Evden çıktığımızda hava çoktan kararmaya başlamıştı. Sessizlik, aramızdaki o yoğun duygusal fırtınanın üzerine bir örtü gibi serilmişti. Arabaya doğru yürürken adımlarım yavaşladı; aklımda hala o anahtar, o evler ve Kenan’ın bana sunduğu o büyük, anlamlandıramadığım sığınak vardı.
Tam arabanın kapısına yaklaştığımızda durdum ve ona döndüm. Sesimdeki titremeyi bastırmaya çalışarak, "Kenan," dedim. "Peki ya o kırmızı kurdele? Anneannemden kalan... Onu kaybettiğimi sanıyordum. Sen onu nasıl buldun? Hatta nasıl senin eline geçti? Bunu bilmen imkansızdı."
Kenan durdu. Az önce bana o yumuşak, korumacı yüzünü gösteren adam gitmiş, yerine tekrar o soğuk ve mesafeli figür gelmişti. Gözlerindeki o geçici şefkat perdesi bir anda inmişti.
"Ece," dedi, sesi buz gibi keskinleşerek. "Bence bugünlük konuşulacak her şeyi konuştuk. Sana daha fazla soru sormaman gerektiğini söylemiştim."
Cevap vermeme fırsat bile bırakmadan şoför koltuğuna geçti ve arabayı çalıştırdı. Otele dönüş yolunda sessizlik, bu sefer az önceki gibi huzurlu değil, aksine boğucu ve tekinsizdi. Kenan direksiyonu sıkıca kavramış, gözlerini yola dikmişti; benim varlığımı bile unutmuş gibiydi.
Camdan dışarıyı, hızla akıp giden karanlık ağaçları izlerken içimdeki o huzursuzluk tekrar gün yüzüne çıktı. Kenan’ın o sert tavrına geri dönmesi, az önce yaşadığımız o yakınlığın sadece bir anlık bir "hata" olduğunu düşündürdü bana. Dayanamadım, sessizliği böldüm.
"Sen," diye mırıldandım, kendi kendime konuşur gibi. "Sen beni korumaya çalışıyorsun, biliyorum. Ama bu gizemlerin... hepsi aslında beni sana daha fazla bağımlı kılmak için birer araç mı? Yoksa, sen de mi benden bir şeyler saklıyorsun?"
Kenan cevap vermedi, sadece çenesini daha da sıktı. Otele yaklaşırken, bu adamın zihnindeki o karanlık labirentlerin içinde kaybolduğumu ve o anahtarları kullanarak aslında kendi hapishanemin kapılarını kendi ellerimle açtığımı hissettim.
Dışarıdaki manzara hızla değişirken, içimdeki çatışma daha da şiddetlendi. Bir yanım, az önce o boş evde bana sarılan, gözlerindeki o geçici yumuşaklığı gördüğüm adama tutunmak isterken; diğer yanım, bir yabancının hayatıma bu kadar derinden sızmış olmasının dehşetiyle titriyordu.
Kendi kendime, sessizce fısıldadım: Kenan... Sen aslında kimsin?
Bu adam hayatıma bir kasırga gibi girmişti. Bir gün "kural" diyor, bir gün "koruma" diyor; bir gün en büyük yarama merhem oluyor, diğer gün kapıları yüzüme kapatıyordu. Anneannemin kurdelesi, babamın iyi hatıraları, anahtarlar... Hepsi benim geçmişime dair, ama hepsi onun kontrolünde.
Sana o kadar güvenmek istiyorum ki... diye geçirdim içimden, ona belli etmemeye çalışarak yan profiline bakarken. Bir yanım senin sığınağında huzur buluyor, ama diğer yanım, senin bu kadar şeyi nasıl bildiğini sorgularken buz kesiyor. Sen benim koruyucum musun, yoksa beni avucunun içine alıp istediğin gibi yöneten bir kuklacı mı?
"Kimsin sen?" diye düşündüm, sesi dışarı çıkarmadan. "Gerçekten babamın dediği o 'göz kulak olacak kişi' misin, yoksa beni babamın hatıralarıyla besleyip, kendi dünyana hapseden bir yabancı mı?"
O, yola odaklanmış, buz gibi bir maskeyle arabayı sürerken; ben, kendi içimdeki bu güvensizlik ve aidiyet duygusu arasında, bir uçurumun kenarında yürüyormuş gibi hissediyordum. Kenan’ın kim olduğunu çözmeden, kendi geleceğimi nasıl inşa edebilirdim ki? Otele yaklaştığımızda, bu sorunun cevabını bulmadan hiçbir şeyin eskisi gibi olamayacağını anlamıştım.
Otel odasının kapısını açtığımızda, o ağır hava yerini daha alışıldık, tanıdık bir gerginliğe bıraktı. Ama az önce o evde yaşadığımız o derin duygusal yakınlıktan sonra, aramızdaki buzlar biraz olsun erimişti. Kenan ceketini çıkarıp koltuğun üzerine atarken, ben de ayakkabılarımı fırlatıp kendimi koltuğa bıraktım.
"Dışarıdaki o kasvetli havadan sonra burası bile lüks gelmeye başladı," dedim, ortamı yumuşatmak isteyerek.
Kenan bana kısa, sorgulayıcı bir bakış attı, sonra gözlerini kısıp gülümsedi. "Lüks mü? Bence burası sadece geçici bir istasyon, Ece."
"Biliyorum, biliyorum," diye gözlerimi devirdim. "Kuralların, sınırların ve belirsizliğin olduğu o büyük istasyon."
Tam o sırada karnımdan gelen o yüksek ve uzun 'gurultu', odadaki tüm ciddiyeti bir anda yerle bir etti. Yüzümün kızardığını hissettim.
Kenan kaşlarını kaldırıp bana baktı. "O neydi öyle? Bir yerlerde birileri inşaat mı yapıyor?"
"Gülme," dedim, karnımı tutarak. "Acıktım işte. Sabahtan beri ağzıma bir lokma koymadım."
Kenan sakin bir tavırla koltuğa yayıldı. "E, mutfak orada. Kalk, yap yemeğini."
Şaşkınlıkla ona baktım. "Ciddi misin? Ben otel odası yemeklerini sevmiyorum, tadı tuzları yok. Başka bir şey istesene! Dışarıdan söyleyelim, ne bileyim, pizza falan?"
Kenan beni süzdü. "Bütün gün hiçbir şey mi yemedin?"
"Fırsat mı verdin sanki?" dedim hafif bir sitemle. "Şoförün kapıya dayandı, 'hazırlan' dedi, apar topar arabaya bindik. Yolda da aklıma gelmedi aç olduğum."
Kenan bir an duraksadı. Yüzündeki o sert ifade tamamen silinmiş, yerini şaşkın ama bir o kadar da muzip bir bakış almıştı. "Yolda aklına gelmedi... Peki, şimdi aklına geldiğine göre, ne istiyorsun?"
"Bilmiyorum," dedim omuz silkerek. "Ama o kadar açım ki, sanırım mutfağı bile yiyebilirim. Hem sen niye bu kadar şaşırdın? Sadece biraz açım, hepsi bu."
Kenan ayağa kalkıp bana doğru bir adım attı. "Seni bu kadar ihmal ettiğim için özür dilememi beklemiyorsun herhalde? Ama madem bu kadar açsın... Hadi, üzerini değiştir. Seni gerçek bir yemeğe götüreyim. Otel yemeklerinden daha iyisini hak ettiğini düşünüyorsun, değil mi?"
Gülümsedim. Bu, aramızdaki o "efendi-köle" hiyerarşisinin bir anlığına yıkıldığı, sadece iki insanın olduğu o nadir anlardan biriydi.
"Tamam," dedim, ona doğru yürürken. "Ama eğer beni yine o gizemli ve soğuk yerlerden birine götürürsen, bu sefer açlıktan seni yiyeceğim, haberin olsun."
Kenan kahkaha attı. Hayatımda ilk kez onun o içten, samimi gülüşünü duyuyordum.
Kenan’ın o nadir, gür kahkahası odanın içinde yankılanırken, zaman bir anlığına durdu sanki. Şaşkınlıkla ona bakakaldım. Gözlerinin içi gülüyordu; o buz gibi, her şeyi tartıp biçen adam gitmiş, yerine sanki yıllardır sakladığı o genç ve tasasız adam gelmişti.
Gülüşü o kadar içtendi ki, üzerimdeki tüm gardımı indirdim. Öylece kalmış, onu izliyordum. Yüz hatları yumuşamış, kaşlarının arasındaki o daimi çatıklık silinmişti. Ne kadar hoş, ne kadar... insani görünüyordu. Düşünmeden, sadece içimden geçen gerçeği fısıldadım:
"Biliyor musun? Gülünce... çok başkasın. İnsanlara bu halini göstermiyorsun sanırım."
Kenan bir anda sustu. Gülüşü yüzünde asılı kaldı, sonra yavaşça silindi. Attığı kahkahanın yarattığı o büyülü atmosferden çıkmış gibi gözlerini bana dikti. Sanki az önce kendi zırhını biraz fazla araladığını fark etmiş, buna şaşırmıştı.
O an, bakışlarında o tanıdık, hafif mahcup ama bir o kadar da derin bir ifade belirdi. Gözlerini benden kaçırıp bir anlığına başka yere baktı, sanki ne diyeceğini bilemiyordu. "Ne oldu?" diye mırıldandım, bu sefer ben şaşkınlıkla ona bakarak.
Kenan boğazını temizleyip yeniden ciddileşmeye çalıştı, ama dudaklarının kenarında hala o gülüşten kalan hafif bir iz vardı. "Hiç," dedi, sesini tekrar otoriter tona sokmaya çalışarak. "Sadece... senin bu kadar rahat davranman biraz garibime gitti, o kadar."
Beni bozuntuya vermemek için hemen konuyu değiştirdi. Eliyle kapıyı işaret etti. "Hadi," dedi, biraz önceki o samimi anın üzerini hızla örtmeye çalışarak. "Açlıktan mutfağı yiyeceğini söyledin. Dışarıda, senin için uygun bir yer buldum. Çıkalım."
Odanın kapısına yöneldiğinde, arkasından ona bakarken içimden geçirdim: Az önce o maske düştü, Kenan. Artık o gülüşü gördüm ve onu bir daha unutmayacağım.
Devam edecek