamak, seninle yaşamak demek. Ve inan, seni anlamaya başladıkça, kendi hakkımda da yeni şeyler öğreniyorum."
O an, aramızdaki o gergin sessizlik, yerini bambaşka bir enerjiye bıraktı. Artık efendi-köle değildik; sadece geceyi, birbirini tanımaya çalışan iki insan olarak paylaşıyorduk.
Denizden esen rüzgar, masamızdaki mumun alevini titretirken Kenan’ın yüzündeki o sert çizgiler, ortamın loşluğunda biraz daha yumuşamış gibi görünüyordu. Karidesler bitmiş, şaraplar tazelenmişti. Ece olarak içimdeki o meraklı yan, daha fazla sessiz kalamayacağımı biliyordu.
"Biliyor musun," dedim, elimdeki kadehi yavaşça çevirerek. "Seninle ilgili her şeyi biliyormuşum gibi davranıyorsun, sevdiğim yemekten tut da çocukluğumdaki o kırmızı kurdeleye kadar... Ama ben senin hakkında ne biliyorum? Sadece Kenan. Her şeyi yöneten, her şeyi bilen, her şeyi yapan Kenan."
Kenan'ın kadehi masaya bıraktığı anki o tık sesi, sohbetin yönünün değiştiğini haber verir gibiydi. Bakışları aniden keskinleşti.
"Benim hakkımda bilmen gerekenleri zaten biliyorsun Ece," dedi, sesi tekrar o aşina olduğum soğuk ve mesafeli tona bürünerek. "Seni koruyorum, sana bir hayat sunuyorum. Gerisiyle ilgilenmen seni sadece tehlikeye atar."
"Tehlike mi?" dedim, hafifçe öne doğru eğilerek. Sesime bilerek biraz işve, biraz da meydan okuma kattım. "Bana bu kadar 'karanlık' bir dünya sunarken, nasıl bu kadar ketum kalabiliyorsun? Kimsin sen Kenan? Gerçekten bu kadar kötü bir adam mısın, yoksa sadece öyle mi görünmek zorundasın?"
Kenan kaşlarını çattı, cevap vermeden önce kısa bir süre sessiz kaldı. "Sınırlarını zorluyorsun," diye fısıldadı, sesi bir uyarı gibiydi. "Benim dünyamda kuralları ben koyarım. Sen sadece benim izin verdiğim kadarını tanıyacaksın, anladın mı?"
Tam o an, kartları masaya sürmenin zamanı geldiğini hissettim. Gülümsedim, belki biraz tehlikeli bir gülümsemeydi bu. "Kural koymak senin işin, biliyorum. Ama..." dedim, soyadımı vurgulayarak. "Şu an senin soyadını taşıyan bir Ece Kaya olarak buradayım, değil mi? Senin o çok değer verdiğin, üzerine titrediğin bu soyadı... Eğer ben bu ismin ağırlığını taşıyacaksam, onun arkasındaki adamın kim olduğunu bilmek de en doğal hakkım olmalı. Yoksa bu soyadı, senin için sadece bir kılıf mı?"
Kenan şaşkınlıkla duraksadı. "Kaya" soyadını kullanmam, onun için bir gurur meselesi olduğu kadar, aynı zamanda ona karşı en büyük kozumdu. Gözlerinin içine doğrudan baktım; bu hamlemi beklemiyordu.
Kenan bir an için nefesini tuttu. Çenesini hafifçe gerdi, gözlerinde öfke ile hayranlık arasında gidip gelen o tanıdık ifade belirdi. Soyadının bu denli zekice bir koz olarak kullanılması, sanırım onu hem gafil avlamıştı hem de belki biraz etkilemişti.
"O soyadı..." dedi, sesi biraz kısılarak ama hala otoritesini koruyarak. "Senin için bir kılıf değil, bir zırh. Ve o zırhı taşıyabilmen için, bazı gerçekleri göğüsleyebilecek kadar güçlü olman gerekir Ece."
"O zaman beni sına," dedim, geri adım atmayarak. "En azından, bu 'karanlık' işlere neden bulaştığını söyle. Bu kadar sert bir adam, neden sadece bir vasiyeti yerine getirmek için bu kadar risk alıyor?"
Kenan bir süre, sanki ruhumun derinliklerine bakıyormuş gibi gözlerini benden ayırmadı. Sonra elini yavaşça masanın üzerindeki elime yaklaştırdı, ama dokunmadı; sadece parmak uçlarıyla masayı ritmik bir şekilde tıkırdattı.
"Çok meraklısın," dedi, sesi artık bir uyarıdan ziyade bir itiraf gibiydi. "Şu an bilmen, sadece dengeni bozar. Öğrenemezsin demiyorum, Ece... Sadece henüz zamanı değil. İlerleyen zamanlarda, belki kendi kendine çözersin."
Geri çekildim, kadehimi dudaklarıma götürürken hafifçe omuz silktim. "Vazgeçtim," dedim meydan okuyan bir gülümsemeyle. "Ama şunu bil; ben pes etmem. Seni çözeceğim Kenan Kaya. İster sabırla, ister senin o çok koruduğun zırhını tek tek soyarak... Seni çözeceğim."
Kenan hafifçe arkasına yaslandı, dudaklarında o meşhur, kendine has muzip gülümsemesi belirdi. Gözleri, sanki içimdeki o kararlılığı tartıyormuş gibi kısıldı. "Çözebiliyorsan çöz, çimen gözlü," dedi, sesindeki tını bu sefer tamamen yumuşamıştı. "Ama uyarmadı deme; ben oldukça karmaşık biriyim ve beni çözmeye çalışırken kendi içinde kaybolman an meselesi."
Tam o sırada mekanın girişinde bir hareketlilik oldu. Şık, enerjik tavırlarla içeri giren bir kadın, doğrudan bizim masamıza doğru yöneldi. Kenan’ın bakışları bir anda ciddileşti, dikleşti.
"Kenan? İnanmıyorum, burada mı karşılaşıyoruz!" dedi kadın, masamıza ulaşıp Kenan'a samimi bir şekilde elini uzatarak. Kenan'ın yanına kadar gelip omzuna hafifçe dokundu. "Beni arayacağını söylemiştin, ama anlaşılan başka meşguliyetlerin varmış."
Kadın, tepeden tırnağa kadar özenli, özgüvenli biriydi. Bakışları Kenan’dan bana kaydı; beni süzüşünde o gizli, hafif küçümseyen ama meraklı ifadeyi hemen sezdim.
"Ece," dedi Kenan, kadının varlığını bir an için görmezden gelip bana dönerek. "Bu, eski bir dostum, Selin."
Selin, Kenan’ın sandalyesine iyice yaklaştı, hatta neredeyse masanın kenarına yaslanarak Kenan’la aramdaki o alanı daralttı. "Dost mu? Öyle mi diyoruz artık?" dedi Selin, Kenan’a cilveli bir bakış atarak. "Hadi ama Kenan, eski günleri unutmuş olamazsın. O akşamlar, o iş seyahatleri..."
Kenan cevap vermedi, sadece çenesini sıktı. Selin'in bu pervasız tavrı, onun benim üzerimdeki o sahiplenici tavrıyla birleşince, masadaki hava bir anda elektrikli bir hal aldı. Kenan'ın gözlerinin kenarındaki o ince kasılmayı, Selin'in bana karşı olan o üstten bakışını fark edince, masadaki "çözme" oyunumuz bir anda gerçek bir savaşa dönüştü. Kenan şimdi, hem Selin’in bu densizliğini yönetmek hem de benim onun hakkındaki fikirlerimi kontrol etmek zorundaydı.
Devam edecek