Skip to content

Tanday

Chapter 5 · 10 min read

Tanday

Chapter 5

“BK K 8 721”

“BK K 8 721”

Bu harf ve rakamlar da Bahadır’ın çocukluğundaki fısıltılar kadar anlamsızdı. Onun umudu da fısıltılar gibi bu simgelerin de zamanla anlam kazanmasıydı. Ne var ki bu kez vakit dar yanılan halkın ölümü ise yakındı. Derin derin düşünerek geçirilen saatlerin bir sonuç vermediği dakikalarda gün etkisini yitirmeye başlamış şehrin üzerindeki kara bulutlar hırçın rüzgarlarla dağılmıştı. Gök, yüzünü derin kızıllıklarla sergiliyordu. Umudun yittiği böyle anlarda hem atalarının mirası hem de dinlerinin öğüdüyle göğe döner ve huzuru onda ararlardı. Ruhlarının onları sürüklemesine müsaade edip bahçeye çıktılar. Bahadır ablasının sakinleştiğini sezdiğinde yapay zekanın onlara verdiği tek bilgiyi yeniden seslendirdi:

- BK K 8 721.

Gökçen yapay zekanın hata verdiğine inansa da düşünmekten vazgeçmiyordu:

- Bu işaretlerin sisteme yüklediğimiz bilgilerle bir bağı olmalı. Ama hangisiyle ya da hangileriyle. İyi düşün, kodlamada böyle bir detay kullandın mı?

- Saatlerdir düşünüyorum ama böyle bir kod yazdığımı hatırlamıyorum. Binlerce kitap tarattık kaldı ki güncel bilgilerle de bir bağı olabilir.

- Birçe’yi arar mısın? Belki de buyruk ya da savcıların kullandığı bir şifrelemedir.

Bahadır Birçe’yi arasa da bir sonuç alamadı. Her gereksiz anda beynini kemiren seslerse en ihtiyaç duyduğu zamanda adeta sessizlik yemini etmişti. Yapılacak olan belliydi. Bumin Ata ne Gökçen kadar savaş stratejisi bilirdi ne de Bahadır kadar teknolojiden anlardı buna rağmen iç karışıklığı iki yıl önce öngörüp torunlarına yapay zekâ geliştirme fikrini veren oydu. Doğru eğitim kişiyi tek bir konuda uzman kılabilirdi fakat tecrübe size her daim yol gösterirdi. Önde Gökçen arkasında Bahadır dedelerinin odasına doğru yol aldılar. Gökçen seslenip müsaade istedi yılların kocattığı atasından:

- İznin var mı evimizin hakanı, gelebilir miyiz?

- Gelin görklü torunlarım, gelin içeri.

Bumin Ata yatağına oturmuş hatıralarını yazdığı defterini okuyordu. Torunlarını yorgun ve karamsar halde görünce telaşa kapıldı. Defteri bir kenara bırakıp iki yanında oturan torunlarına döndü:

- Ne bu haliniz. Birçe kötü bir haber mi verdi? Aça’ya Anıl’a bir şey mi oldu? Korkutmayın beni.

Bahadır durumu açıkladığında neredeyse yarım saat hiçbir şey söylemedi Bumin Ata. Beklediler, beklediler ve sonunda duydukları cümle umut ışığı araladı onlara:

- BK K 8 721. İlk okuttuğunuz kitap hatırınızda mı?

Gülümseyerek baktı torunlarının gözlerine:

- Bilge’nin sırrı Korkut’un ellerinde.

İkisi de söylenenden çok kelimelerin çağrıştırdığı çözüme odaklandılar. Bilge, Bilge Kağan’dı onu anlamışlardı fakat Korkut ismini ne algıladılar ne de üzerine düşündüler. Bunu onlara yazgı öğretecekti. Bahadır dedesine sarıldı:

- Bilge Kağan Kuzey Yüzü, Orhun Yazıtları nasıl aklımıza gelmedi. Yüce Yaradan seni başımızdan eksik etmesin dedem.

Çalışma odasına vardıklarında aradıklarını buldular. “Türk milletinin bir araya gelip devlet kuracağını buraya yazdım. Yanılıp öleceğini de buraya yazdım.” Talimatın ilk kısmının ne anlama geldiğini bulmuşlardı lakin bu bilgi de onları çözüme götürmemişti. Yeniden bahçeye çıktılar. Bakü her zamankinden daha nemli daha boğucuydu. Nefes almak dik durmak devleti uçuruma sürüklenen bu iki genç için artık çok daha zordu. Çaresizlik içinde oturdukları masada Gökçen’in aklına çalışırken takıldığında kullandığı bir yöntem geldi ve etrafındaki eşyaları tek tek incelemeye başladı. Böylelikle odaklandığı yanlış noktalardan kurtulacak yeni fikirler üretebilecekti. Babasının evin giriş kapısının üzerine astığı Selçuklu yayını gördüğünde Anıl’ın çocuklarında mağaradan çıkan mumyanın kolunda bulduğu bileklik kurtuluş meşalesi gibi parladı gözlerinin önünde.

- Bahadır kalk terasa çıkmamız lazım. Bahadır! Kime diyorum, kendine gel hadi.

- Sakin ol. Önce bir anlat ne olduğunu. İyiden iyiye unuttun ha benim de bir irademin olduğunu.

Öyle bir çaresizliğin içinden çıkmış olmak geçen kısa zamana rağmen Gökçen’i de değiştirmiş sakin ve dirayetli birine dönüştürmüştü. Kardeşinin dediğini yaptı ve tane tane aklındaki her şeyi anlattı:

- Yapay zekâ bize bir talimat verdi evet ama biz sadece bugüne gelebilen bilgileri verdik sisteme. Belli ki bir şeyler eksik ve eksik olanı bulmanın tek yolu o zamana gitmek. Aylardır kullandığımız yönteme o kadar odaklandık ki burnumuzun ucundaki çözümü göremedik.

Aynı meşale Bahadır’ın kara gözlerinin önünde de parladı. Ama onun aklına gelen yalnızca bu değildi. Bumin Ata onlar gittiğinde kiminle kalacaktı:

- Ne yapacağımızı anladım. Tehlikelerine de razıyım ama Bumin Ata ne olacak? Birçe’yi çağıralım desem halini biliyorsun. Böyle bir zamanda kime emanet edebiliriz ki?

- Annemler birkaç saate dönecek onların gelmesini beklersek geç kalırız. Ama Birçe birkaç saatliğine gelse çok da zor durumda kalmaz.

Birçe geldiğinde Bumin ata çoktan uyumuştu. Uyumadan önce tekrar ettiği sözlerini mırıldanmıştı: “Yüce yaradan beni ebedi uykuma da Aybanu’ma da kavuştur.” Sonunda ne olduğunu bilmedikleri bu yolculuğa çıkacak olan torunlarının ardından da dualarını eksik etmeyecekti. Onlara yeniden kavuşmak için gün sayacağını bilse de kavuşamamanın da olduğunu bildiğinden ikisiyle de helalleşti uyumadan önce.

Birçe onları uğurlamak ve buldukları çözümü daha detaylı öğrenmek için yanlarına gitti. Karşısında duran mumya ne Mısır’da ne de Orta Asya’da gördüklerine benzemiyordu:

- Nasıl bir mumya bu böyle! Yüzlerce yıl önce ölmüş bir insandan çok yeni uykuya dalmış biri gibi. Türkistan’da, yüksek rakımlarda daha iyi korunan mumyalar olduğunu biliyordum ama...

Bahadır daha önce Birçe’ye hiç bahsetmemişti bu konudan. Sevdiğinin endişe dolu bakışları altında etraflıca anlattı ne yapacaklarını:

- Babam Moğolistan araştırmaları esnasında buldu bu mumyayı. Ama o alanda bu tür bir geleneğe hiç rastlanmamıştı. Bunun için yetkililere haber vermedi. İlerleyen dönemlerde gelişen teknoloji sayesinde mumyanın zihninin bir kısmını okuyabildik. Bileğindeki cihazlar onu 3000 yılından 721 yılına götürmüş. Daha önce de dünyanın çeşitli yerlerinden aynı özelliklere sahip, mücevher benzeri taşlar bulmuştu. Bu ikisi arasındaki bağı da zamanla çözdük. Taşlar bölgelere ve devirlere aitti. Cihaza yerleştirildiklerinde zamanda ve mekânda yolculuğu sağlıyorlardı. Ama mumyanın kafatası zarar gördüğü için nasıl geri döneceğimizi çözemedik, haliyle cesaret de edemedik. Şimdi ise tek çözüm yolu bu.

- Bir dakika. Yanlış anlamadım değil mi? Anıl Babam dünyanın çeşitli bölgelerinden küçük taşlar buldu ve o taşlar bu bilekliklere takıldığında ait oldukları devre götürüyorlar öyle mi?

- Aynen öyle.

- Bu yorgunluğun üzerine anlasam da içselleştiremiyorum ama tek çare buysa... Yapay zekanın talimatının bir kısmını çözdük demiştin aradığında. Onu nasıl çözdünüz?

- Evet sisteme tarattığımız ilk kitap Orhun Yazıtları hakkındaydı. Bumin Ata her zamanki gibi yol gösterdi. İlk okuttuğunuz kitaba bakın dedi. BK K 8 Bilge Kağan Kuzey yüzü 8. satırı işaret ediyormuş. 721’in ne anlama geldiğini henüz bilmiyoruz.

Bahadır Birçe’ye durumu anlatırken Gökçen arşivi tarayarak vakit kazanmaya çalışıyordu. Birçe boşluktan faydalanıp Bahadır’a yaklaştı:

  • Sesler ne durumda canözüm?
  • Şşşh! Ablam duyacak sessiz ol.
  • Merak etme çok dalgın duysa da dikkat kesilmez.
  • Tamam tamam. Ben de çok bekledim seslerin yeniden gelmesini ama olmuyor. Ne kadar zorda hisseysem de dikkat kesilip düşünsem de bir şey duymuyorum. Bu beni son zamanlarda hep yoruyor hem de korkutuyor. Biliyorsun en son böyle olduğunda...

Birçe biraz kaygı biraz da kızgınlıkla sözünü kesti:

  • Bahadır! Duymak istemiyorum böyle şeyler lütfen.

Sarılıp birbirlerinden, sevgilerinde güç aldılar. Gökçen ise 721’in bir tarihi işaret etmesi gerektiğini inanıyordu ve yanılmadı da. 721 İkinci Göktürk Kağanlığında iç karışıklığın çıktığı ve Bilge Vezir Tonyukuk’un öngörüsü sayesinde isyanların bastırıldığı seneydi. Bahadırların yanına geçerek bulduğu bilgiyi onlarla da paylaştı:

- Ne düşünüyorsunuz sizce de 721 bu tarih olabilir mi?

Birçe tedirginliği bastırarak onlara cesaret vermek adına bu fikri destekledi. Kurultay’da işler çığırından çıkmıştı. Yapay zekaya ve kullanacakları bilekliklere güvenmek zorundaydı.:

- Katılıyorum. Oldukça güçlü bir anlam bağı var aralarında. İsyanın nasıl bastırıldığı insanların kimin tarafından kandırıldığı elimizdeki kaynaklarda var ama Tonyukuk’tan ya da Bilge Kağan’dan öğreneceğiniz en ufak bir ayrıntı bile yapay zekayı yeniden ve sonuç odaklı aktive etmemizi sağlayabilir. Sen ne diyorsun Bahadır?

- Ben de aynı fikirdeyim ama kahramanımızın içine düştüğü durumu ve ayı da öğrenip tedbir almalıyız.

Gökçen en yakınındaki ekrandan babasının bilgileri kaydettiği sisteme girdi. Çıkacakları yolculuğun ilk ve belki de en çetin sorunuyla karşılaşmıştı. Hafızası okunan mumya, Göktürk dönemine ulaştığında Tang Hanedanı İmparatoru’nun Bilge Kağan’a açtığı talihsiz savaşın ortasına düşmüştü. Kansu’nun kara kışında verilen bu savaşı Gökçen ezbere biliyordu. Yine de bu, en iyi ihtimalle vakit kaybı demekti. Alacakları önlemler yazgının önüne geçemeyecekti belki ama onlar almakla yükümlü olanlardı, güç ve irade ise Yaradan’ın elindeydi.

- Bahadır! Sana bir dosya gönderdim hemen bak! Çıkmadan önce epey bir hazırlanmamız gerekecek anlaşılan.

Bahadır, ilme olan aşkı uğruna kendini küçük bir çalışma odasına kapatarak büyüse de o da her Türk genci gibi savaş eğitimini başarıyla tamamlamıştı. Atasından ve anasından dinlediği savaş anlatıları onu içten içe kutlu bir istekle dolduruyordu lakin öğrenmenin, hiç durmadan öğrenmenin huzuru onu sarıp sarmalıyor; çocukluğundan bu yana içinde bulunduğu barış ortamı onu asker olma hayallerinden uzaklaştırıyordu. Yine de okuduğu satırlar ona tatlı ve kanlı savaş hayalleri kurdurtmuştu. Ablasının aksine kaygılanmamış bilakis mutlu bile olmuştu. Gökçen onun bu düşüncelerinin az çok farkındaydı. Bunun ona da amaçlarına da zarar vermesini istemiyordu. Bahadır da istemezdi. Hatırına düşenler, atalarının kanıyla onlara da geçmiş olan savaş ruhunun eseriydi. Yanlarına gelen ablasının yüzünde o her zamanki vakur ifadeyi aradı. Karşılaştığı tablo beklediğinin aksine güven değil endişe taşıyordu. Birçe ve Bahadır'ın arasında duran masaya ulaştı. El çabukluğuyla masanın ekranından savaş notlarını, oradan da aradığı haritayı açtı. Net çizimlerin yanı sıra şifreyle gizlenmiş, sembollerle işaret edilmiş yapılar da vardı.

- Bahadır beni son derece dikkatle dinlemeni istiyorum. İşte, eski dostumuzun kendini bir anda içinde bulduğu kargaşa alanı tam olarak burası; Çinin Kansu bölgesi. Tarih ise 721 kış ayları. Bu savaşı Tang Hanedanı İmparatoru Hsüan-tsung, eski gücüne kavuşan Göktürkleri ortadan kaldırmak için başlattı. Niyeti tıpkı Bozkurt destanındaki gibi bütün Türk düşmanlarını hatta devletin içinde başkaldırma niyetinde olanları da toplayıp Göktürk Kağanlığını yerle bir etmekti. Ama Türkler Tonyukuk’un öngörüsü ve tavsiyeleri sayesinde bu zorluğu kolaylıkla hatta zaferle sonuçlandırdılar. Şimdiye kadar anlattıklarım önümüzü açacak bize kolaylık sağlayacak olanlardı. Bundan sonrası mücadeleyi güçleştirecek belki de başarısızlığa neden olacak. Elimizdeki bilgilerle örtüşmeyen bir durum var. Kahramanımız tam olarak savaşın ortasına düşmüş ama atam bu döneme ait taşı kalenin iç duvarlarında bulmuş. Savaş ise dışarıda, bir meydan savaşı.

Birçe Bahadır’ın anlattıklarıyla Gökçen’in sözleri arasında bağ kurmaya çalışıyor, onların işine yarayacak ip uçları arıyordu. Birlik’te savcılar ve buyruklar da olası savaş durumlarına karşı casusluk eğitimi alırlardı. Haritadaki sembollerin bazılarının anlamlarını bu eğitimlerden hatırlıyordu. Söz konusu savaşların en muhtemel cüretkarı ise Türk’ün daimî düşmanı Çin’di. Çoğu derste muhakkak Çin ile alakalı olan kısımlara da değinilirdi. Bölünmüş ve parçalanmış bu bilgileri toparlamaya çalıştı Birçe. Ortaya çıkan sonuç yapacakları hazırlıkların yönünü belirleyecekti:

- Eğer burada da Çin Seddi’nde kullanılan mimari baz alındıysa içeri girmeyi denemek yerine şehrin dışına kaçması çok normal. Abla, haritayı bana çevirir misin? İşte... Surların gizli girişlerinden biri burada olmalı. Üzerindeki tamga buna işaret ediyor. Bu geçitten içeriye adım attığınız an kendinizi bir labirentte bulursunuz. Labirentin sonu ise kapısız geniş bir avluya açılır. Sizi orada bekleyen son, casuslar için tuzaklanan ölümü tatmak olur. Bizim bildiğimizi o çağa gitmek için icatlar yapan kahramanımızın bilmemesi neredeyse imkânsız.

Tehlikeye bilerek atılan kahramanımız meraklı ve de bu merakına söz geçiremeyen bir tarihçiydi. Orhun Yazıtlarında anlatılan savaşların detaylarını öğrenmek onu hayatta kalmaktan daha çok cezbetmişti. Bahadır odanın bir köşesinden diğer köşesine geçerek Birçe’nin söylediklerinin doğru olup olamayacağını kontrol etti.

- Haklı olabilirsin. Savaştan öncesine dair bir bilgi yok, hafızasının okuyamadığımız anlarından birine denk düşüyor.

Gökçen ise daha farklı düşünüyor ve mumyanın savaşın olduğu bölgeye bilerek gittiğine inanıyordu:

- Ya da geçmişe gitme amacı bizim gibi bir şeyler öğrenmekti ve asıl merak ettiği de bu savaştı. O yüzden kalenin içlerine değil savaşın yapıldığı meydana doğru yürüdü ve amacına ulaştı.

İhtimallerin içinde boğulmak yerine her iki tahmin için de tedbir aldılar. Yapacaklarını, atacakları her adımı böylece tasarlayıp odalara dağıldılar. Her biri gereken eşyaları bulundukları yerlerden alıp çalışma odasına getiriyor, yanlarına alacakları çantaya yerleştiriyordu. Bahadır, bütün ailenin arşivlerini bir araya toplamış acil durumlarda kullanabilecekleri bir bilgi kaynağı haline getirmişti. Gökçen, anne ve babasının savaşta kullandıkları hançerleri aldı. Onlara ait eşyaları yanlarına almak, desteklerini hissetmelerini sağlayacaktı. Hazırlıklar tamamlandığında yeniden çalışma odasına geldiler. Bumin Ata görevini yerine getirmiş, zor olan veda sözlerini söylemişti. Bu zorluğun üstesinden gelme sırası Birçe’deydi. Veda sözleri bir anda dökülemedi dudaklarından. Bungun havayı dağıtmak, asıl konuya odaklanmalarını sağlamak istiyordu.

- Nenem “Dağlar başına qış, İgid başına iş” derdi. Yiğit dertsiz tasasız olmaz elbet lakin bize düşen bu kez derdin de tasanın da aslan payını almak. Her Kurultay’a umutla, olumlu düşüncelerle gidiyorum. Gel gör ki bizi yetiştiren, bize yol gösteren yargucularla dahi ters düşmeye başladık. Gözlerine hırslarınca çekilen miller, kulaklarına fitnelerce doldurulan yalanlar... Ne dörtnala gelen felaketi görüyorlar ne de onlara söylenen gerçekleri duyuyorlar. Bütün dertleri şimdinin kavgalarında üstün gelen taraf olmak. Siz orada atalarımızda saklı olan sırrı anlamak için mücadele ederken ben de burada Bakü’nün bağrında fitneyle savaşacağım. Size zaman kazandırmak için...

Ayrılığın acısı boğazına düğümlenmiş, sözlerine ket vurmuştu. Yutkundu. Zaman zaman üzerine atılan toprak, zaman zaman ise can membaı olan kara gözlere dikti bakışlarını. Yazgı, yolları da davaları da bir olan bu iki genci aynı dava uğruna ayrı yollara düşürmüştü.

On dört asırlık gizem çözülmeyi, temelinden sarsılan birlik kurtarılmayı bekliyordu. İki kardeş birbirlerinden öğrendikleri inatçılıklarıyla ırklarının kaderini değiştirmeye niyetlenmişlerdi. Gökçen raflarda dizili olan taşların arasından Göktürklere ait olanları alıp cihaza yerleştirdi. Onları bekleyen dünya şimdi bir dokunuş uzaklarındaydı. Kazanılacak zaferler, işitilecek öğütler ve çözülmeyi bekleyen bir sır...

End of chapter

9 comments