تخطٍ إلى المحتوى

Şeffaf

الفصل 4 · قراءة 3 دقيقة

Şeffaf

الفصل 4

BÖLÜM 4: Sarı Güneş

Ertesi gün atölyeye her zamankinden daha erken gittim. Serçe parmağımdaki o hayali karıncalanma hala geçmemişti; sanki görünmez bir nabız orada atıp duruyordu. Ama kapının önüne geldiğimde alışık olduğum o sessizliği bulamadım. İçeriden kahkahalar ve hızlı bir konuşma sesi geliyordu.

Kapıyı hafifçe araladım. Silas masasının başındaydı ama yalnız değildi. Yanında, üzerinde parlak bir sweatshirt olan, kıvırcık saçlı ve yerinde duramayan bir çocuk vardı. Bu çocuk... O kadar parlak bir sarıydı ki! Silas’ın o sakin, şeffafflığının yanında; güneşin en tepede olduğu anki gibi neşeli ve canlandırıcı bir şekilde parlıyordu. Kelimenin tam anlamıyla bir ışık topu gibi Silas’ın etrafında dönüyordu.

Silas'ın yüzüne baktığımda içimi bir huzur kapladı. O her zamanki donuk, ifadesiz maskesi düşmüştü. Hafifçe gülümsüyordu, gözlerinin kenarları kırışmıştı. Leo'nun bir şakasına karşılık verirken sesi daha canlı çıkıyordu. Silas’ın böyle gülebildiğini görmek, içimdeki o gri endişeyi bir anlığına dağıtıverdi. Onun bu neşeye ihtiyacı vardı.

"Valerius, geldin," dedi Silas beni fark ederek. Sesindeki o yumuşak ton, Leo'nun neşesiyle birleşince atölye bir anda daha yaşanır bir yer haline geldi.

"Selam," dedim içeri girerek. Leo’nun yaydığı pozitif enerji beni de anında sarmalamıştı.

Sarı çocuk anında bana döndü. Gülümsemesi o kadar samimiydi ki, kendimi bir yabancı gibi hissetmeme imkan yoktu. "Vay, sen şu meşhur ressam Valerius olmalısın! Silas senden bahsetti. Ben Leo, bu huysuz heykeltıraşın çocukluktan beri başına bela olan tek arkadaşıyım."

"Memnun oldum Leo," dedim içtenlikle. Silas'ın benden bahsetmiş olması, kalbimin üzerinde ince bir sıcaklık bıraktı.

Leo, Silas’ın elindeki kile bakıp neşeyle güldü. "Yine mi gri Silas? Biraz renk katsan ölür müsün? Bak, arkadaşın ressammış, iste bir fırça darbesi atsın şuna."

Silas başını iki yana sallayıp Leo'ya bir mermer parçasını hafifçe fırlattı. "Renkler onun dünyası Leo, benim değil."

Leo dağınık, kumral bukleleri her hareketinde alnına düşüyor, gözlerindeki o hınzır parıltı odadaki her nesneye bir parça neşe bulaştırıyordu. Üzerindeki hardal sarısı, bol kazağının kollarını dirseklerine kadar sıyırmıştı; bilekleri ise rengarenk iplerden yapılmış, el emeği olduğu belli olan onlarca bileklikle doluydu. Konuşurken sadece sesi değil, tüm vücudu eşlik ediyordu ona. Elleriyle havada kocaman daireler çiziyor, bir an yerinde duramıyor, sanki içine sığdıramadığı bir enerjiyle sürekli titreşiyordu.

Onun bu bitmek bilmeyen enerjisini izlemek, en durgun tuvalime aniden en parlak renkleri çalmak gibi hissettirmişti. Silas’ın o ağır sessizliğinin içinde Leo, sürekli akan ve köpüren bir nehir gibi neşeyle çağıldıyordu.

Leo aniden bana döndü, o kadar geniş ve samimi gülümsedi ki, az önce kapıda hissettiğim o çekingenlik bir anda uçup gitti.

Leo bir an bile duraksamadan elini kapıya doğru savurdu. "Bakın çocuklar, hava bugün dışarıda çok güzel ve kütüphane kafesinin o meşhur tarçınlı kurabiyeleri fırından yeni çıkmış olmalı!

Silas'ın burada mermer tozuna boğulmasına daha fazla izin veremem. Valerius, sen de bize katılıyorsun değil mi? Lütfen hayır deme!’’

Onun bu teatral ve neşeli daveti karşısında gülümsemeden edemedim. Leo’nun varlığı, o parmağımdaki kırmızı ipin yarattığı gizemli ağırlığı bile hafifletmişti.

"Leo, onu baskılama. Kalabalıklardan hoşlanmıyor," dedi Silas. Ses tonunda, benim tekrar o gürültülü renkler arasında boğulmamdan korkan, ince bir endişe vardı. Bakışları yüzümde gezindi; sanki ruhumun yorulup yorulmadığını ölçmek istiyordu.

Leo, Silas'ın bu ciddiyeti karşısında elini havada teslim oluyormuş gibi salladı. "Tamam, tamam! Sadece bir teklifti."

Gülümsedim. Silas’ın beni bu kadar çabuk anlaması, içimdeki o görünmez bağın hafifçe gerilmesine neden oldu. "Sorun değil Silas," dedim usulca. "Gerçekten gelmek istiyorum.’’

Dışarı çıktığımızda, Leo en önde zıplayarak bir şeyler anlatıyor, etrafına o sapsarı enerjisini saçıyordu. Ben ve Silas ise bir adım gerisindeydik.

Aramızdaki mesafe sadece birkaç santimdi. Yürürken elim yanıma düştüğünde, serçe parmağımın havada bir şeye takıldığını hissettim.

Bakışlarımı aşağı indirmedim, bakarsam o kırmızı ipi tekrar görüp bu anın büyüleyiciliğini bozmaktan korktum. Ama Silas’ın elinin, tam benim parmağımın olduğu hizada hafifçe titrediğini fark ettim. O görmüyordu, o duymuyordu ama hissediyordu; tıpkı benim gibi.

Leo önde bahar güneşinin tadını çıkarırken, biz arkada o sessiz ve birbirimize düğümlenmiş şekilde kalabalığa karıştık.

نهاية الفصل

0 تعليق

لا توجد تعليقات على هذا الفصل بعد. اكتب أول تعليق.