Ertesi sabah uyandığımda, odamdaki ışık her zamankinden daha farklı görünüyordu. Silas’ın yanında geçirdiğim o sessiz saatlerden sonra, kendi dünyamdaki renkler biraz daha solgun, biraz daha "anlamsız" gelmeye başlamıştı. Zihnimde dönüp duran tek bir cümle vardı: "Ruhumu rahatlatamıyorum." Gün boyu derslerde zihnim Silas’ın o mermer tozlu dünyasına kaçıp durdu. Bir ara, tamamen alakasız bir şekilde zihnime bir imge düştü: Deniz kabuğunun içindeki bir çatlak. Nedenini bilmiyordum; ne denizle bir işim vardı ne de o gün kabuklarla ilgili bir şey görmüştüm. Ama o çatlak görüntüsü, zihnimin bir köşesinde kıymık gibi çakılı kalmıştı. Ders çıkışı, adımlarım sanki benden bağımsızmış gibi yine o koridora, o kapıya yöneldi. İçeri girdiğimde Silas’ı her zamanki gibi çalışırken bulmayı bekliyordum. Ama o, masasının başında, elinde bir parça kil ile öylece duruyordu. “Selam," dedi, sesinde dün geceki o titreme yoktu ama bakışlarında garip bir derinlik vardı. Yanına yaklaştığımda masanın üzerindeki şekli görüp donakaldım. Kilden, kaba bir form çıkarmıştı ortaya. Bir deniz kabuğu taslağıydı bu ve tam ortasında, az önce zihnimde canlanan o derin çatlak duruyordu. "Neden bunu yapıyorsun?" diye sordum, sesimdeki şaşkınlık atölyenin sessizliğinde yankılandı. Silas başını kaldırdı, parmaklarındaki gri kili umursamadan bana baktı. "Bilmiyorum," dedi, kaşlarını hafifçe çatarak. "Yaklaşık bir saat önce, zihnime aniden bir görüntü saplandı. Sanki... bir başkasının rüyasını görüyormuşum gibi. Yapmazsam geçmeyecekti." Bir saat önce... Ben o çatlağı tam bir saat önce düşünmüştüm. "Ben de..." diye fısıldadım, nefesim kesilir gibi oldu. "Ben de tam o sırada bunu düşünüyordum Silas. Tam olarak o çatlağı." Aramıza bir sessizlik çöktü. Ama bu seferki sessizlik huzur değil, ürkütücü bir merak taşıyordu. Silas elindeki kili yavaşça masaya bıraktı. Gözlerini benden kaçırmadı; sanki benim içimdeki o renkli karmaşada kendi izini arıyordu. Masanın üzerinde, ikimizin eli birbirine oldukça yakın duruyordu. Aramızda sadece birkaç santimlik bir boşluk vardı. O an, Silas elini kile uzatırken ben gördüm. Sadece ben. Onun bembeyaz, mermer tozuyla kaplı serçe parmağından çıkan, havada kavisler çizerek gelip benim serçe parmağıma dolanan incecik, kan kırmızısı bir ip. O kadar canlı, o kadar parlaktı ki, sanki odadaki tüm renkleri o iplik yutmuştu. Kalbim bir anlığına durdu. Gözlerimi kırpıştırdım, başımı yana eğdim ama hayır; oradaydı. Ben her gün insanların duygularını renklerle görüyordum ama bu... bu bir duygu değildi. Bu bir mühür gibiydi. "Valerius? İyi misin?" Silas’ın sesiyle irkildim. Bakışlarımı parmağımdan koparıp ona baktım. O hiçbir şey görmüyordu. Kendi parmağına, sonra benim şaşkın yüzüme baktı. Onun için her şey her zamanki gibi "şeffaf" ve "normaldi". “Ne garip...” dedim, sesim çatallandı. Elimi hızla geri çektim. Ben elimi çektikçe o kırmızı ip uzadı, inceldi ama kopmadı. Sanki bir parçam onda kalmıştı. “Sadece... ışık yansıması sanırım. Bir an gözüm karardı, kırmızı bir leke gördüm sanki. Muhtemelen dün gece az uyuduğum için zihnim bana oyun oynuyor.” Silas hafifçe kaşlarını çattı, elini ensesine götürdü. “Belki de,” dedi sessizce. “Atölyenin ışığı bazen insanı yorar. Dinlenmelisin.” Ona inandım gibi başımı salladım ama içim titriyordu. Silas için o an sadece sıradan bir ışık oyunu, benim içinse bir yalandan ibaretti. O hiçbir şey fark etmemişti ama ben artık biliyordum. Aramızdaki o "şeffaf" boşluk aslında boş değildi; ikimizi birbirine kördüğümle bağlayan, sadece benim görebildiğim o kıpkırmızı gerçekle doluydu. Onun yanından ayrılırken serçe parmağımın ucunda hafif bir sızı vardı. O ip oradaydı, biliyordum. O görmese de, belki inanmasa da... biz birbirimize düğümlenmiştik.
الفصل 3
BÖLÜM 3: Kaderin İpi
نهاية الفصل
2 تعليق
Sen bir harikasin sen harikasin tek kelimeyle harikasin
Cokguzel

