Mekandan çıkıp o soğuk gece havasına adım attığımızda, ikimiz de sessizliğe gömülmüştük. Kenan arabayı çalıştırdı ve şehrin ışıklarını geride bırakıp otoyola çıktığımızda, beklediği sorgulama yağmuru gelmedi. Selin’in "Mesut Baba" ismini ortaya atmasıyla zihnimde onlarca soru işareti oluşmuştu, ama sanki Kenan’ın omuzlarındaki ağırlığı hissediyordum.
Kenan gözlerini yoldan ayırmadan, zaman zaman dikiz aynasından beni kontrol ediyordu. Çenesindeki o sert hatlar, benden gelecek bir "Hadi anlat, kim bu Mesut Baba?" çıkışına hazırlıklıydı. Hatta parmakları direksiyonu hafifçe sıkıyordu, savunma mekanizmalarını kurmuştu bile. Ama ben, camdan dışarıdaki karanlığı izleyerek sessizliğimi korudum.
Dakikalar geçti. Sadece motorun sesi ve radyonun kısık cızırtısı dolduruyordu arabanın içini. Kenan, beklediği o tepkiyi alamayınca huzursuzluğu arttı. Birkaç kez bana doğru baktı, yutkunduğunu duydum.
"Sessizsin," dedi sonunda, sesi beklediğinden daha alçak ve meraklı çıkmıştı. Direksiyonu tek elle tutup bana döndü. "Böyle bir şey beklemiyordum. Selin gittikten sonra içini dökmeni, beni soru yağmuruna tutmanı bekliyordum. Neden sustun?"
Omuz silktim, gözlerimi yoldan ayırmadım. "Sorguya çekilmen gereken o kadar çok şey var ki, hangisinden başlayacağımı bilmiyorum," dedim düz bir sesle. "Bazen, bazı şeyleri sormamanın, cevabını öğrenmekten daha güvenli olduğunu düşünüyorum."
Kenan kaşlarını çattı. Şaşkınlığı yüzünden okunuyordu; kontrolün bende olduğunu hissetmesi onu rahatsız etmişti. Araba otele yaklaştığında, ani bir frenle kenara çekti. Motorun sesi sustu. Kenan bana doğru iyice döndü, gövdesiyle yolumu kesti.
"Güvenli yol, senin tarzın değil Ece," dedi, sesi ciddileşerek. "Eee, neye karar verdin? Madem sormuyorsun, o zaman planlarını duyalım. Hangi evde kalacaksın? Anneannenin o eski evi mi, yoksa babandan kalan o büyük köşk mü? Hangisi sana daha çok 'geçmiş' kokuyor?"
Sesi hala otoriterdi ama altında saklayamadığı bir endişe vardı. Beni hangi eve gönderirse, aslında oradaki sırlarımla baş başa bırakacağını biliyordu.
"Henüz karar vermedim," dedim, bakışlarımı doğrudan onun gözlerine dikerek. "Ama bildiğim tek bir şey var. Hangi eve gidersem gideyim, senin gölgeni orada bulacağımı biliyorum. Sen beni sadece bir adrese göndermeyeceksin, kendi kurallarınla inşa ettiğin bir sınıra hapsedeceksin."
Kenan bir an duraksadı, söyleyeceklerim karşısında nefesi kesilmiş gibiydi. "Sana sınırları ben çizmiyorum, Ece. Sen zaten o sınırların içinde doğdun," dedi ve elini yavaşça direksiyondan çekip vitese attı. "Ama unutma, hangi evi seçersen seç; ben anahtarı elinde tutan kişiyim."
"Kendine çok güveniyorsun Kenan Kaya," dedim, sesimdeki o soğuk sakinliği bozmadan. "Anahtarı elinde tutmanın, kapıların ardındaki gerçekleri de kontrol edebileceğin anlamına geldiğini sanıyorsun. Ama yanılıyorsun."
Bir an için arabanın içindeki hava ağırlaştı. Kenan'ın o her şeyi bilen, her şeyi yöneten ifadesi, ilk defa bir anlığına sarsıldı. Gözlerini benden ayırmadı, sanki üzerimdeki maskenin ne zaman düşeceğini bekliyordu.
"Anahtarı tutmakla, o kapıyı hangi niyetle açacağını bilmek aynı şey değildir," diye devam ettim, aradaki mesafeyi biraz daha kapatarak. "Sen o kapıları beni korumak için mi kilitli tutuyorsun, yoksa sadece içeridekilerin seni ele vermesinden mi korkuyorsun? Babanın -ya da Mesut Baba'nın- bıraktığı o mirasın, senin en büyük zaafın olduğunu ikimiz de biliyoruz."
Kenan bir an öylece kaldı. Direksiyonu tutan elleri hafifçe gevşedi, sonra tekrar sıkılaştı. Ona, onun kendi silahıyla, yani cesaretle karşılık vermem onu şaşırtmıştı. Beklediği soru yağmuru değildi bu; beklediği, onun zayıf noktasını bulan bir itiraftı.
"Babamın evine gideceğim," dedim, kararlı bir sesle. Kenan'ın gözlerinin anlık olarak irileştiğini fark ettim. "Çünkü o evde sakladığın şeylerin, sadece bir miras değil, senin kimliğini belirleyen o 'karanlık' defterler olduğunu hissediyorum. Eğer anahtar senin elindeyse, o kapıyı birlikte açacağız Kenan. İster zorla, ister isteyerek."
Kenan, yüzündeki o sert ifadeyi yavaşça toparladı. Derin bir nefes alıp başını hafifçe yana eğdi, dudaklarında çarpık, tehlikeli bir gülümseme belirdi.
"Pekala," dedi sesi fısıltı gibi ama içinde gizli bir tehlike barındırıyordu. "Madem o kapıyı açmak istiyorsun, hazırlan Ece Kaya. Yarın sabah o kapıdan içeri girdiğinde, arkasında bulacağın şeyin sadece bir miras değil, senin tüm hayatını değiştirecek bir gerçekle yüzleşmek olduğunu unutma."
Arabayı çalıştırdı, otelin girişine doğru sürmeye başladı. Kenan bana döndü, gözlerinin içinde o tanıdık, karanlık ama bir o kadar da büyüleyici ışık vardı.
"Bu gece, o evle ilgili rüyanda ne göreceğini merak ediyorum," dedi. "Çünkü yarın, o rüyaların gerçekle çarpıştığı gün olacak."
"Ha ha, çok komik biliyor musun?" dedim, sesimdeki o hafif titremeyi saklamak için kahkahamı biraz zorlayarak. "Kenan, artık senden korkmuyorum. Gözüme çok sempatik ve... tatliş geliyorsun."
Dediklerim arabanın içindeki o ağır, puslu havayı bir anda dağıttı. Kenan şaşkınlıktan öylece kalmıştı. Bir an için elindeki direksiyonu unutmuş, sanki duyduklarını tartıyor gibi boşluğa bakmıştı. Sonra yavaşça bana döndü; o meşhur, otoriter Kenan Kaya'nın gözlerinde ilk defa böyle bir şaşkınlık parıltısı görüyordum.
"Tatliş mi?" diye sordu, sesi garip bir tondaydı. Sanki hayatı boyunca hiç duymadığı, kendi lugatında asla yeri olmayan, tuhaf ve komik bir kelimeyi telaffuz etmeye çalışıyordu. Bir an için o sert çehresi yumuşadı, dudaklarının kenarında hafif, anlamlandıramadığı bir gülümseme belirdi. "Sen benimle dalga mı geçiyorsun, yoksa iyice mi kafayı yedin?"
Söylediklerime kendim bile inanamıyordum; içimdeki korku, Kenan’ın o keskin bakışları altında her an biraz daha büyürken, dudaklarımdan dökülen bu saçma sapan, şirinlik dolu cümleler onu resmen gafil avlamıştı.
"Ne dalgası?" diye devam ettim, elimi hafifçe ceketinin koluna koyarak. Parmaklarımın ucundaki kumaşın sertliği, içimdeki o titremeyi biraz daha körüklüyordu. "Sadece... belki de o sert, korkutucu adamın altında, aslında böyle bir tarafın da vardır diye düşünüyorum. Belki de 'tatliş' Kenan, gerçek Kenan'dır?"
Kenan bir an duraksadı, arabayı tekrar kenara çekip durdu ve elini yavaşça çeneme doğru uzattı. Bu kez dokunmaktan çekinmedi. Başparmağıyla çenemi hafifçe kaldırıp beni kendine doğru çektiğinde, o yakınlıkta korkumun artık saklanamayacak kadar çıplak olduğunu hissettim. Gözleri gözlerimi tarıyordu; sadece ne söylediğime değil, o kelimeleri söylerken ne kadar korktuğuma, ne kadar sığındığıma bakıyordu.
"Sen gerçekten tehlikeli bir oyuncusun, çimen gözlü," dedi, sesi fısıltı gibi ama hala o otoriter tınısını koruyarak. "Bana 'tatliş' diyerek beni savunmasız bırakabileceğini mi sanıyorsun? Ya da korkunu bu şirinlik maskesiyle örtüp, benden kaçabileceğini?"
Bana biraz daha yaklaştı; nefesi yüzüme çarpıyordu. O an, söylediğim kelimenin yarattığı o komik atmosfer tamamen yok olmuştu. Şimdi sadece ikimiz ve o gizleyemediğim korkumun yarattığı yoğun sessizlik vardı.
"Hala titriyorsun," dedi, baş parmağı çenemin üzerinde hafifçe gezinirken. "Bana 'tatliş' derken bile benden korkuyorsun. Neden, Ece? O kapıyı açmak isteyen sen değil miydin? Şimdi bu korku neden?"
Kenan, çenemi tutan parmaklarını yavaşça aşağıya, boynumun kenarına doğru kaydırdı. Teması öyle hafifti ki, tenimde bir elektrik akımı yarattı. Arabanın içindeki o gergin atmosfer, yerini yoğun ve boğucu bir çekime bırakmıştı. Artık ne "Mesut Baba" ne de o geçmişin karanlığı vardı; sadece o ve ben vardım.
"Madem korkuyorsun..." diye fısıldadı Kenan, sesi bir anda derinleşmiş, çakıl taşları üzerinde sürüklenir gibi pürüzlü bir hal almıştı. "...o zaman neden gözlerini benden kaçırmıyorsun? Neden hala burada, benim alanımda kalmak istiyorsun?"
Bir an duraksadı, yüzüme iyice yaklaştı. Gözleri dudaklarım ile gözlerim arasında gidip geliyordu. "Tatliş biri korkutucu olamaz, değil mi?" dedi, sesi o kadar alçaktı ki neredeyse duyamayacaktım. Dudaklarının kenarında, bu sefer sadece muzip değil, aynı zamanda son derece tehlikeli ve arzulu bir gülümseme yayıldı.
Elini yavaşça saçlarımın arasına daldırdı, parmaklarını hafifçe ensemde birleştirdi. Başımı hafifçe geriye yaslamak zorunda kaldım, bu hareket onu bana daha da yakınlaştırdı.
"Bu gece, oteldeki son gecemiz," dedi, nefesi dudaklarımın üzerinde titrerken. "Madem bu kadar korkuyorsun, neden beni kendi dünyamdan dışarı çekmeye çalışıyorsun? Ya da..." Duraksadı, sesi iyice boğuklaştı, "...belki de o 'tatliş' dediğin adamın, aslında neler yapabileceğini merak ediyorsun?"
Bakışları, bir avcının avına kilitlendiği gibi dudaklarıma odaklandı. Elini saçlarımdan çekip yüzümün yanında, arabanın camına yasladı; beni koltuğa hapsederken, vücutlarımızın arasındaki o küçücük mesafeyi de sıfıra indirdi.
"Otele döndüğümüzde, o 'tatliş' adamın sadece sana ait olduğunu keşfetmeye ne dersin?" dedi, sesi arzuyla titreyerek. "Belki de o zaman, neyden korktuğunu gerçekten anlarsın. Ama uyarayım Ece; bir kez o kapıyı aralarsan, geri dönüşü olmayacak."
Kendi korkumun, yerini yavaş yavaş kontrolsüz bir meraka ve karşı koyulamaz bir çekime bıraktığını hissettim. Kenan'ın gözlerinde, az önce o alaycı gülümsemenin yerini alan o karanlık, sahiplenici arzu, içimdeki tüm mantıklı düşünceleri bir süpürgeyle süpürüp götürüyordu.
"Yarın sabah o eve, babanın evine gideceğiz," diye fısıldadı, yüzüme daha da yaklaşarak. "Ama bu gece... bu gece sadece ikimize ait. Ve inan bana, o geceyi güzel kılmak için yapamayacağım hiçbir şey yok."
Devam edecek