Deponun olduğu bölgeye vardığımda, gökyüzünü kaplayan o turuncu dumanlar genzimi yakıyordu. Sefa, Kenan’ın ona ve Beyza’ya yaptıklarının hırsıyla, adeta bir cehennemin ortasında duruyordu. Kenan’ın siyah zırhlı aracı deponun önünde sert bir frenle durdu; lastiklerin asfaltta çıkardığı o gıcırtı, içerideki alevlerin uğultusuna karıştı.
Kenan araçtan indi. Üzerinde yine o kusursuz, soğuk ifade vardı ama gözlerinde sadece Sefa’ya değil, bu durumu bir şekilde engelleyemeyen kendi adamlarına karşı da bir nefret parlıyordu.
"Sefa!" diye gürledi Kenan, sesi alevlerin sesini bastıracak kadar güçlüydü. "O elindeki bidonu bırak ve buraya gel. Kendi sonunu hazırlıyorsun, farkında değil misin?"
Sefa, elinde bir meşale ile tırların arasından çıktı. Yüzü is ve kirden simsiyah olmuştu, gözleri ise delice parlıyordu. "Senin imparatorluğun burada bitiyor, Kaya! Beyza’nın ve benim yaşadığımız her günün hesabını bu alevlerle ödeyeceksin!"
Kenan, Sefa’nın bu kadar gözü dönmüş olmasını beklemiyordu. Tam hamle yapacakken, deponun yan girişinden hızla koşarak aralarına daldım.
"Durun!" diye bağırdım. İkisinin de bakışları bana döndü. Kenan, beni orada gördüğü an yüzündeki o donuk ifade yerini saf bir şaşkınlığa, ardından da derin bir öfkeye bıraktı.
"Ece! Buraya gelmen için sana izin verdiğimi hatırlamıyorum!" diye kükredi Kenan.
Sefa ise beni görünce bir an duraksadı. "Çekil oradan Ece! Bu adamın senin hayatını nasıl mahvettiğini görmüyor musun? Seni bir oyuncak gibi kullandı, şimdi de benimle oynuyor!"
Kenan bana doğru bir adım attığında, Sefa elindeki meşaleyi tırlardan birine yaklaştırdı. "Bir adım daha atarsan, bu depo ikimizi de yutar!" diye bağırdı Sefa.
Tam o an, Kenan ve Sefa arasındaki o ölümcül dengenin tam merkezine, aralarına girdim. Kenan’ın elindeki silahın namlusu Sefa’ya çevrilmişti, Sefa ise meşaleyi ateşin üzerine bırakmak üzereydi.
"Kenan, silahını indir!" dedim, sesimdeki kararlılık onları şaşırttı. Sonra Sefa’ya döndüm. "Sefa, eğer bu depoyu yakarsan, Beyza’yı da mahvedersin. O senin kardeşin! Kendi intikamın için onun geleceğini de bu alevlerin içine mi atacaksın?"
Sefa’nın eli titredi. Kenan ise, benim bu denli tehlikeli bir noktaya, kurşunların tam önüne atılmama inanamıyordu.
"Ece, geri çekil," dedi Kenan, sesi bu kez korkuyla karışık bir uyarıya dönüşmüştü. "Bu senin meselen değil."
"Hayır," dedim, ikisinin tam ortasında, ölümü ve hayatı aynı anda seçerek. "Bu benim meselem. Çünkü bu depoyu siz değil, ben yöneteceğim. Ve sizin birbirinizi öldürmenize izin vermeyeceğim."
Sefa’nın gözlerinde o an ilk kez bir tereddüt gördüm. Kenan ise, hayatında ilk kez kontrolün kendi elinde olmadığını, iplerin tamamen bende olduğunu o an anladı.
Kenan’ın elindeki silahı havaya, Sefa’dan uzağa kaldırdığını gördüm. Gözlerindeki öfke, yerini soğuk bir hesaplamaya bırakmıştı. Sefa ise hala meşaleyi sıkıca tutuyordu, ama parmaklarındaki titreme artık saklanamaz bir boyuttaydı.
"Sen ne yaptığını sanıyorsun?" diye tısladı Sefa, sesindeki nefret hala canlıydı. "Bu adamın yanında durarak kimi kurtardığını sanıyorsun Ece? Ailemiz aç, evsiz ve sen hala onun safındasın!"
"Onun safında değilim Sefa, ben kendi safımdayım," dedim, doğrudan gözlerinin içine bakarak. Sesi, etrafımızdaki alevlerin uğultusuna rağmen pürüzsüz çıkıyordu. "Kenan’ı durdurmanın yolu onu öldürmek değil, ona kaybetmenin ne demek olduğunu göstermek. Eğer bu depoyu yakarsan, Kenan sadece malını kaybeder ama sen... sen hayatını ve Beyza’nın geleceğini kaybedersin. Şimdi o meşaleyi yere bırak. Ailemizi bu ateşin içinden çıkarmanın tek yolu bu."
Kenan’ın bakışlarını üzerimde hissettim; adeta beni ilk kez görüyormuş gibi inceliyordu. Sefa ise bir an için duraksadı. O an, sadece intikamla körleşmiş bir adamın değil, kuzeninin çaresizliğini gören birinin bakışlarını gördüm. Sefa yavaşça meşaleyi yere bıraktı ve üzerine bastı. Alevler küçük bir cızırtıyla sönerken, deponun içinde boğucu bir duman bulutu yayıldı.
Kenan vakit kaybetmedi. Adamlarına işaret verdi; bir anda deponun dört bir yanından çıkan korumalar Sefa’nın üzerine atıldı. Sefa direnmeye çalışmadı, sadece bana tiksintiyle bakarak ellerinin kelepçelenmesine izin verdi.
Kenan yanıma geldiğinde, aramızdaki mesafe sadece birkaç santimdi. Eliyle çenemi kavrayıp yüzümü kendine doğru çevirdi. Gözlerinde daha önce görmediğim o tuhaf, tehditkar bir parlaklık vardı.
"Senin bu gözü karalığın..." dedi, sesi kısık ve tekinsizdi. "Sefa'yı değil, beni durdurmayı başardın Ece. Ama şunu unutma; bir kez bile olsa kendi hayatını hiçe sayıp önüme geçtiğin an, artık kuralları ben değil, sen yazıyorsun demektir. Ve bu, benim hiç alışık olmadığım bir oyun."
Beni kendine biraz daha çekti. Etrafımızdaki korumalar, yanan depolar, Sefa’nın o nefret dolu bakışları... Hepsi silinmişti. Sadece Kenan’ın o soğuk, otoriter ama arzulu bakışları kalmıştı.
"Eve dönüyoruz," dedi. Sesi artık bir emir değil, bir meydan okumaydı. "Ve bu gece sadece Sefa'yı değil, senin kim olduğunu da konuşacağız."
Sırtını dönüp aracına ilerledi, kapısını açıp benim binmemi bekledi. O an, aramızdaki o görünmez ipin artık çok daha gergin ve tehlikeli bir şekilde düğümlendiğini biliyordum.
Korumalar Sefa’yı zapt etmiş, onu arabaya doğru sürüklerken Beyza’nın çığlıklarını duydum. Deponun gölgelerinden titreyerek çıktı, yüzü gözyaşları içinde Sefa’ya doğru koşuyordu ama Kenan’ın adamları onu sertçe durdurdu.
Sefa’nın elleri kelepçeli, duruşu ise mağrurdu. Beni görünce adımları yavaşladı. Kenan, beni arkasına hafifçe alarak durumu izliyordu, bu manzarayı kendi zaferinin bir parçası gibi görüyordu.
"Sefa," dedim, yanına yaklaşarak. Kenan kaşlarını çattı ama müdahale etmedi.
Sefa bana bakarken gözlerindeki nefret hala dipdiriydi ama o nefretin altında, kendi çaresizliğini ve Beyza'ya olan bağlılığını gizleyemiyordu. "Mutlu musun Ece?" diye fısıldadı, sesi acı doluydu. "Kuzenin kelepçelendi, ailen perişan, sen ise o adamın kolunda bu geceyi atlatıyorsun. Sanma ki bu bir zafer. Bu sadece senin sonunun başlangıcı."
Beyza, Sefa’nın sözlerini duyunca hıçkırıklarını tutamadı. "Ece, yalvarırım... Bir şey yap! Kenan’a söyle, onu bırakması için ne istersen yaparım!"
Sefa, Beyza’nın bu yalvarışına dayanamadı, sertçe bağırdı: "Beyza! Sus! Ona yalvarma! Onun ne olduğunu bugün gördün, o artık bizden biri değil."
Sefa’nın son sözleri, deponun soğuk duvarlarında yankılandı. Beyza’nın gözlerindeki o kırgınlık, doğrudan benim kalbime saplandı. Sefa’yı arabaya bindirdiklerinde, arkasına son bir kez baktı. Gözlerinde bana dair tek bir kırıntı sevgi yoktu; sadece soğuk bir nefret ve 'kendi yolunu kendin seçtin' diyen bir bakış vardı.
Kenan kolumdan tutup beni yavaşça kendi arabasına doğru yönlendirdi. "Veda faslı bitti," dedi soğuk bir sesle. "Kuzenin cezasını çekecek. Senin ailenin durumu ise artık tamamen senin bana nasıl hizmet edeceğine bağlı."
Arabanın kapısı kapandığında, içerideki o ağır sessizlik, az önce Sefa ile yaşadığım o son konuşmanın ağırlığıyla doluydu. Beyza’nın ağlayışları dışarıda kalmıştı ama Sefa’nın "Sen artık bizden biri değilsin" cümlesi zihnimde bir gramofon iğnesi gibi dönüp duruyordu.
Devam edecek