تخطٍ إلى المحتوى

Tanday

الفصل 7 · قراءة 9 دقيقة

Tanday

الفصل 7

Asman Qara Alem Qara

Beklemenin vakti gelmişti. Sabrın, gidene döneceğine dair güvenmenin vakti gelmişti. Aça ve Anıl dönmüş Birçe dedesini de alıp Tegin ailesinin yanına yerleşmişti. Duydukları endişenin büyüklüğü onları bir araya getirmişti lakin bulundukları odada ruhlarının vesvese dolu sessizliğinden başka bir şey duyulmuyordu. Küçükleri teselli etme görevinin zimmetli olduğu atalar da konuşmayınca bir devletli olarak karamsar havayı dağıtmak Birçe’ye düşmüştü. Bahadır’ın ona daha önce okuttuğu, Sungur Ata’nın şiir defterini aldı kitaplıktan. Son sayfa, yazılan son şiir, söylenen son söz ne çok anlam taşıyordu Yaradan bilir. Okudu. Maksadı öğrenmekti, taşınan anlamı anlatacak olanlardan dinlemek.

Dağlara salınmış keder dumanı,

Vatanıma sızmış yağının kanı,

Bilmeyene sırmış törenin şanı

Bakasın evlat sana düştü düşenler,

Bağrında doğar oldu yad eller

Sungur Ata Anıl’ın babasıydı. Her duyduğunda her okuduğunda hem gururlandığı hem içinin yandığı bu sözleri işittiğinde yaslandığı yerden doğruldu. Birçe’nin elindeki deftere yaşlı gözlerle baktı:

-Sungur deden bu şiiri savaştan bir yıl önce yazmıştı. Oğul bu sözlerimi unutma demişti beni cepheye uğurlarken. Unutmadım. Andımı yerine getirmek için gece gündüz savaştım. Vatanımın bağrında doğan yad elleri söküp atmak en büyük hedefim, Türk yurduna sızan düşman kanının toprakla temizlendiğini görmek tek duam olmuştu.

Birçe büyüğünün İşaretiyle okumaya devam etti:

Dedi kutsal say göğü hilali,

Bilir isen al meyvanın hayali,

Hele yüklen sen bu yüce melali

Bakasın atam dize geldi gelenler,

Burçlarında eser oldu gök yeller

Bu kez Bumin Ata aldı sözü. Yazılışına şahit olduğu bu dizeleri açıklamak da ona kalmıştı:

-Anıl zafer kutlamaları için Almatı’ya gelmişti. Birliğin resmen kuruluşunun heyecanına savaşın sona ermesinin huzuru katılmıştı. Kutlamalar bittiğinde eve döndük. Çantasından bu defteri çıkardı. Şimdi olduğu gibi o gece de gözleri dolmuştu. Önce babasının kaleminden dökülenleri okudu titreyen sesiyle. Sonra kalkıp masadan bir kalem aldı. Aça’nın şehitlerin ismini kayda geçirdiği kalemdi. Bu kez gayet mağrur ve net bir sesle okudu bu satırları. Babasına duyduğu saygı önceleri ona bu şiiri tamamlatmamıştı, kendini buna layık görmüyordu. Ama Anıl buna yalnızca kalemiyle değil vatanını sakladığı yüreğiyle, düşmanı hakladığı bileğiyle de layık oldu.

Birçe şiirin hikayesini dinlemekten şeref duysa da babasını kaybetmiş bir evladı üzdüğü için pişman olmuştu. Ailesi ondan uzakta İstanbul’da görev yapıyordu. Bu dünyada olmalarına rağmen hasretleri bazen çekilmez bir hal alıyordu. Konuyu değiştirmek istese de söyleyecek söz bulamadı. Gelininin mahcubiyeti Aça’nın koruyucu bakışlarından kaçmadı.

Birlik’te Türklüğün töresi yeniden hayat bulmuştu. Bumin, Sungur ve Mübariz Ataların devrinde yaşlılar dinler gençler konuşur olmuştu. Şimdi ise töre yerini bulmuş kocamışların tecrübesine ilgi artmıştı hele ki savaş görmüş bu insanların bilgisine en çok ihtiyaç duyulan şu kargaşa zamanında. Aça da Birçe’nin dedesi Mübariz Ata’yı dinlemek kendisinin asker olduğu dönemde diplomat olmanın nasıl bir yük olduğunu öğrenmek istiyordu:

-Mübariz Ata’m sen savaş kararının alındığı Türk Keneşi’nde görevdeydin değil mi?

-Öyle kızım. Yaradan’a ne kadar dua etsem az.

-Biz savaştık. Emredileni yaptık. Haddim değil karşılaştırmak çok şehit verdik. Gazilerimiz hala bedel ödüyor lakin bu denli zor bir kararı almak, ardından da savaşı incelikleriyle planlamak, halkı buna ikna etmek epey çetin olmalı.

Mübariz Ata dirseklerini dizlerine dayadı, ellerini birleştirdi. Savaştan önceki dönemde Türk ve Müslüman olan kandaşlarının acılarının Türklükleri sebebiyle göz ardı edilmesi ciğerlerini dağlamaya devam ediyordu. Bu yük altında omuzları çöküyor dizlerinden ve dizlerinin dayandığı görklü yerden destek almak istiyordu.

-Çetin zamanlardı doğru ama o zamanları çetin kılan almak zorunda olduğumuz kararlar değildi. Çin’de işkence altında çalıştırılan erlerimizin, zorla Çinli erkeklerle evlendirilen kızlarımızın yaşadıklarıydı devri çetin kılan. Uygur kandaşlarımızın ağıtını dinlerdim her akşam.

Asman qara âlem qara,

Dost-yeqinlar köñli qara.

Atılar bağri boldi yara,

Qeni Kök Böre? Kök Böre!

-Haklılardı atalarımızın bağrına suskunluğumuzla kan dolduruyorduk. Gök Börü’nün de geldiği yoktu. Bizim birbirimizi terk ettiğimiz gün o da Türk budununu terk etmişti. Gök girsin kızıl çıksın diyerek ettiğimiz bir olma yeminimizi tutmamanın bedelini kimimiz kanını, canını vererek kimimiz içi kan ağlayarak ödüyorduk.

Yaşlı ellerini birbirine öyle sıkı kenetlemişti ki beyaz teni kan toplayıp kızarmıştı. Derin bir nefes aldı. Türk’ün derdi o kadar çok o kadar ağırdı ki hangi konuya geçilse keder dolduruyordu odayı. Devam etti Mübariz Ata:

-Türkmen eline akın akın terörist yerleştirilmesine göz yummaktı bize ağır gelen. Kırım’da dinimize edilen ağır hakaretlere engel olamamak, şehit edilen insanlarımıza sahip çıkamamaktı dünyamızı karartan. Karşılarında din kardeşleri de olsa zulme dur diyen Macar ve Gagavuz Türkleriyle bir çatı altında toplanamamaktı.

Atasının yüreğini burkan acıyı savuşturmak istedi Birçe:

-Geçti kara günler atam. Uygur kızları erlerinin intikamını aldı, Uygur erleri vatanlarını yeniden kurdu. Kaşgar’da, Urumçi’de acıdan habersiz balalar yetişiyor artık. Türkmeneli, Kırım, Karabağ gayrı hür. Gagavuz da Macar da Yakut da bir çatı altında. Sen bize o kutlu günü anlat hele. Anlat ki minnetimiz artsın sizin gibi Türkü bir eden büyüklerimize. Anlat ki bu günümüze basan karanlığa aydınlık olmaya güç bulayım.

Bugünün güneşi olan torununa baktı Mübariz Ata. Töre yalnızca büyüğü dinlemeyi emretmezdi, yetiştirdiği gençliğe umudunu bağlamayı; onlara güvenmeyi de emrederdi. Onda gördüğü ümit yüzüne tebessüm gönlüne ferahlık düşürüverdi:

-Sizin ışığınız bugünü de yarını da aydınlatmaya yetecek güzel kızım... O gün Türk dünyasının dört bir yanından kötü haberler ardı ardına geliyordu. Bir grup Uygur Türkü bu kez alenen kameralar önünde kurşuna dizilmişti. Irak Türkmen cephesinde bölgedeki bütün terör grupları toplanıp Türk köylerini basmaya başlayalı bir hafta olmuştu. Kırım’da da durum farklı değildi. Din adamları sorgusuz sualsiz öldürülüyor Müslüman halk sindirilmeye çalışılıyordu. Acil durum koduyla Bakü’de bugünkü Birlik Hükümet binasında bir toplantı düzenlendi. Türk Dünyası’nın Bütün devlet başkanları ve ülkelerin görevli diplomatları bir araya geldik. Ben o zamanlar Kazakistan’da Azerbaycan Büyükelçiliği görevindeydim. Durum Batının Orta Asya dediği Türkistan’da da farklı değildi. Kazakistandaki ayaklanma henüz bastırıldı derken Karakalpakistan ayaklanmıştı. O bitti derken başka başka bölgeler. Anlayacağınız salt dışarıda değil içeride de darbe almaya devam ediyorduk. O gece Kazakistan’dan gidecek olan diplomatlarla bir araya gelip ayarlanan ilk uçakla Bakü’ye uçtum. Toplantı başladığında hava çoktan kararmıştı. Alınan son haberlerin tatsızlığı herkesin dilindeydi. Duyduğum seslerin neredeyse tamamı harekete geçmenin vakti geldi diyordu; Gök Börü’ye haber salmanın, Türkün gücünü dünyaya hatırlatmanın vakti geldi. Ülkemizin lideri o tarihi konuşmayı yaptığında ise ruhumuz çoktan savaşa başlamıştı bile.

Savaş...savaş...savaş... kimi vakit zalimin kılıcı kimi vakit düşkünün umudu. Bir akşam ufukta görünen yıkılış, bir sabah tanla doğan kurtuluş. Tuğrul Ata’nın bildirgesini imzaladığı, Aça ve Anıl’ın bileğiyle düşmanın üzerine yağdırdığı ise mazlumun umuduydu, şanlı bir utku sabahıydı.

Mübariz Ata en tatlı yerinde anlatmayı bırakmıştı. Birçe ana karargâhtan gelen bir haberle odasına çekilince anlatının efkarını yeniden endişenin kokusu almıştı. İkinci emrin gelmesini beklerken memleketinin en hasret kokan ezgisini mırıldanıyordu. Masasına bağlı bilgisayarı bunu bir komut olarak algıladı ve çalmaya başladı:

“Men seni sevdim ay ışığında, tez geldi hicran ayrıldık heman ay ışığında, ay ışığında. Olmasın hasret, gülsün muhabbat ay ışığında.”

Toprakların da ırklar gibi özellikleri vardı. Diyarların kimi aşk kimi savaş kimi huzur taşırdı. Üzerinde gezinen toplumlar da ister istemez nasiplenirdi bu hislerden. Birlik’in en aşk dolu topraklarında yaşamak her şeyde mantığını koruyan Birçe’yi konu sevda olunca baştan ayağa duyguya çeviriverirdi. Henüz birkaç saat geçmiş olmasına rağmen Bahadır’ın özlemi ruhunu sarmaya başlamıştı. Bu çemberin dışından bakan, mantığını koruyabilen insanlara tuhaf gelirdi bu hal. Günlerini vatanları için harcayan bu insanlar nasıl olur da dakikalarla sayılabilen bir sürede özlem ateşine düşerlerdi. Yanlıştı. Mantık kalbin yanına yalnızca vatanı korurken yaraşırdı. Kalbinle sevdiğin toprakları mantığınla kollar, yönetir, yaşatırdın. Ama insanın insana olan sevgisi başkaydı. Ona ölçüp biçmeler, tartıp düşünmeler yakışmazdı. Bu özlemin koyulaşıp şiire dönüşeceğini biliyordu. Şiir yazmanın bulundukları çağa ait olmadığını söylerdi ve hep bir kâğıda döşerdi kimi zaman bir kartal kadar haşin kimi zaman ise bir güvercin kadar huzurlu dizelerini.

Ey kuytu korkuların canlı siyahı,

Kabusların çığlığı, kanlı silahı,

Akmayan gözyaşımın sedasız ahı,

Neredesin?

Hat, ikinci kez çaldığında ellerini kalemden ayırmak, yazmayı bırakmak çok zor gelmişti. Fakat gelen emir kesindi:

-Karargâhtan bekleniyorsunuz efendim. Kod: A C 13.10.1937

Bu, Rus tehdidiyle karşılaşıldığında kullanılan acil toplanma emrinin parolasıydı. Düşüncelerinin onu yanıltmış olmasını dilese de olmamıştı. Ayıdan post, eski düşmandan dost olmazdı. Atalar sözünün anlam yitirdiği de görülmemişti o güne dek. Evdekilere haber dahi veremeden çıkıp gitmişti.

Karargâhın kapısına vardığında saat gece yarısını çoktan geçmişti. Olan bitenin aksine huzur dolu bir sessizlik sarmıştı sokakları. Yalnızca bir Türk kızı kadar narin aynı zamanda onun kadar haşmetli bir rüzgâr dolaşıyordu binaların arasında. Birçe her şeyi unutmuş esen rüzgârın ona sunduğu enfes manzaraya takılı kalmıştı: Karargâhın kapısında, göğe ulaşan direklerde Türk İllerinin bayrakları asılıydı. Birlik kurulduğunda ortak bir kararla belirlenen Gök sancağın yanında ülkelerin bütün bayrakları dalgalanmaya devam edecekti. “Uğruna savaşılan, şehit verilen bayraklarımız yok sayılamaz; bizler ancak onların gölgesinde bir olabiliriz, dirlik bulabiliriz.” demişti Özbek Hanı. Öyle de oldu Türkün kanının karıştığı bu kutsallar Birlik’i temsil eden Gök sancağın yanında daima dalgalandılar.

Daldığı güzelliklerden gözünü ayırması için kulaklığına gönderilen uyarı mesajı onu yeniden harekete geçirdi. Hükümet binasının merdivenleri ile karargâhın merdivenleri aynı mimar tarafından çizilmişti. Bu ona tanıdık bir his verse de sabahki kurultayda yaşananları da hatırlatmıştı. Çinliyi alt edecek kadar kıvrak, Rus’u korkudan titretecek kadar haşin zekâsı dahi anlamlandıramıyordu yaşananları.

Toy otağına girdiğinde en azından bölge valileri ya da Fergana’dan sorumlu komutanları görmeyi bekliyordu ama yalnızca bir kişi vardı; istihbarat eğitimlerinden tanıdığı Canybek Datka:

-Gel Birçe, geç otur.

-Sağ olun efendim.

-Kaç yıl oldu görüşmeyeli?

-Sanırım beş yıl efendim.

-Bilirsin eskiler çocuk doğduğunda ebe hatuna, tilkü mü dogdı azu börü mü, diye sorarlarmış. Kadınlarımızın zekasını erlerimizin kuvvetini taa o zamandan bilirmişiz de ne vakit unutmuşuz onu bilmem.

Birçe, Datka’nın gözlerindeki donukluğu görebilecek kadar iyi tanıyordu onu. Endişesi daha da arttı. Yerli kara dağlar gibi bir erdi Canybek, o yıkılırsa ardından bir budun yıkılırdı. O Türk’ün kanatlarıydı, kırılırsa bu budunun uçacak takati kalmazdı.

-Sizin gibi cesur erlerimizi, görklü kocamışlarımızı Yaradan eksik etmesin devletimizden Canybek Datka. Sizi dahi ümitsizliğe düşüren nedir? Nedir bu pişmanlığın sebebi?

Canybek, ayağa kalktı önce dışarıya sabitledi bakışlarını; yurdunun dağlarında, uçsuz bucaksız göğünde gezdirdi gözlerini:

-Fergana’ya gidiyorsun Birçe. Yerine Tuğrul atandı bir müddet Anadolu’daki görevine ara verecek. Sen dönene kadar en azından.

-Ferganaya mı? Görev nedir efendim? Oradaki savcı eskiden beri tanıdığım oldukça da başarılı biri. Siz de tanırsınız onu.

-Bilirim Birçe, bilirim. Son zamanlarda yaşananlar onu da zorluyor ama görev bu değil. Seni farklı bir mesele için çağırdım.

-Dinliyorum efendim.

Canybek bu kez Birçe’nin karşısına oturdu:

-Olayların çıkış kaynağı hakkında tahminlerin vardır eminim.

-Bizler bu tuzakları tek tek ezber ederek yetiştik Datka’m. Ya kocamışlarımızın içinde küllenen ateşi harladılar ya da alınan bütün önlemlere rağmen içimize sızıp gençlerimizi de ele geçirdiler.

-Var olasın. Ben de bir şekilde içimize sızdıklarını düşünürüm. Orada, eski sınırlara göre Kırgızistan bölgesinde bir elemanım var, Oş şehrinde, seni bekliyor. Birlikte bir soruşturma yürütmenizi istiyorum.

Başını hafif öne eğip vazgeçemediği klasik gözlüklerinin üzerinden bakarak devam etti:

-Savcıyı mesafeli tut bu işe!

-Emredersiniz efendim!

-Yolun açık olsun, unutma Kurtlar puslu havayı sever. Yurdumuzun üzerine çöken pustan faydalan, gök gürlemeden, ilimizi sel basmadan arala sır perdelerini.

Birçe bu kez yaşlı kurdun hoşuna gidecek şekilde verdi cevabını:

-Buyruk sizindir Datka’m!

Karargâhtan çıkarken son kez döndü bayraklara; memleketinin al, yeşil, gök renkleriyle salınan bayrağına baktı. Al medeniyetti, gök onların ve atalarının köklerini; Türklüğü temsil ediyordu, yeşil ise onlara güç; yüreklerine cesaret veren İslam’dı. Alıyla, göğüyle, yeşiliyle bağrına bastığı ay-yıldız Birçe’nin göğsünde taşıdığı en değerli ziynetiydi. Bakışlarını Birlik’in gök mavisi bayrağına çevirdi. Uğruna dökülen kanlar gayrı yalnızca düşmanla verilen savaşlarda kalmalıydı, acuna diz çöktüren bu millet kardeş düşmanlığına da son vermenin bir yolunu bulmalıydı.

Birçe her işine dağı, göğü, yıldızları şahit tutardı. Dininde de ırkında da tanıklık edecek varlıklar daima önem arz ederdi. Tanıklık tanu- yani konuşmaktan gelirdi. Dağın göğün yıldızların dili yoktu elbet fakat o bilirdi onlara ruh veren, can katan, yoktan var eden Yaradan’ı tanıklık günü geldiğinde konuşma yetisi vermeye de kadirdi.

Andımı duyasın eyy gök, yeminimi bilesin demirkazık sen ki göğün sarsılmaz, yılmaz bekçisi; senden farkım olur da terk edersem davamı gök başıma yıkılsın, dağlar yerinden kopup üzerime yürüsün.

نهاية الفصل

10 تعليق