
Kendilerine geldiklerinde yazgının oyunu nihayet gün yüzüne çıkmıştı. Etrafları kale duvarları yerine ağaçlarla çevrelenmiş, başlarında ise düşman değil ancak dost olabilecek alpakalar dolaşıyordu. Tahminlerinin arasında en fazla Türk illerinin kuzeyinde uyanmak vardı. Burada ise taygalar yerine geniş yapraklı dev ağaçlar göğe uzanıyor, saygalar yerine lamalar geziniyordu.
Gökçen Bahadır'dan sonra kendine gelmişti. Gözlerini açtığında ikindi ışıklarının salındığı bir gök karşıladı onu. Huzuru yüreğine işleyemeden endişe sardı bedenini. Bir kalede hiç değilse bir savaş meydanında olmalılardı. Kargaşada olmayı beklerken sakinliğin içinde buldu kendini. Sol tarafa baktığında kardeşini yanında görmek içine su serpti.
-Kaydamız biz, Bahadır*?
Bahadır da henüz o şaşkınlığı atamamıştı üzerinden:
-Ne bileyim neredeyiz. Hadi toparlan dolaşıp anlayalım. Bırak Orta Asya'yı Batı’da bile böyle ormanlar yok.
-Haklısın ama neredeyiz Afrika, Amerika, Kongo, Brezilya neresi?
-Yeni ayılmana rağmen nasıl bu kadar çok konuşabiliyorsun ya. Kalk hadi kalk şimdi yeniden bayıltacaksın beni.
Sonunda ayaklanıp etrafı kolaçan etmeye başladılar. Gün başka diyarlara doğru yol almış gece ile ormanı buluşturmanın peşindeydi. Tedirginlikle etrafı kolaçan eden bakışlarında aldıkları eğitimin ustalığı da vardı. Göğe direk ağaçların, yer kürenin çekimine karşı koyamayan yapraklarının arasında, birliğin ruhu kadar kayıptı adımları. Bahadır o ana kadar dolaştıkları alanda gördüklerini birleştirmeye nerede olduklarını anlamaya çalışıyordu:
-Uyandığında sen de fark ettin mi etrafta koyuna benzeyen lamalar vardı. Ne deniyordu onlaraaa?
-Alpaka.
-Hah evet Alpakalar. Onlar Güney Amerika’da değil miydi ya ne işimiz var bizim burada. Kesin yanlış taşı aldın raflardan.
-Sen alsaydın, karışıklığa izin vermeseydin ama benim işlerime o kadar çok karışıyorsun ki cihazlarla, teknolojik işlerle de ben ilgilenmek zorunda kalıyorum.
Bir yandan birbirlerine laf yetiştirip bir yandan da yol bulmaya çalışıyorlardı. Ürkek adımlarla onlara yaklaşan çocuktan da haberleri yoktu. Aldıkları önlemler geride kalmış, irade ve güç sahibi olan yollarını beklenmedik keskinliklerle çizmişti. Onlara ise yalnızca yaşamak düşüyordu. Ağaçların arasından rengarenk kıyafetiyle çıkageldi ev sahipleri. Bütün masumiyetiyle onlara gülümseyen çocuk küçük bir erkekti. Bu küçük adam önce ürkek adımlarla bakıyordu çalıların arkasından. Onları tam olarak gördüğünde ise minik solgun dudakları iki yana kıvrılıverdi. Gökçen çocuğun kıyafetlerinden nerede olduklarını az çok tahmin edebilmişti ama anlam veremiyordu. Böyle bir bölgede böyle bir çağda ne işleri vardı? Zihnini boğan düşünceler arasında kardeşine dönüp tahminlerini söyleyecekti ki fark ettiği detay kahkaha atıp dikkat çekmeye değerdi:
-Bahadır! Bunu nasıl fark etmedim ya, hey Allah’ım şu halimize bak... Renk cümbüşü... Tam bir İnka erkeği olmuşsun...
Bütün bunları söylerken gülmekten zar zor konuşuyor cümleleri kesik kesik dökülüyordu dudaklarından. Bahadır normal bir zamanda olsa ablasının bu haline şaşırır o katı halini aşıp onunla şakalaşmasına hayret ederdi. Ama şimdi o da ablasına katılıyor onun çiçekli başlığıyla Anadolu’daki Türkmenlere benzediğini söylüyor renkli yeleğinin geniş omuzlarına sığmayışına gülüyordu.
Bilekliklerin mucidi konuşacakları dile kadar her şeyi hesaplamış, gidecekleri dönemin içinde rahatça bilgi toplama fırsatı sunmuştu onlara. Çocukla konuşabildiklerini fark ettiklerinde ise ondan yardım istediler. Bahadır onun gözlerine bakarak konuşmak için diz çöktü. İsimlerinin onları ele vermemesi için bildiği iki İnka ismini söyleyiverdi:
-Bize adını söylemek ister misin? Bak bu ablanın ismi Huallpa. Benimki de Guaman. Söyle bakalım, sana ne diye sesleniyorlar? Neredeyiz biz?
Küçük inka biraz çekingen biraz meraklı yaklaştı Bahadır'a:
-Mayta . Benim adım Mayta. Nerede olduğumuzu bilmiyor musun? Siz İmparator’un gönderdiği hekimler değil misiniz? Neden o kadar güldünüz?
Gökçen’in çocuklara düşkünlüğü bir başkaydı. Irkların özellikleri olduğuna inandığı kadar bütün çocukların masum olduğuna da inanırdı. O ana dek içinde bulundukları durumu anlamaya çalışıyordu ama bu küçük adamın konuşmasını duyunca dikkati dağılmış, o da kardeşinin yanına diz çökmüştü. Geçmişte en ufak bir şeyi değiştirmenin nelere yol açabileceğinin farkındaydı:
-Evet Mayta bizi İmparator gönderdi ama yolumuzu kaybettik. Bizi yaşadığın yere götürebilir misin?
Gökçen Mayta’nın endişeli olduğunu fark etmişti. Neden güldüklerini söylemese de Mayta buna takılacak durumda değildi. Küçük İnka’nın tek derdi onları hastalara yetiştirmekti.
Onlar ormandan şehre doğru yürümeye başladıklarında aniden bastıran sağanak yürüdükleri yolu kayganlaştırmıştı. Zor da olsa yolun çoğunu tamamladılar. Geçmeleri gereken son köprü tıpkı Birlik’in kaderi gibi, ölümün kıyısında, bir uçurumdaydı. Mayta karşıdaki görevlilere seslendi.
-İmparator’un Hekimleri geldiii! Köprüyü Açııın!
Bahadır ve Gökçen yazılımı geliştirdikleri zaman zarfında askeri eğitimden uzak kalmışlardı. Bu yolculuk onları hem yormuş hem de germişti. Gökçen minik Mayta’nın bir çırpıda geçtiği köprüye adımını atar atmaz başı döndü. Kendini ele vermemek için adımlarının yavaşlığını konuşarak kapatmayı denedi:
-Bahadır, ilkokulda bir çocuk vardı, hatırlıyor musun? Sana pabucumun bahadırı derdi. Seni hep korkaklıkla suçlardı. Ne yalan söyleyeyim ben de öyle düşünürdüm. Aslına bakarsan hala öyle düşünüyorum. Doğruyu söyle korktuğun için önce benim geçmemi istedin değil mi?
Konuştukça heyecanını bastırsa da gözlerinin önüne serilen yemyeşil manzara gittikçe bulanıklaşıyordu. Bahadır ise yorgunluğun verdiği bezmişlikle bulduğu bir taşa oturmuştu. Ablasının söylediklerine kulak asmasa da alışkanlıktan cevap verdi o da:
-Doğru taşları alsaydın uçurum da olmazdı korku da. En fazla savaşırdık. O da en güzel yanıydı zaten bu işin. Bir iki Çinli öldürecektim onu da aldın elimden. Güçlenmiş olmamıza rağmen hala iç karışıklık çıkarıyorlar devletimizde. Onlar düşman. Doğal olarak düşmanlık ediyorlar ya bizi...
Gökçen kardeşine cevap vermek için arkasına dönecekti ki başının dönmesinin de etkisiyle ayağı kaydı. Kalp atışı topların surlara vuruşu misali göğüs kafesini hiç durmaksızın dövüyordu. Gökçen hayatını yitirmek üzereyken Bahadır da farkında olmadan bulunduğu çağa hapsoluyordu. Ablasının çığlığını duyduğunda can havliyle ona koştu. Ama Gökçen köprünün diğer ucundaydı. Bir anda başının dönmesi de bir yerlere tutunmak için çırpınması da durdu. Ona ulaşan, ona can olan minik Mayta’nın minik elleriydi.
-Korkma Huallpa. Benim de küçükken hep başım dönerdi geçerken.
Korkak biri değildi Gökçen ama kardeşi onu anlamasına rağmen çenesinin düşmesi gibi şimdi de korkudan düşeyazmıştı. Kimlik dediğimiz karakterin ailenin yanında değiştiği de doğruydu. Güvenince korkmak, az kelimeyle anlaşılınca çok konuşmak da bundandı. Kollanacağından emin olan ruh kendini savunmayı bırakırdı. Sonrasında oluşan boşluk endişe için uygun bir karargâha dönüşürdü. Isık gölünün isminin aksine buz kesen suları misali emin olmak ve endişe duymak bir kalıba sığıverirdi.
Ona söyleyemediklerini mırıldanmakla yetindi Gökçen. “Mayta, ah Mayta kimsin, nereden geldin bilmiyorum ama seni bize Yaradan’ın gönderdiği kesin.” Düşündüklerini dile dökemedi ama ona sarıldı, kendi ruhuna sarılır gibi sarıldı Mayta’ya. Göğe baktı. Atalarının emanetinden midir bilinmez hep kutlu bir sonla uçmağa varacağına inanırdı. Irkınca savaşmak dinince şehit olmak isterdi. Böyle işe yaramaz bir ölümden kurtardığı için daha çok minnettardı Mayta’ya. Ona olan borcunu ödemek töresinin gereğiydi. Esas görevinin yanında bunu da vazife bilecekti artık kendine.
*****
Sonunda Machu Picchu yıkılmaz yapılarıyla, eşsiz mimarisiyle ufukta görünmüştü. Machu Picchu, güneşin çocuklarının tanrılarına adadığı şehir. İnka İmparatorluğu’nun kontrol noktası, uçurumlara kurulan köprüleri ve zorlu dik yamaçları aşarak ulaşılan bu dağın doruğuydu. Güneşe en yakın ama onunla inananlarının arasına giren bulutların da sevdalı olduğu bir zirve... Kolay ulaşılana inanmak bu toprakların azimli halkına göre değildi. O güne dek parasız, çıkarsız kurulmuş bir düzenle yaşayan bu insanların vatanları, sömürü düzeninin bir parçası haline getirilmişti. İstilacıların keşfedemediği bu korunaklı kent ise salgının avuçlarında parçalanıyordu.
Güneş Mayta’nın en sevdiği halindeydi ne kan kadar kırmızı ne de yakıcı derecede sarıydı. İnka eriğine benzetirdi bu halini Mayta. Bunu kimselere söylemezdi çünkü büyükler her şeyde olduğu gibi Tanrılarını sevme işinde de fazla katılardı. Oysa sevgi Mayta’ya göre anne kadar merhametli, çocuk kadar neşeli bir şeydi.
Bahadır ve Gökçen nerede olduklarını biliyorlardı artık. Geleceğin kayıp şehri bulundukları anın ölüm kusan kentiydi burası. Kızıl gün ışıklarının alıcılığı, kuş seslerinin huşusu dahi yükselen çığlıkları örtemiyordu. Hekim demişti küçük Mayta, İmparator’un gönderdiği hekimler geldi. Çare aranan neydi, bulunacak derman neydi bilmiyorlardı ama Gökçen’in emin olduğu bir şey vardı. Buraya gelmeleri boşa değildi. Bilakis kutsal bir amaç için buradalardı. Birliğin dağılmasını önlemek kadar kutsal...
Bahadır durumu daha net anlamak için yine Mayta’nın yanına gidip eğildi. Bir hastalık olduğunu biliyorlardı lakin bu hastalık neydi:
-Mayta, şehirde kimler hasta, durumları nasıl, biliyor musun? Durumlarını bilmemiz önemli. Şehre girene kadar ilaçlar için bitki toplayıp zaman kazanabiliriz.
-Halkın yarısı, belki de tamamına yakını hasta. Vücutlarının her yerinde su dolu kabarcıklar çıkıyor. Çok iğrenç kabarcıklar... Bazıları dayanamayıp öldü.
Gökçen yüzünü buruşturan, bu yaşta böylesi acılara şahit olan çocuğun içine su serpmek istiyordu:
-Merak etme hepsini değilse de çoğunu kurtaracağız. Eski, huzurlu günlerine kavuşacaksın.
Herkes hasta olduğuna göre bu bir salgındı. Ve bu toprakların şahit olduğu en büyük salgın İspanyol işgaliyle yaşanmıştı. Bahadır bunun farkına vardığında tedirgin oldu. Mayta’nın önden gitmesini onların da arkasından geleceğini söyleyerek ondan uzaklaştı. Mayta ise gideceklerini sanıp tedirginliğe kapıldı:
-Ben gideceğim ama ya yine kaybolursanız. Ben de yanınızda kalayım. Hem bitkilerin isimlerini de bilirim ben.
Bu kez Gökçen denedi şansını. Bahadır’ın yalnız konuşmak istediğinin farkındaydı:
-Mayta merak etme bak şehir karşımızda. Yolumuzu bulabiliriz. Hem sen önden gidip diğer hekimlere geldiğimizi haber verirsin. Olmaz mı?
Zorla da olsa ikna oldu minik Mayta. Keskin zekasının ve üstün sezgilerinin ağından kurtulamasalar da onu kısacık anda oluşan sevgisiyle ikna ettiler.
Bahadır işgal sırasında çiçek hastalığının biyolojik silaha dönüştürüldüğünü biliyordu ama ablası bu konulara ondan daha çok hakimdi.
-Apke(abla), tahminlerim doğru mu? Burası Machu Picchu ve şehirde çiçek salgını var. Bizim aşımız var mı? Bize de bulaşırsa ne bu insanlara yardım edebiliriz ne de Birlik’i kurtarabiliriz. En fazla bir ayımız var. Acele etmek zorundayız.
Kaygılanma hemen. Sen bebekken Birlik’e biyolojik bir saldırı yapıldı. Dönemin yöneticileri bunu halktan sakladı çünkü büyüyüp strateji okuduğumda hiçbir kaynakta karşılaşmadım. Annemle babam benim orada olduğumu fark etmeden konuşmuşlardı. Ordudan yeni ayrıldıkları için devletin halka yansıtmadığı çoğu şeyi hala duyuyorlardı. Çeşitli sancılarla kıvranan çaresiz insanlar, onlara merhem olamayan bir sistem... Kısa zamanda bilinen bütün hastalıklar için zararsız aşılar geliştirildi. Tabi sonrasında da tüm halk aşılandı.
Durdu. Kardeşinin gözlerine, vicdanının derinine bakarak söyledi geriye kalan sözlerini:
-Bu insanlara yardım etmeliyiz Bahadır. Bizden başka kimse onları bu acının ortasından çekip alamaz.
Bahadır ablasının hassasiyetinin düşünmesine engel olduğunu biliyordu. Ona hatırlatmak kendine gelmesini sağlamak zorundaydı:
-Peki apke, dediğini yapalım onlara yardım edelim ama ya bizim yüzümüzden tarih değişirse. Bu yaptığımızın nelere yol açabileceğini oyladın mı (düşündün mü) hiç?
Ablasının derininde yatan karaktere konuşuyordu Bahadır. Daha çok sahiplendiği kelimelerle konuşup iyice farkına varmasını sağlamak istiyordu. Yine de ablası bir yolunu bulmanın ve zararsızca onlara yardım etmenin peşindeydi.
-Bütün ailenin arşivlerini toplamıştın. Oradan bakalım. Tarihte de kurtulanların sayısı aşağı yukarı aynıysa bu çaresiz insanlara yardım edelim. Qeliştik mi (anlaştık mı)?
-Qeliştik apke, Qeliştik...
Bahadır ne kadar Anadolu Türkü ise Gökçen de o kadar Kazak Türkü’ydü. Duruşunda asalet ve zarafeti bir arada barındırması ile tam bir Almatı kızıydı. Annesi Aça ve dedesi Bumin ile kurduğu bağ onu da sahiplendiği sözcükleri de etkilemişti. Kelimelerin kimlikleri oluşturduğu gerçeği, her coşkulu ve tedirgin anında kendini gösterirdi.
Babaları yabancı dil eğitimleri esnasında onları sürekli uyarırdı. Öğrendiğiniz dilin tepkilerinizi ele geçirmesine izin vermeyin, derdi. Ama Gökçen’in durumu tamamen farklıydı. Türkçe’nin lehçelere ayrılması onu konuşanların kimliğini ayrı düşürmeye bir sebep olamazdı.
Aralarından geçtikleri dev yapraklı ağaçların birinin altına oturup kontrol ettiler. Koca şehirden yalnızca yüz kadar insan kurtulabilmişti. Onlar da daha yükseklere, büyük insan ve hastalık topluluklarından daha uzağa giderek kurtulmuşlardı. Bahadır bunu ablasına söylemeden önce kendisi tarttı biçti. Sayı aynıysa yardım edip o insanları şehri terk etmeye ikna etmek bir çıkar yol olabilirdi.
-Apke, bu insanlara yardım edebilir miyiz bilmiyorum ama hala fırsatımız var sanırım...
Sözleri bittiğinde Gökçen’in zihninde kopan fırtınalar da dinmişti, dile getirme sırası ondaydı. Günbatımlarının, vedaları değil yeniden dönmenin vaadini hatırlattığını söylerdi hep. Güneşe döndü yüzünü, günün bu demi en huzurlu olduğu anıydı ve ona yine bir güzellik vermişti:
-Yaradan yolumuzu buraya düşürdü ve elbette bir sebebi vardı yaşadığımız her an gibi. İspanyol işgali sırasında yerel halkın belli bir kesimi İnka ve Aztek uygarlıklarına karşı İspanyollarla anlaştılar. Yani kendi devletlerine ihanet ettiler. Bu çağdan öğreneceklerimiz de en az hedeflediklerimiz kadar önemli.
Dua ederek aldılar kalan yollarını da. Bir süre sonra şehir bütün görkemi ve acı dolu kıvranışlarıyla karşılarındaydı. Akıl almaz bir mimariydi lakin Machu Picchu’yu inşa eden ustaların ufku o denli genişti ki fay hatlarının üzerine kurdukları kent, ancak o fay hatları sayesinde var olabilirdi. Kırıklar onlara yalnızca deprem getirmiyordu; biriken yağmur sularına kanal olup temiz suyu onlara ulaştırıyor, kentin üzerine yağan şiddetli yağmurlar sonucu oluşan selin de evleri basmadan sokaklardan atılmasını sağlıyordu.
Onları yerel hekimler karşıladı. Günlerdir uyumamanın verdiği yorgunluk göz kapaklarının üzerine çökmüştü. Daha genç olan onları selamladı:
-Hoş geldiniz evladım. Buyrun, ilaçlar ilerideki binada. Dilerseniz sonrasında da hastaları görmeye gideriz. Duyduklarımıza göre başkentte de aynı hastalık bulaşmış insanlara.
Yaşlı olan adam ise yarı bunamış yarı bilge bir tavırla aynı sözleri tekrarlıyordu “Ölüm yanılanlara çok yakın. Ölüm yanılanlara çok yakın...”





