Hermes kulübesinin çatısında oturuyordum. Krauss’un sabah bandajladığı kolumu izliyordum. Kan durmamış, bandajı iyice boyamıştı. Kolumdaki ve bacağımdaki Emposia izleri sızlıyordu. Yanımda duran kolayı açıp kafama diktim. Siktir git kampı ve kuralları... Ağzıma Celine’in sardığı otu iliştirdim. Canım yanıyordu ama en çok da beynimdeki sesler susmuyordu.
Son dönemimde yakın arkadaşım olduğunu sandığım kız, melez kampına gitme zamanım geldiğinde benimle "tatile gittiğim" yere gelmek istemiş, izin vermediğimde takip etmişti. Onun ayak seslerini Melez Tepesi’nde duyduğumda donup kalmıştım. Gümüş yürek oyulmuş yüzüğüme saplanmış kılıcımı yürekten çekip aldığımda kılıç elimde büyüdü. Arkamı döndüğüm gibi hayatımın şokunu yaşadım. Tamam, kız bir Emposia idi. Tamam, dönüşmüştü, hayatımda daha önceden de Emposia gördüm; Ethan’ın yanına fazla gelirlerdi ama hadi ama, HİÇBİRİ KILIÇ KULLANMIYORDU.
Kız kılıcını savurduğunda zor savuşturdum. Ben ve zor savuşturmak... İlginç. Kız tüm gücüyle kılıcını savurdukça kılıcın kabzasıyla savuşturup duruyordum. Pençesi beni elimden yakalayıp savurduğunda kılıcının üzerine düşmekten son anda kurtuldum. Bir anda bir ağrıyı bacağımda hissettiğimde öfkelendim. Hırsla kızın suratına tekme attım ve kılıcımı kavrayıp tekrar savurdum. Kız afallamıştı ama kılıcımı savuşturdu. Tekrar üzerime atladığında kılıçlar aramızda kalmış, burun burunaydık. Üzerime tüm ağırlığını vererek kılıcımı boğazıma daha da yaklaştırıyordu. Boğazıma birkaç santim kalmıştı ki Emposia bir anda toza dönüştü.
Ortada sadece neredeyse karnıma değecek kadar yakınımda duran bir başka kılıç kalmıştı. İlahi bronz karanlıkta parlıyordu. Ethan, simsiyah bir kot ve oduncu gömleği ile tepemde dikilmişti. Bana yamuk bir sırıtış attı.
— Hey, paslanmışsın. Bir de sözde beni bu sene arenada yenecektin?!
Göz devirdim. Kılıcın ucunu parmağımla itekledim.
— Sus da elini uzat, çocuk. Kalkayım.
Ethan kılıcını kınına sokup eğildi ve belimden kavradığı gibi omzuna attı. Yürürken saçlarım savrulup duruyordu. Onun sırtına dayanarak doğruldum. Kılıcımı yüzüğüme dokundurup kınına geri soktum; bir yüzük haline yani.
— Neden böyle yapıyorsun ki? Rezil olalım diye mi? Sonra beni suçluyorsun! İndir aşağı beni!
Homurdandı Ethan.
— Seni bıraksam kendi rızanla Apollon kabinine gitmezsin. En azından seni Krauss’un önüne atayım da kafam rahat etsin.
Kampın sınırından geçtik. Yerde Ethan’ın malzemeleri, defterleri ve deri ceketi vardı. Muhtemelen kampın sınırlarında oluşan bazı gedikler üzerinde çalışıyordu. Chiron ona bu konuda güveniyordu. Labirent’in girişleri ve kamp sınırları bazen çöküyor ve zayıflıyordu. Bu sebeple de Ethan genellikle Matt ile Labirent’e giriyor, orada dolaşıyor, sonra onun tüm karşı gelmelerine karşın kafasına vura vura verdiği ipi geri sarıp çıkıyordu. Gerçek anlamda kafasına vura vura vermiştim ipi, çünkü Ethan Theseus’un bir aptal ve korkak olduğuna inanıyordu. Kendisinin herhangi bir canavarı kolaylıkla alt edeceğine dogmatik şekilde düşünüyordu. Ben de onu bir kılıç duellosunda yenerek ağzına ipi sokmuştum. İp, Celine tarafından dikkatle büyülenmiş bir urgandı; kopmaması için büyülenmişti. Ethan da kullanacağına söz vermişti ki ip hala o eşyaların arasında durduğuna göre gerçekten kullanıyordu.
— Bir şeyleri düzeltebildin mi veya bulabildin mi?
Ethan, benim omzunda asılı olduğumu umursamadan omuzlarını silkti.
— Her zamanki şeyler işte.
Beni Apollon kabinine attı ve suratıma da çantamı atarak kulübeden çıktı. Krauss kollarını kavuşturmuş halde ranzasının başına geçti. Onun ranzasında yatıyordum ve kolumla bacağım kandan berbat haldeydi. Krauss göz devirdi ve yaralarıma bakmaya başladı.
— Emposia pençe izi... — diye mırıldandım.
— Görebiliyorum Gliselda. İşimi bana öğretme.
Ambrosia ile temizlerken inledim.
— Her seferinde bu kadar acımak zorunda mı ya?
Krauss dikiş atmak için elinde iğneyle geri geldiğinde dudak sarkıttı.
— Alkol de kullanabiliriz veya dağlayabiliriz...
İnlerken çığlık attım.
— İstemez!
Cannor kafasını içeri uzattı, çığlığımla eş zamanlı.
— Krauss, müsait misin?
Krauss gözlerini diktiği kolumdan ayırmadan mırıldandı:
— Gir.
Cannor içeri girdi. Uzun saçları bir bandana ile geriye itilmişti. Üzerindeki kot pantolonun ve kamp tişörtünün haline bakılırsa Demeter bahçelerindeydi. Kucağında kocaman iki çuvalla gelmişti.
— Bunları nereye bırakayım?
Krauss durup başını kaldırdı. Kısa bir süre düşündükten sonra kapının yanına bırakmasını söyledi.
— Onlar ne ki?
— Defne yaprakları ve afyon... Apollon kabini için. Sanırım birisi adaklar, öteki de yaralar için gerekliymiş.
Cannor sesi titreyerek cevapladı. Kapının kenarına bırakarak elini ensesine attı. Gözlerimi kaldırıp ona baktığımda göz göze geldik.
— Senin koluna ve bacağına ne oldu?
Omuz silktim.
— Bir Emposia saldırısı. Az daha yeniliyordum. Ölebilirdim...
— Ölmemene sevindim.
Geri geri giderken kapıya çarptı ve utangaçça gülümseyerek kapıdan özür dileyip çıktı. Kikirdedim. Krauss durup dik dik bana baktı.
— Crush'ladığın kişiye güleceğim derken yaranı patlatacaksın, Gliselda.
Kolumu bandajlayıp bacağıma geçti.
— Dönemin iyi miydi?
Göz devirdim.
— Aynı okuldayız Krauss...
Pehledi Krauss.
— Evet ama sen bir Emposia ile arkadaş olmaya karar verdin tüm dönem boyunca.
Ranzanın çarşafıyla oynadım.
— Özür dilerim.
Krauss başını iki yana salladı.
— Dileme. Gerek yok. Sadece neredeyse ölecek olman beni üzdü.
Apollon kabininden çıktığım gibi kendi kabinime gittim. Çantamı atıp ranzama oturdum ve tavanı izledim bir süre. Ranzam ağabeyim Luke’un ranzasıydı. Eh, zira kabin danışmanı bendim, kral yatak benim olmalıydı. Ranzanın kenarına iliştirdiğim Chiron’un dosyalarında bulduğum abimin fotoğrafına baktım. Onu çok hatırlamıyordum. Oldukça küçük yaşta kampa getirilmiştim. Annem de bir melezdi; bir Hephaestus kabini sakiniydi ve aynı evde iki melezin olması fikri, onun beni koruyamayacağına inandırmıştı. Bu sebeple beni yürüyebildiğim gibi kampa göndermişti. Chiron’un sırtında dolaştığım zamanları hatırlıyorum ama en çok ağabeyime bağlı olduğumu hatırlıyorum. Geceleri kabinimiz oldukça dolu olmasına karşın korkardım. Dahası benim yapabileceğim bir yatak da bulamamıştı Luke. Bu sebeple o ölene kadar onun yanında uyumuştum. Geceleri ona sokulup uyurdum. Belki de kafamın sakinleşmesini birazcık olsun o anlara borçluyum. İlk anılarım onun kılıç eğitimlerini izlememdi. Harika kılıç kullanırdı. Ona yüzyılın kılıç ustası derlerdi. Onu özlüyordum. Onu gerçekten özlüyordum. Kılıçta onun kadar mahir olursam, onun bunu öğrenip benimle gurur duyacağına inanıyorum her zaman. Ağabeyimin fotoğrafına dokunup iç çektim. Onu gerçekten özlüyordum.
Şu an ise kabinimin çatısında oturmuş bir kola içiyorum, çünkü kabinim beni boğuyor. Her zaman yaptığı gibi. Her şeyin yaptığı gibi. Açık hava dahi nasıl insana klostrofobik gelebilir ki? Öyle bir hissiyat içindeyim.
— Kolun nasıl?
Ethan’ı sadece görmezden gelmeye çalışıyorum. Gelemiyorum.
Ethan’ın yüzüne boş bakmış olmalıyım ki Ethan göz devirdi.
— Bir şeyleri toparlamaya çalışıyorum Gliselda. Yapma böyle.
Ona yanımdaki bez çantadan bir kutu diyet kola uzattım.
— Maalesef ki toparlanamayacak durumdalar.
Ethan çatıda yanıma çöktü. Birkaç örümcek ağını ayağı ile bozup beni cinnet geçirttikten sonra gülümsedi.
— Bu ağları yarın o örümcekler tekrardan yapacaklar. Hikayelerini anlatmak için ve emin ol benim bozuşumu da ilmek ilmek işleyerek yazacaklar. Yani her şey düzelebilir.
Otu içime çektim.
— Bu dediğin düzelmeye dahil değil bayım. Bu yeniden inşa etmek. Sen ne anlarsın yeniden inşa etmekten? Anca yıkmak sizinkisi.
Ethan çatıya uzandı.
— Ares’in oğlu olmam bir şeylerden anlamayan kaz kafalının teki olduğum anlamına gelmez kedi. Sadece yöntemlerim farklı.
Ağzımdan otu çıkartmadan ona doğru döndüm. Tek kaşımı havaya kaldırmıştım. Ethan homurdanarak bana uzandı ve dudaklarım arasından sarılmış otu çekip aldı.
— Sana bunu kullanma dememiş miydim?
Kendi dudakları arasına götürdü ve içine çekti.
— Yöntemin bile yok. Tek bildiğin şey azarlamak ve öfke patlamaları. Ayrıca sana ne içime çektiğimden çekmediğimden?
Ethan başını iki yana salladı.
— Sana göstermek istediğim bir sırrım var ama bacağımın üzerine basabiliyor musun?
Bacağıma bakış attım.
— İç açıcı değil ama denerim.
Ona doğru başımı eğdim. Gözleri... Gözleri çok güzeldi. Kahverengi o sikik gözlerine bakmaya kıyamazdım ya da her baktığımda içimde uyanan o duygulardan korkardım. Her türlü çok yakındık ve onun o gözlerine bu denli yakından bakmak beni her daim boğuyordu.
— Desene Ethan, bu çok büyük sırrın ne?
Ethan bana doğru daha da yaklaştı.
— Labirenti ne kadar biliyorsun?
Labirente ağabeyimden dolayı pek çok defa girmiştim. Ağabeyim burada neyi fark etmişti de nasıl kullanılabilirden kadar pek çok defa labirente girip dolaşmıştım. Omuz silktim:
— Bilmem, az çok?
Kocaman yandan bir gülüş attı.
— Harika, kalk o zaman da seni sırtımda taşıyayım.
Bileğini kavradım.
— Ot çektikten sonra mı? Aklını mı kaçırdın?
Ethan bana doğru eğilip fısıldadı:
— Hiç eğlenceli değilsin. Hep daha eğlenceli olduğuna inanırdım Hermes kızı, ama görüyorum ki eh, sıkıcısın ve sanırım konuşmak adına daha eğlenceli arkadaşlar bulmam gerekecek.
Onu omzundan ittim. Kıç üstü çatıya oturdu.
— Belki de bulmalısın Ethan. Benden daha güzel, daha eğlenceli, daha seksi, daha fazla senin gönlünü eğlenceye doyuracak ve pasif birisi. Belki de Demeter kızlarına veya Afrodit kızlarına bakmalısın...
Ethan’ın gözleri bir avcı gibi kısıldı.
— Belki de... Sen de bir Demeter oğlanını sik diye değil mi? Yemezler.
— Biz seninle arkadaş değil miyiz?
— Biz arkadaş değiliz Gliselda, artık öyle diyemeyiz.
— O zaman sana ne benim kimi sikip sikmediğimden Ethan... Arkadaş değiliz yahut aşık, o zaman neden bu denli önemli?
Ethan beni omzuna attı tekrar.
— Çünkü o çocuk senin tipin değil Gliselda. Senin aklın senin baskılayamadığında kalır.
Çatıdan indi ve Ares kulübesine yürümeye başladı. Sırtında yine sağa ve sola sallanıp duruyordum. Ares kulübesinin tellerle dolu bahçesinden içeri girdik. Ağır demir kapıyı açıp içeri girdi Ares kulübesi baş danışmanı. Beni ranzasında attı. Sonra da ağzını açmadan içeride bir yerlerde kayboldu.
Bir elektro gitar sesi. Crawling back to you... Yatakta yan dönüp karşı ranzada oturan Dylan’a baktım. Simsiyah giyinmişti yine. Kot pantolonun üzerine atılmış siyah gömleğinin ilk birkaç düğmesi açıktı. Gümüş zincirleri yan tarafta açtığı kırmızı ışıkta parlıyordu. Gümüş yüzükleri ile dolu parmakları birkaç defa daha siyah elektro gitarın üzerinde kaydı. Sırıtarak bana baktı:
— Nasıldı Gliselda?
Sırttım ona.
— Harika. Bayıldım. Gecenin köründe çalmana daha çok bayıldım.
Ethan kucağında defterler ve kitaplarla geldiğinde içimden küfür ettim.
— Ben Athena kızı değilim Ethan, yapma ama.
Ethan yanıma oturdu. Üzerime de kitapları yığdı.
— Doğrul doğrult, onlardan daha ineksin Gliselda. Bilmiyoruz sanki. Bu herifi kandırabilirsin, — Dylan’ı gösterdi. — Ama beni asla.
Dylan yanındaki yastığı ona doğru attı.
— Lan göt herif, onun bodyguardı benim.
Yapmacık şekilde gülümsedim şirin şirin ve ellerimi kavuşturup tatlılık yaptım.
— Beş dakika içerisinde miyiz?
Dylan saatini kontrol etti.
— Şu an bitti. İstediğin gibi kullan patron. Sadece ç
ok inletmemeye çalış.
Ethan ona geri attı yastığı.
— Sus lan göt.
Kitapları tek tek bana anlatmaya başladı.