Nikah cüzdanı masanın üzerinde duruyordu; üzerinde hala yeni atılmış imzaların mürekkebi taze, ağırlığı ise omuzlarımdaydı. Kenan, avukatın sunduğu o dosyayı masanın ortasına, adeta bir infaz kararı gibi bıraktı. O an, etrafımızdaki kalabalığın nefesini tuttuğunu hissettim.
Kenan, ceketinin düğmelerini ağır bir hareketle ilikledi. Bakışları, masanın başındaki o otoriter duruşuyla doğrudan bana çevrildi. "Artık Ece Demir yok," dedi, sesindeki o soğuk gurur beni ürpertti. "Artık sadece Ece Kaya var. Benim karım."
Elimi uzatıp kalemi aldım ve dosyayı incelemeden imzalamak için sayfayı çevirmeye yeltendim. Tam o anda Kenan'ın eli, sertçe dosyanın üzerine kapandı.
"Okumayacak mısın?" diye sordu. Sesi, alaycı ve bir o kadar da keskin.
Ona, ruhumun derinliklerinde bir yerlerde yanan o sönmemiş közlerle baktım. "Okusam ne değişecek ki?" dedim, sesimdeki yorgunluğu gizlemeyerek. "Zaten her şey ortada değil mi? Zaten anlaşmamız yapılmıştı. Benim için her şey çoktan bitti."
Kenan, parmaklarını masanın üzerinde ritmik bir şekilde gezdirirken, gözlerindeki o vahşi ışıltı daha da belirginleşti. "Yanılıyorsun Ece," dedi, sesi fısıltı gibi ama salondaki herkesin tüylerini diken diken edecek kadar güçlüydü. "Ben sana söyledim. İpler benim elimde. Her an, her saniye, her şeyi değiştirebilecek güçteyim. Bu anlaşma sadece bir başlangıç."
Hacer yenge ve dayım Ahmet, bu sözler üzerine birbirlerine dehşet dolu bir bakış attılar. Yengemin elindeki çantasını sıkışından, dayımın alnında biriken ter damlalarından korkularını okuyabiliyordum.
"İsterseniz," dedim, sesimi olabildiğince sabit tutarak, "sesli bir şekilde avukatımız okusun tüm maddeleri. Hepimiz duyalım, değil mi?"
Avukatın sesi, kelimeleri zihnime birer kurşun gibi saplanıyordu. "Madde 1: Söz konusu mülkiyetin tapusu, Ece Kaya adına kalmaya devam edecektir."
Beynim bir anlığına durdu. Nasıl yani? Kenan’ın bana verdiği sözler arasında evin üzerime kalması yoktu; aksine, onu benden tamamen alacağını, beni bir borç senedine dönüştüreceğini sanıyordum. Şaşkınlıktan dudaklarım aralandı, gözlerim Kenan’ın o buz gibi ifadesine takıldı. Kenan bana bir şey söylememişti, en ufak bir ipucu bile vermemişti.
"Ece Kaya..." diye mırıldandım kendi kendime. Soyadımı değiştirmek bir yana, bu mülkiyetin bende kalması, planladığı oyunun rengini tamamen değiştiriyordu.
Ama avukat durmadı, maddenin devamını okuduğunda gerçek yüzüme bir tokat gibi indi: "...Mülkiyetin devamlılığı, Ece Kaya'nın söz konusu evde yaşaması şartına bağlanmıştır. Sözleşme gereği, Ahmet Yıldırım ve ailesi, imza anından itibaren 24 saat içerisinde evi tamamen boşaltmakla yükümlüdür."
Dayım Ahmet Yıldırım, sandalyesini hışımla geriye iterek ayağa fırladı. "Ne demek bu?! Siz bizimle dalga mı geçiyorsunuz? O ev bizim yuvamız, yılların emeği var orada!" diye gürledi. Yengem Hacer’in yüzü kireç gibi olmuştu, bakışları arasında dehşet ve çaresizlik gidip geliyordu.
Ben ise şaşkınlık ve korku arasında sıkışıp kalmıştım. Bir yandan evimin bana kalmış olması içimde tuhaf bir ferahlık uyandırırken, diğer yandan dayımı ve yengemi o kapının önüne koyan kişi olmam, üzerime ağır bir vicdan yükü bırakıyordu.
Kenan, sandalyeye iyice yaslandı, ellerini birleştirip o meşhur, kendinden emin gülümsemesiyle dayıma baktı. "Yılların emeği mi, Ahmet Bey?" dedi, sesi o kadar sakindi ki, içindeki tehdit daha korkutucuydu. "Sizin o evde nasıl bir hayat sürdüğünüzü, o paraları nasıl çarçur ettiğinizi ikimiz de biliyoruz. Ece artık bir Kaya. Ve bir Kaya, kendi çatısı altında kendi kurallarını koyar. Siz orada misafir bile değilsiniz, siz artık orada birer yabancısınız."
Bana döndü, gözleri gözlerimi bulduğunda o delici bakışlarında sadece benim anlayabileceğim bir karanlık vardı. "Şaşırdın mı Ece?" diye fısıldadı. "İpleri elinde tutmak bazen, çevrendeki fazlalıklardan kurtulmayı gerektirir. Şimdi... İmzayı atacak mısın, yoksa dayın ve yengenle birlikte sokaklarda bir gelecek mi arayacaksın?"
Dayımın ve yengemin çaresiz bakışları üzerimdeydi. Kenan bana bir hediye vermemişti; elime bir silah tutuşturmuştu ve şimdi o tetiği çekmemi bekliyordu. Ne yapıyorum ben? diye düşündüm. Bu bir kurtuluş değil, bu bir sürgün. Kenan, ipleri elinde tuttuğunu sadece bana değil, artık tüm dünyaya ilan ediyordu.
Avukatın tok sesi salonu inletirken, Beyza’nın yüzündeki o kibirli maske bir anda düştü. Gözleri yerinden fırlayacakmış gibi dosyaya bakıyordu. İmzalayacağım kalemi tutan parmaklarım havada asılı kaldı. Tam o anda, Beyza’nın çığlığı odadaki buz gibi havayı yardı.
"Ne yapıyorsun sen Ece? Çıldırdın mı?!" Beyza yerinden fırlayıp masaya doğru koştu, elleriyle dosyayı tutmaya çalıştı. "Bizi gerçekten sokağa mı atacaksın? Bilmiyor musun bizim beş kuruşumuz olmadığını? Nasıl bu kadar nankör bir insansın sen!"
Beyza’nın "nankör" kelimesi ağzından çıktığı an, masanın diğer tarafında Kenan’ın duruşu bir yay gibi gerildi. Gözlerinde daha önce hiç görmediğim kadar saf bir öfke parladı. Kenan yerinden öyle bir kalktı ki, sandalyesi sertçe arkaya devrilip gürültüyle yere çarptı.
"Senin haddin değil!" diye kükredi Kenan. Sesi o kadar yüksekti ki, salonun duvarları titredi. "Senin haddin benim karıma sesini yükseltmek mi, ona hakaret etmek mi? Kim olduğunu unutma, Beyza! Bir daha ona 'nankör' dediğini duymayayım, yoksa sadece evinden değil, bu şehirden atarım seni!"
Beyza korkudan geri adım atıp elini ağzına kapattı, tir tir titriyordu. Salon bir anlığına ölüm sessizliğine büründü. Dayım, yavaşça yerinden kalktı, dizleri titreyerek Kenan’ın yanına, masanın köşesine kadar geldi. Gözlerinden yaşlar süzülüyordu.
"Kenan Bey... Yalvarırım," dedi Dayım, sesi kırık döküktü. Elleriyle adeta dua eder gibi birleştirmişti. "Ne olur sokağa atmayın bizi. Cebimde beş kuruş para kalmadı, biliyorsun. Seninle daha önce iş yaptık, neleri kaybettiğimi, ne hallere düştüğümü sen çok iyi biliyorsun. Ben ne yapacağım? Hiçbir şeyim kalmadı, gidecek yerim yok!"
Ahmet Dayımın bu zavallı hali, Kenan'ı gram yumuşatmadı. Kenan, yavaşça, bir avcının sakinliğiyle Dayıma doğru döndü. Bakışlarında en ufak bir merhamet kırıntısı bile yoktu.
"Ahmet Yıldırım," dedi Kenan, sesi buzdan daha soğuktu. "Bana yalvarıyorsun ama büyük bir hata yapıyorsun. Ben bu kararın altına imzamı atmadım, Ece attı. Ev artık onun, kurallar onun, kararlar da onun."
Kenan ağır bir hareketle bana döndü, kalemi yeniden elime tutuşturdu. Gözlerini üzerime dikip, tüm odanın önünde o meşhur, acımasız otoritesini sergiledi:
"Yanlış kişiye yalvarıyorsun," dedi Kenan, bakışlarını bir an bile benden ayırmadan. "Yalvaracağın kişi ben değilim, Ece."
O an, tüm gözler bana döndü. Yengemin ağlayışı, Beyza’nın şaşkınlığı ve Ahmet dayımın o çaresiz bakışları... Hepsi cevabımı bekliyordu. Kenan, beni kendi ailemin celladı yapmıştı.
Devam edecek