Kenan, o anın ağırlığı altında ezilerek çenemi tutan parmaklarını saç diplerime doğru kaydırdı. Gözlerinde o her zamanki sertlik gitmiş, yerini karanlık, dipsiz bir arzunun derinliğine bırakmıştı. Dudakları dudaklarımın üzerinde, nefesi tenimde bir büyü gibi dolanıyordu.
"Kurallar çiğnenmek içindir, öyle mi?" diye fısıldadı sesi, bir tehditten ziyade bir itiraf gibi titreyerek.
Yavaşça eğildi, alnını alnıma dayadı. O an, Kenan'ın o buzdan duvarlarının arkasındaki o gerçek, arzulayan adamla karşı karşıyaydım. İlk temas dudaklarımın kenarında, hafif ve yakıcı bir dokunuşla başladı. İkinci teması ise daha derin, sanki yılların biriktirdiği tüm o mesafeyi tek bir anla kapatmak istercesine dudaklarımdaydı. Elini belime koyup beni kendine çektiğinde, odadaki her şey silinmişti. Sadece kalp atışlarımızın o tehlikeli ritmi kalmıştı. O an gerçekten karısı olduğumu, o arzunun ve o yoğun sahiplenme duygusunun tüm hücrelerime işlediğini hissettim.
Büyü o kadar gerçekti ki, aramızdaki nefes alışverişleri bile birbirine karışmıştı.
Tam o anda, kapının ardından gelen sert ve aceleci ayak sesleri tüm atmosferi bir cam gibi parçaladı.
"Kenan Bey!" diye bağırdı koruma, sesi kapının ötesinden bir emir gibi yankılandı. "Acil durum! Depodaki sevkiyatla ilgili büyük bir sorun var, karşı tarafın adamları kuşatmayı yardı!"
Kenan bir an duraksadı. Gözleri, sanki başka bir dünyadan yeni dönmüş gibi gözlerimin içinde kayboldu. Dudakları hala benimkine yakınken bir anlığına nefesini tuttu. İçindeki arzuyu bir kalkan gibi bir kenara ittiğini, o maskeyi tekrar yüzüne geçirdiğini o saniyede gördüm. Geri çekildi, ceketinin önünü düzeltti. Bakışlarındaki o yumuşaklık bir anda buz kesti.
"Beni burada bekle," dedi, sesi tekrar o soğuk ve otoriter tınısına dönmüştü. Kapıya yöneldi, elini kilitte tutarken omzunun üzerinden bana son bir kez baktı. "Bu yarım kalan hesap, hiçbir yere gitmeyecek. Ama şimdi, senin kuralların değil, benim hayatta kalma savaşım başlıyor."
Kapıyı vurup çıktığında, odada sadece onun bıraktığı o yoğun parfüm kokusu ve dudaklarımda hala hissettiğim o yarım kalmış arzunun sızısı kaldı.
Kenan’ın arkasından çarptığı kapının sesi, otel odasının dört duvarı arasında yankılanıp sönümlendi. Odanın içinde bıraktığı yoğun parfüm kokusu ve tenimde hala sızlayan o yakıcı temas, sanki az önce yaşanılanların bir hayal olmadığını kanıtlıyordu.
Duvardan yavaşça aşağı kayıp yatağın kenarına oturdum. Dudaklarımı parmak uçlarımla hafifçe yokladım; sanki o temasın izi hala oradaydı. Kalbim hala göğüs kafesimi dövüyordu ama bu kez korkudan değil, bambaşka, tanımlayamadığım bir karmaşadan dolayı. Ne olmuştu az önce? O an, Kenan’ın gözlerinde gördüğüm o karanlık arzunun ötesinde, sanki ruhuma dokunan bir şey vardı.
Bir an durdum ve tüm benliğimle o ana odaklandım. Bu bir ilk miydi? Evet, öyleydi. Hayatım boyunca beklediğim, düşlediğim o "ilk" öpücük, şimdi nefret ettiğim, korktuğum, aynı zamanda tuhaf bir şekilde çekildiğim o adamla mı yaşanmıştı?
"Neyin peşindesin Kenan?" diye fısıldadım boş odaya. "Bu şehvet mi? Sadece sahip olma arzusu mu? Yoksa... yoksa gerçekten bir şey mi hissediyorsun?"
Sorular zihnimi bir karınca yuvası gibi karıştırırken, telefonumun sesi odanın sessizliğini bir çığlık gibi böldü. Ekrana baktım: Beyza.
Gözlerimi kıstım. Tam da bu kafa karışıklığının ortasında, Kenan’ın bana yaptıklarının baş sorumlularından biri olan Beyza'nın araması... Kenan’ın "depodaki sevkiyat" diye bahsettiği o krizin, bu aramayla bir ilgisi olabilir miydi?
Telefonu açıp açmamak arasında bir saniye tereddüt ettim. Sonra, üzerimdeki o şaşkınlık maskesini çıkarıp yerine "Kaya" soyadının getirdiği o sert ifadeyi takındım. Parmağımı kaydırıp aramayı yanıtladım.
"Dinliyorum, Beyza," dedim, sesimdeki titremeyi tamamen yok ederek. "Bu saatte beni aramanı gerektirecek kadar acil olan ne?"
Beyza’nın hıçkırıkları telefonun diğer ucunda yankılanırken, söyledikleriyle otel odasının havası bir anda buz kesti. "Ece, o delirmiş durumda! Sefa... Sefa depoyu ateşe verdi! Her yer yanıyor, Kenan’ın adamlarını etkisiz hale getirdi, şimdi de Kenan'ın oraya gelmesini bekliyor. Onu öldürmeye yemin etmiş! Kenan oraya giderse Sefa’yı orada parçalar, ne olur engel ol!"
Beyza’nın sesiyle kafamdaki o romantik pus dağıldı, yerini saf bir dehşet aldı. Sefa, abim sayılır gibi büyüdüğüm, tanıdığım o Sefa değil; kiniyle gözü dönmüş bir bombaydı.
"Beyza, sakin ol," dedim, sesimdeki otoriteyi bir kalkan gibi kullanarak. "Sefa şu an tam olarak nerede? Deponun hangi girişinde?"
"Arka tarafta, tırların olduğu yerde... Kenan’ın gelmek üzere olduğunu biliyor, elinde benzin bidonlarıyla bekliyor, 'Kaya imparatorluğunu küle çevireceğim' diye bağırıyor!"
Telefonu kapatır kapatmaz üzerime rastgele bir şeyler geçirdim. Kenan, o depoya girerse Sefa'yı kesinlikle sağ bırakmazdı. Ancak Sefa'yı durdurmak, Kenan'a olan borcunu silmek demekti; bu da benim Kenan üzerindeki gücümü katlayabilirdi.
Kendi kendime, "Ece, oyun yeniden başlıyor," diye fısıldadım.
Otele ait aracı alıp deponun olduğu bölgeye sürerken, uzaktan gökyüzüne yükselen o turuncu alevleri gördüm. Sefa gerçekten de her şeyi yakıyordu. Tam o sırada, Kenan’ın siyah zırhlı aracının deponun kapılarına doğru hızla yaklaştığını gördüm. Kenan, Sefa’nın kurduğu o ölüm tuzağına doğru, hiçbir şeyden habersiz ilerliyordu.
Sefa’nın intikam ateşi, Kenan’ın gazabı... Ve ben, bu ikisinin ortasında, ikisini de kendi oyunuma dahil etmeye çalışan tek kişiydim.
Devam edecek