تخطٍ إلى المحتوى

Tanday

الفصل 8 · قراءة 9 دقيقة

Tanday

الفصل 8

MACHU PİCCHU- Kurban

Kişioğlu öylesine bencil öylesine acımasızca sömürür ki dünyayı bunu kendine görev atfeder ve gözü başka bir şey görmez. Dünyayı sömürmek için gelen kişioğullarının en doymayanları ise kendileri dışındakilere verilen nimetlere, tok oldukları halde göz dikenleridir. İşte bu toprakların karanlığı bu acımasızlık çeşmesinin kaynağından sızmaktaydı. Açgözlü insanların, gücü cinayete dönüştürenlerin eseriydi gördükleri. Gökçen’in yüreği bu sahneyi daha fazla kaldırmadı. Mayta’nın o neşeli ay gibi parlayan yüzü de solmuştu. Onun ışığına kaynak olan güneş batmak üzereydi. Hekimlerin hastaları topladığı binanın kapısında güç bela duran annesiydi. Göz göze geldiklerinde koşmak istedi, umuduna tutunmak ölmeyeceğine inanmak. Mayta’yı tutan kollar ise hayatla ölüm arasındaki keskin çizginin farkında olan, ruhların bu alemi terk edişine en çok şahit olan Bilgeydi. Gökçen, Mayta’yı uzaklaştırmak ve onu biraz olsun sakinleştirmek istedi:

Hadi Mayta biz gidelim annen biraz dinlensin. Gualman’la Bilge onunla ilgilenirler merak etme. Gel, biz seninle konuşalım.

Yanlarından geçerken Bilge, yaşlı olan hekimin adının Bilge olduğunu öğrenmişlerdi, Gökçen’in kulağına fısıldadı:

  • Annesi hasta değildi yaralılara bakmak için kendini feda etti, cesur yürekler geride daima acı bırakır kızım. Acısına ortak ol.

Mayta ayakları birbirine dolanarak güç bela yürüyordu. Gökçen’in sözlerine cevap dahi verememişti. Gelirken altından geçtikleri bir ağacın dibine oturdular. Ay kollarını dalların arasından uzatmış kesik kesik aydınlatıyordu yüzlerini. Gökçen, Mayta’nın karşısına oturmasını istedi. Onların yaşadığı çağda her şey sevgiyle tedavi edilirdi fakat içinde bulundukları çağ çocukları büyümeye zorluyor her daim mücadeleye mecbur bırakıyordu. Tam da bu nedenle Mayta’nın kendini iyi hissetmek için sevginin yanında güce de ihtiyacı vardı. Gökçen ardında maviliklerin gizlendiği karanlıklara dikti bakışlarını:

  • Biliyor musun Mayta zeki çocuklar hep takdir edilir hep güzel, mağrur bakışlar dolanır üzerlerinde ama zeki çocuklar hep daha çok acı çeker, daha çok korkarlar. Korku onları hep büyümeye zorlar, hiç çocuk olamazlar. Ben de senin gibi bir çocuktum. Senin kadar akıllı değildim ama en az seninki kadar korku doluydu minik yüreğim. Bizim anne babamız askerdi. Bahadır çok hatırlamıyor belki ama ben o günlerin izleriyle yaşıyorum hala. Gözlerim hep kapıdaydı. Yüreğim hep ağzımdaydı. Zilin her çalışında geldiler heyecanıyla temelli gittiler korkusunu aynı anda yaşardım. O donuk bakışlarım hep ürküttü büyüklerimi. Kimse bilemedi yüklendiğim duyguları. Bir ama daha var Mayta hep korktum ama hep gurur duydum. Neden biliyor musun çünkü benim korkularım binlerce çocuğun korkmadan yaşaması demekti. Benim annem saçlarımı okşayamasa da binlerce anne dizlerinde çocuklarıyla huzur içinde yaşıyordu. Benim babam bana sımsıkı sarılamasa da bütün çocuklar şefkatle sarmalanıyordu. Hep korktuğum günlere hep gurur duyduğum günler eklendiği yaşta gerçek anlamda büyüdüm Mayta. Senin annen de gurur duyulmayı hak ediyor. O seni bırakıp gitmek istediği için değil acı çeken annelerin yüreğine su serpmek için yaptı bunu. Sen de onunla gurur duyacaksın. Her gelişinde aklına göğsün kabaracak. Üzüntüyle, kederle başını eğerek değil başın dik anacaksın onu.

Mayta annesinin öleceğinden emindi. Gökçen de bunun bilinciyle konuşuyordu koca yürekli bu küçük adamla. Umut vermek istemiyordu. Umudun insanı içten içe nasıl çürüttüğünü iyi bilirdi. Kabullenmek zordu fakat Mayta bunu da beklenmedik bir güçle aşmıştı. Artık derdi bambaşkaydı:

  • Huallpa, sarılmak istiyorum.

Gökçen’in gözleri doldu. Annesinden önce o sarıldı. Mayta hıçkırıklarının arasından kesik sözler söylüyordu:

  • Lütfen Huallpa gerekirse… gerekirse ben de annemle giderim.

Söz veriyorum Mayta ne senin gitmene izin vereceğim ne de sarılmadan ayrılmanıza. Kalk haydi Bilge’yle konuşmaya gidiyoruz.

Birbirine kenetlenmiş bu iki ruh, göğün kanatları altında iki oğul(evlat) birbirlerinden aldıkları güçle bir mücadeleye girişeceklerdi.

***

Gökçen, Mayta ile ilgilenirken Bahadır ve Bilge yeni bir düzen hazırlığındaydılar. Bilge her boşlukta aynı şeyleri tekrar ediyordu: Ölüm yanılanlara çok yakın... Bahadır bunu Bilge’nin deli yanı olarak görüyor ve aldırış etmiyordu. Kuracakları düzeni yeniden anlatmaya koyuldu:

Ağırlaşan hastaları bu binada bırakıp daha sağlıklı olanları onlardan ayırmalıyız. Aksi takdirde biz bir çözüm bulamadan onlar da ağırlaşıp ölecekler. Bu bize zaman kazandırır. Ha Bilge ne dersin?

Bilge ilaçlar için bitki toplamaya giden, kendisinden daha genç olan, hekimin ardından bakıyordu. Gözleri onun kaybolduğu ufka dalmıştı.

  • Gök ne tuhaf değil mi evlat. Bize hayat da verir ölüm de getirir. Zaman gelir sımsıcak ellerini uzatır zaman gelir soğuğunda kavurur tenini.

Bu sözler Bahadır’a tanıdık geliyordu. Kim olduğunu bilmese de yüzlerce yıl, binlerce kilometre ötedeki bu adamı içinde bir yerlerde tanıyordu. Üstelik tekrar edip durduğu o sözler, onlar da hiç yabancı değildi. Kim yanılmıştı, ölecek olan kimdi? Bunlarla kafa karıştırmanın vakti değildi:

  • Bilge, sorduğum soruyu duydun mu? Ne diyorsun yapalım mı bu işi?
  • Yapalım evlat. Duydum elbet fakat insan dinlemediğini de duyabilir ne var ki onu işitmem için göğün yardımı gerekti.

Oyy oy, Birçe’m “Akıllı bizi tapmaz, deli zincirin kırar gelir.” derdi de gülerdim ona. Duymak da işitmek de bir değil mi Bilge? Bunun gökle ne ilgisi var? Seni anlamaya çalışırken bir gün aklımı yitireceğim. Sonra uğraş dur. Değil seni normal insanları dahi anlayamayacağım.

Gökçen ve Mayta da çoktan gelmişlerdi. Kendi dertlerini unutmuş Bahadır ve Bilge’nin bu tuhaf hallerine dalmış onlara gülüyorlardı. Onların geldiğini gören Bilge ayaklandı. Mayta’yı daha iyi görmek onu da mutlu etmişti:

  • Bak evlat kimler gelmiş.
  • Bilge, seninle ve Gualman’la konuşacaklarım var. Geride kalan hayata tutunmayı başaran bu insanları kurtaracak ve Mayta’nın annesine sarılabilmesini sağlayacak bir fikrim var. Daha önce başkentte de denedik fakat yeteri kadar vaktimiz yoktu çoktan herkese bulaşmıştı bu illet. Ama şimdi bir şansımız var.

Bahadır da yol boyu bunu düşünmüştü, aşı yapabilmek için bir yöntem bulabilirlerse ıstırap dinecekti. Tehlikeli ve çetin olduğu kadar umut vericiydi bunu düşünmek:

  • Huallpa, aşıdan mı bahsediyorsun?

Gökçen başıyla onayladığında Bahadır’ın içindeki endişe döküldü bu kez dudaklarından:

  • Peki ya sağlıklı olanlar bundan kötü etkilenirse ya bünyeleri kaldırmaz da onlar da ölürse, o zaman ne olacak? Daha önce hep hastaların üzerinde denedik.
  • Merak etme bir şey olmayacak. Asıl daha fazla vakit kaybedersek geriye kimse kalmayacak.

Bahadır ablasının bildiği ama söylemediği şeyler olduğunu anlamıştı. Onu bir kenara çekti ve tekrar sordu:

  • Apke, nasıl bu kadar emin olabiliyorsun? İnsanların hayatları söz konusu.
  • Tam da bu nedenle acele ediyorum. İnsanların hayatlarını İspanyolların bu acımasız oyununa harcatamayız. Bu kadar kolay olmamalı cana kıymak.
  • Nasıl yapacağız peki? Hem nereden biliyorsun bir şey olmayacağını?

Hatırlıyor musun akademiden mezun olacağım sene Yakut Türkleri hakkında araştırma yapmıştım. Kitle ölümlerinin arasında çiçek hastalığıyla karşılaştım. Osmanlı’da bununla ilgili çalışmalar olduğunu duymuştum. Daha derine indiğimde gördüm ki ciddi oranda başarı sağlanmış bu aşıyla. Hatta dünyadaki ilk aşı uygulaması olarak geçiyor. Biraz olgunlaşmış, vücudun savaşıp zayıflattığı irinleri şırıngayla alıp sağlıklı olanlara enjekte edeceğiz ve umarım bu sayede Mayta’da annesine son bir kez sarılabilecek.

Bahadır ikna olmuştu fakat merak ettiği bir şey daha vardı:

  • Bu yöntem ağırlaşmamış hastalarda da işe yarıyor mu peki?
  • Evet öyle bir ihtimal de var ama daha düşük elbette. Ya Bahadır aklım almıyor bu denli bir kötülüğü. İnsanlara yardım ediyor gibi gözüküp hastalıklı battaniyeler dağıtmışlar. Bu nasıl bir savaş, nasıl bir hırs?
  • İnsanoğlu ne doymak biliyor apke ne durmak. Damarlarında merhamet dolaşacakken onların kalpleri zulüm dağıtıyor bedenlerine.

Kişioğlunun sömürü düzenine en kanlı sayfayı açtığı bu yıllarda zayıf düşenin sonu mutlak bir ölümdü. Hayvani güdülerle kıtanın dört bir yanına yayılmış bu insanlar karşılarına çıkan bütün engelleri, ne şekilde olduğu önemli olmadan, ortadan kaldırmaya kilitlenmişlerdi.

Bir mesele daha vardı bu çağda kimse bu icadı bilmiyordu ve tarihin değişmesine yol açmak bu denli masum bir amaç için dahi olsa göze alınamazdı. Bahadır:

  • Apke, ya tarih o ne olacak? Yapacağımız en küçük müdahale her şeyi değiştirebilir. Evet kurtulan insanların sayısı uyuşuyor ama şırıngayı, aşıyı öğretmek... Etkisini kestiremeyiz ve asla bilemeyiz.
  • Görmüyor musun Bahadır? İstesek de değiştiremiyoruz zaten bir şey var ve bizi engelliyor. Mayta’nın annesi, düşünsene belki sadece bir saat önce gelseydik kurtarabilirdik onu da. Biz ne yaparsak yapalım tarih değişmeyecek. Bunu gör artık.

Bahadır için de Gökçen için de yeterli bir kanıt değildi bu ancak merhamet Gökçen’i de Bahadır’ı da öylesine sarmıştı ki Bahadır da sonunda ablasına ve duygularına yenildi.

  • Ah Apke Ah, merhametten doğan marazlar bizi alıp yere çalmaz umarım. Gidelim haydi, gidelim de deli midir veli midir belli olmayan şu hekimle konuşalım bakalım ne diyecek.

Cümlesinin sonunda ufak da olsa gülümsemişti. Bilge onu hem sinirlendiriyor hem de eğlendiriyordu. Bu tuhaf yakınlık hissi onu bazen zorlasa da hoşuna gidiyordu.

***

Bahadır ve Gökçen umut içinde Bilge’nin yanına döndüklerinde diğer hekim de dönmüştü. İnka eriklerinin hastalara güç vereceğini söylüyordu. Sepetlerle kapıya bıraktığı erikleri Mayta’nın annesi alıp içerideki hastalara dağıtmaya başladı. Mayta ise çoktan hazırlıklara başlamış durumu kötüleşmemiş hastaların kalacağı binayı düzenlemeye koyulmuştu. Önce elindeki çalı süpürgesiyle yatacakları yerleri temizliyor ardından kilimler ve alpaga yününden yapılmış minderleri seriyordu. Dışarıdan hasta olmayan halkın kutsal tepede yaptıkları ayinin sesleri yankılanıyordu. Mayta bu seslerin ona hiçbir zaman huzur vermediğini ondan aldığı arkadaşlarını hatırladı. Onlar kurban edilirken susmanın bedelini şimdi annesiyle ödüyordu sanki. Müzik yavaşladığında ufak da olsa bir teslimiyet sarmıştı bu kez bedenini. İnti’nin altın değneği yeniden bu dağlara saplanmıştı sanki. Uzun ve tiz müzik sesine bıraktı kendini. Ayinler tam da bunun için değil miydi? Kurbanların ruhlarını teslim ederken biraz olsun huzur dolmaları için değil miydi? Ne var ki bu kez cellat kendi aralarından değil henüz yüz yüze dahi gelmedikleri işgalcilerdi. İnti’ye yani güneşe sunulan adaklar bu kez kurbanların kurtuluşu içindi. Yüzlerce can için yine başka canlar feda ediliyordu.

Bahadır Bilge’ye şırınga yapmaları gerektiğini bunun nasıl bir şey olduğunu anlatıyordu. Çeşitli ameliyat aletleri üretebilen, kafatasındaki kırıkları dahi onaracak bir hekimliğe sahip bu halk için öğrenmek zor olmayacaktı.

Mayta işi bittiğinde yanlarına gitti:

  • Huallpa, Guaman benim işim bitti. Onlar geçerken uzaktan bakabilecek miyiz?

Bahadır elinden tuttu ve güvenli bir mesafeye geçtiklerinde içeridekilere seslendi. Mayta heyecan ve burukluk içinde annesinin içeriden çıkmasını bekliyordu. Yürüyebilen son hasta da Mayta’nın hazırladığı binaya geçmişti fakat annesi hala çıkmamıştı. Sonunda o da kapıda göründü ama yalnızca ayakta duruyor, dışarıya çıkmıyor ya da yürüme niyetinde bulunmuyordu. Gücü yettiğince seslendi oğluna:

  • Özür dilerim Mayta. Buradaki insanların bana ihtiyacı var. Affet beni...
  • Seni seviyorum anne, seni çok seviyorum.

Annesinin içeriye girmesini güç bela bekledi. Ağladığını görüp bu halinde daha fazla üzülmesini istemiyordu. Bir çocuktan beklenebilecek en yüksek metaneti gösteriyordu.

Bahadır ve Gökçen harekete geçmiş, şırınga için eritilebilecek cam malzemeler bulmaya çalışıyordu. Bilge onlara kendi evinden eşyalar verebileceğini söyledi:

Başka evlere girmemiz tehlikeli olur ama burada benimle çalışıyorsunuz zaten. Bana gidip bakalım. İşinize yarayacak neler var.

Eve vardıklarında gördükleri manzara kardeşleri şaşkına çevirmişti. Baş köşede asılı bir kurt başı, onun hemen yanında bir geyiğin iki boynuzu... İç odaya geçtiklerinde ise nerede olduklarını bilmeseler onun bir şaman olduğuna yemin edebilirlerdi. Bin bir çeşit bitki duvarlarda sıralanmış, camekanlar içinde dolaşan çeşitli zehirli yılanlar, böcekler. O zamana kadar Bilge’ye daha sakin yaklaşan Gökçen dahi şaşkınlık içinde etrafını inceliyordu. Nefes alıp sakinleşmek için başını kaldırdığında gördükleri şaşkınlığını son noktasını getirmiş konuşmak için öne atılacaktı ki Bahadır onu durdurdu. Tavandan sarkan ay yıldız işlenmiş süslemeler şüphelenmelerine neden olsa da bu konuyu bekleteceklerdi. Şu an için önemli olan insanların hayatını bir an önce kurtarmaktı.

******

Gökçen elini kalbinin üzerine koyup gecenin derin maviliklerini içine çekti. Bilge’ye döndü yüzünü, bilgelikle doldurmak istedi özünü:

  • Bilge; öyle bir dert var ki içimde şurama takıldı, yutkunamam. Umduğum odur ki senin sözlerinle çözülsün düğümler.

Ellerini kaldırdı hareler saçan yıldızlara çevirdi avuçlarını:

  • Sanma ki gök karanlık, göğün karanlığı dahi maviliklerin yoğunluğudur. Daha ağır sevda kokması daha yoğun umutlar saklamasındandır güzel kızım.
  • Ya sevdanın karası umudun mavisine katılamazsa Bilge’m ya hevesle kapadığın gözler aydınlığını yitirmiş diyarlara açılmışsa?
  • Sevdanın karası bir olsa da kişide barınan sevda tek değildir. Gözlerini açtığın diyarlarda sana başka sevdalar gün olacaktır, güneş olacaktır.

Ne kadar da doğruydu. Sevdiğinin uçmağa vardığı bir dünyaya açtığında gözlerini ona vatan aşkı yol olmuş, Zühre olmuştu. Şimdi de o aşkın karanlıklarda yok olmasına izin vermemek için çırpınıp duruyordu.

  • Güneşim batıyor Bilge, yaşayacak aydınlık günüm kaldı mı bilmem bu sevdada.
  • Sen yeter ki yüreğini boş koyma kızım, o şimdi bir uçuruma yuvarlanmış bilirim. Sen de şunu bil; tutunduğu dal parçasında uzun süre dayanabilmek için senin cesaretine ihtiyacı var.
نهاية الفصل

24 تعليق