تخطٍ إلى المحتوى

MİNEL

الفصل 32 · قراءة 26 دقيقة

MİNEL

الفصل 32

🐣32🐣

Imposiblety'den

"Ne oldu?"

Gökhan alt kattaki büyük çalışma odasına girerken sormuştu bu soruyu, Minel'in iyileştiğinden emin olmuştu ve bugün işe dönüyordu. Kızını bırakmaya gelince babası tarafından bu odaya çağrılmıştı.

"Siz işe gitmeden olanlar hakkında konuşalım diye düşündüm."

Gökhan koltuklardan birine oturdu, ciddi bir ifadeyle babasına baktı. Son günlerde gündemden çok uzak kalmıştı, neler döndüğünü bilmiyordu.

"Ceyda ve Aykut'un otopsi sonuçları çıkmış, siyanürle zehirlenmişler."

Engin kaşlarını kaldırıp şaşkınlıkla "Siyanür?" dediğinde Raif sıkıntılı bir tavırla başını salladı. "Evet, siyanür, öldürüldükleri kesinleşti."

"Kim katmış peki? Kimden şüpheleniyorlar?"

Hale'ye bakarken "Bilmiyorum." deyip bir nefes verdi Raif. "Soruşturma Karadağ'da yürütüldüğü için gerekli bilgilere ulaşmak vakit alıyor. İllaki şüphelileri öğreniriz ama bunun vaktini bilmiyorum."

"Biliyorsun ama saklamıyorsun, değil mi?"

"Hayır Gökhan, hayır oğlum. Farkındaysan sirke olayında da bilmediğimi söylememiştim, sadece isim vermedim. Hem artık daha sakinsin."

Gökhan dışında herkes başını salladı son cümleyle. Bir aydan fazla süredir Gökhan bir kavgaya bulaşmamıştı, nezarethaneye düşmemişti. Bu bir rekordu.

"Onlardan şüphelileri öğreninceye kadar biz çoktan komşularla konuşuruz."

Engin'e baktı Hale. "Ne durumda o işler?" dedi kaşlarını hafifçe çatıp. Beyin fırtınasında yer almasına izin verseler de bu tarz bilgi bulma, insanlarla görüşme işlerine Hale'yi katmıyorlardı; Hale bu koruyuculuklarına alışmıştı, niyetlerinin kötü olmadığını bildiği ve kendisinden bir şey asla saklanmadığı için sesini çıkarmıyordu.

"Kapıcının ve giriş katında oturanın isimlerini aldım, her an gidip konuşabiliriz. Bir de Ceydaların karşı komşusuyla konuşalım, eve girip çıkanı görmüştür diye düşündüm ama şu anki komşuları taşınalı birkaç ay olmuş, ondan öncekinin ismini alıp adresini buldum. Onunla da gidip konuşabiliriz."

"Konuşmaya gitmeden önce rakiplerimizin fotoğraflarının olduğu bir dosya hazırlayayım ben, onları da gösterip apartmanda görmüşler miydi diye sorarız."

Hakan başını salladı Hale'nin söylediklerine. "Mantıklı."

"Dosyayı hazırlamadan önce... Kubilay Fırat olabilir mi bunları yapan? Sonuçta biz kendimizi bildik bileli bize düşmanlar."

Engin kafasına oturmayan şeyleri saymaya başladı, Kubilay ihtimali zihnini kurcaladığı için diyeceklerini önceden düşünmüştü. "Evet ama öncesinde bu tarz bir şey yapmadı, ihalede kozlarımızı paylaştık. Neden yapsın, neden Minel'i seçsin? Gökhan'ın evleneceği bile belli değildi, bırakalım bir kızı olmasını."

"Bilmiyorum ama ilk o aklıma geliyor." Babasına döndü Hale, Raif'in dayanamayacağı bakışları yerleştirdi yüzüne. "İlk başta neden düşman oldunuz baba?" diye sordu durumun ciddiyetine eğreti duran bir tatlılıkla.

Raif derin bir nefes aldı, zaten bunun sebebini bugün anlatmak niyetindeydi. Ailesi tehlikedeyken hiçbir şey gizlemek istemiyordu; birine bir şey olursa kendini affedemez, aynada kendi yüzüne bakamazdı.

"Fuat'la biz çok yakın arkadaştık, ailelerimiz ahbap olduğu için beraber büyüdük."

Tüm Aktuna kardeşler aynı genleri taşıdıklarını belli etmek istercesine kaşlarını kaldırdı.

"Yirmi bir yaşına geldiğimizde..." diye devam etti Raif evlatlarının bu şaşkınlıklarına aldırmadan, daha çok şaşıracakları şeyler anlatacaktı.

.

.

.

44 yıl önce - Aktunaların Evi (Gülten 18, Raif 21 yaşında)

"Kardeşim, ben geldim."

Tek çocuk olması nedeniyle yaşadığı kardeş eksikliğini kapatmasına yardımcı olan çocukluk arkadaşı Fuat'ın sesini duymasıyla başını kaldırırken okuduğu ciltli kitabı kapattı Raif. Gülümseyip ayağa kalktı, kendisinden biraz daha kısa olan arkadaşıyla el sıkıştı.

"Hoş geldin."

Bir yaz günüydü, İstanbul cayır cayırdı; bu yüzden evde oturmak yerine "Gel, çardağa gidelim." diye bir öneri sundu Raif. Evleri deniz kenarındaydı, çardak da bundan nasibini alıyor ve sürekli esen meltemlere ev sahipliği yapıyordu.

Fuat itiraz etmedi. Konuşarak bahçeye çıktılar, Raif kendini bildi bileli onlar için çalışan ve bahçeyi adeta cennetten bir köşeye çeviren bahçıvan güllerle ilgileniyordu. Raif sevdiği bu adama başıyla selam verirken sakince gülümsese de gerilmişti, ne de olsa bu güleç adam Gülten'in babasıydı.

Gülten'in, biricik sevdasının, kıymetlisinin.

Beraber büyümüşlerdi Gülten'le. Aynı bahçede koşuşturmuşlardı. Vakit geçtikçe ve ikisi de büyüyüp serpildikçe aralarındaki sınıf farkı, cinsiyetlerinin farklı olmasıyla muhabbetleri fazla olursa "Laf söz olur." düşüncesi, Raif'in dersleriyle ve babasının ona öğrettiği işlerle fazlasıyla meşgul olması sebebiyle aralarındaki sözlü iletişim kopmuştu.

Kopmuştu kopmasına ama birbirlerine verdikleri değer, duydukları saf sevgi yerinde kalmıştı. Hatta vakit geçtikçe Raif'in bu arkadaşına olan sevgisi sevdaya evrilmişti.

Öncesinde Raif kendisine hakim olup Gülten'e uzun uzadıya bakmamak için kızı gördüğü yerde yolunu değişmiş, bunu yapamıyorsa başını eğmişti. Ne zaman ki Gülten on sekiz yaşına basmıştı, o zaman yirmi bir başındaki bu delikanlı tüm bu çabaları bir yana itmişti.

Kahve gözleri; bir çift mavi, berrak gözü arar olmuştu.

Çok güzeldi Gülten'in mavileri; altın sarısı, beline kadar uzanan saçları, zarifçe, yürür gibi değil de süzülürmüş gibi hareket etmesi, çiçeklerle gülümseyerek konuşması, Raif'i gördüğü yerde eğilip delikanlının görmek için dünyalarını vereceği mavileri kapatan sarı kirpikleri ne kadar güzelse gözleri de o kadar güzeldi.

Raif artık sevdasını sığdıramıyordu kalbine. Kızın doğum gününden itibaren geçen üç ayın her günü hem bir ödül hem bir cezaydı. Bakabiliyordu Gülten'e, onun kaçamak tebessümlerini yakalayabiliyordu ama elini uzatmaya cesareti yoktu. Ah bir emin olabilse, Gülten'in de onu sevdiğinden tam olarak emin olabilse...

Genç kız kaçmıyordu Raif'in duygu dolu, saf bakışlarından; rahatsız olmuyordu kendisini gördüğünde derin bir nefes alan, konuşuyorsa kelimeleri yarım kalan adamdan; bu Raif'te gönlü var anlamına gelir miydi?

Raif bir öğrense...

Öğrense bir saniye durmazdı. Kızın zarif, çiçek yapraklarını okşamaktan veya saçlarını taramaktan daha ağır hiçbir iş yapmaması gereken ellerini tutar; herkesin karşısına dikilirdi.

Çardağa oturduklarında bu düşünceler vardı Raif'in zihninde. Fuat fark etti delikanlının bu dalgın hallerini; son birkaç aydır öncekinden bile derin, öncekinden bile düşünceli bir hali vardı can dostunun. Raif her zaman düşünürdü, okurdu, yazardı ama son zamanlar bir başkaydı.

"Yine ne düşünüyorsun?"

Gözlerinin önündeki bir çift denizi, gökyüzünü, mavi ipeği, mavi ne kadar güzel şey varsa onlar gibi olan o gözleri zihninin arkasına buyur etti Raif. Kovmadı o güzel gözleri, kovamazdı, ancak buyur ederdi, sevdasına haksızlıktı ötesi.

"Beni bilmiyor musun, hep düşünürüm."

Cevabı kaçamaktı, Fuat da bunu fark etti ama delikanlının üzerine gitmedi. Raif işin içinden çıkamayacak gibi olunca anlatırdı ona aklında dönenleri, ısrar etmek bir işe yaramazdı.

Havadan sudan konuştukları yarım saatten sonra hafif bir adım sesi duydular. İki genç de çardağa gelen taş yola çevirdiler bakışlarını.

Geliyordu Raif'in bir tanesi.

Kırmızı, dizlerinin bir karış altında biten; üzerinde yeşil çiçekler olan bir elbise giyiyordu Gülten. Güneş ışığıyla parlayan saçları bukle bukle dökülüyordu beline. Elinde küçük, gümüş bir tepsi vardı; tepsinin üzerinde de iki fincan kahve.

"Size kahve yaptım, hanım efendi istedi."

Raif kızın nahif sesini duyar duymaz kalbi az önce hiç hızlanmamış gibi hissetti, şu an başka bir atıyordu çünkü deli yüreği. Gülten hafifçe eğildi, Raif tepsiden fincanı alırken gözlerini saniyeliğine kaldırdı, birbirlerine baktılar, Raif Gülten'in dudaklarında filizlenmek için hazır bekleyen tebessümü görür gibi oldu.

Günlerce rüyalarında göreceği, tavana diktiği gözlerinin önünde belirecek görüntü belli olmuştu. Çiçek açamayan bu tebessüm ağaç olacaktı onun zihninde, her seferinde daha bir başka düşünecekti, kendi kendini mutlu edecekti ihtimallerle.

Ne zordu bir süre daha hayallerle yetinmek zorunda kalması, hem de Gülten'in ellerine uzanıp o elleri bir daha bırakmamak için yanıp tutuşurken böyle olması.

Gülten Fuat'a da kahve ikram etti ama değil tebessüm eder gibi olmak, mavilerini bir an bile kaldırmadı. Raif sevindi buna, Gülten'in nazarında özel olduğuna işaret etmez miydi kızın bu halleri?

Genç kız gözden kayboluncaya kadar arkasından baktı Raif, içi gider gibi baktı. Okşamak istiyordu o ipek saçları. Saç örmeyi bilmiyordu, Gülten'in ona kendi saçının bir tutamında saç örmeyi öğretmesini istiyordu, çok şey mi istiyordu?

"Bu sevda yakacak beni."

Raif irkildi çünkü bu cümleyi söyleyen o değildi, Fuat'a baktı, Fuat arkadaşının az önceki hallerini fark etmemişti çünkü kendisi de Gülten'in arkasından bakıyordu. Dudaklarında bir tebessüm vardı.

"Ne dedin?" diye sordu Raif, kalbi boğazındaydı sanki. Kulakları uğuldadı, kardeşi sevdiği kız için mi sarf etmişti bu kelimeleri? Yanlış duymuş olmalıydı.

"Bu sevda yakacak beni, dedim." İç çekti Fuat arkadaşına dönerken, hayallere o kadar dalmıştı ki Raif'in solan tenini görmedi gözleri. "Babam konuştu babasıyla. Adam 'Gelin, isteyin.' demiş."

Gelin, isteyin.

Gelin, isteyin.

Gelin, isteyin.

"Neden bu kadar şaşırdın Raif?" diye sordu Fuat Raif'in kalakaldığını görünce, hafifçe güldü. "Bu bahsi açmıştım sana, geçen gün, buradayken."

Raif o an anladı. Fuat ona bir şey anlatmak için evlerine gelmişti, yine çardağa çıkmışlardı. Sadece bir iki dakika dinleyebilmişti arkadaşını delikanlı; daha sonra kahve gözleri Fuat'ın arkasından gördüğü, çiçeklerle uğraşan Gülten'e takılmıştı. Dakikalarca kızı izlemişti. İzlemiş ve onun kadife sesini duyan çiçekleri kıskanmıştı.

Daha sonra Fuat'ı dinleyemediği için çok vicdan azabı çekmiş, bulduğu ilk fırsatta bir bahane uydurmak suretiyle Fuat'a onu dinleyemediğini söylemeyi planlamıştı.

Demek bir tanesini sevdiğinden bahsediyordu Fuat.

Raif'in bir tanesi; bakmaya doyamadığı, dokunmaya kıyamadığı canı... Artık Fuat'ın mı bir tanesiydi? Belki de hiçbir zaman Raif'in biriciği olmamıştı, hayalperestliğe dalıp kendini inandırmıştı delikanlı, öyle miydi?

"Gülten'in de mi gönlü var?"

Dudaklarından zorlukla dökülen kelimeler bir idam mahkumunun son cümleleri gibi son kokuyordu. Bir hayat değil ama bir masal son buluyordu belki de. Raif başkasını seven bir kıza, kardeşini seven bir kıza sevdasından ölüp bitse bile bakamazdı bir daha.

"Babası gelmemizi söyledi, demek ki var gönlü."

Yandı Raif.

Yandı ve bu sefer sevdadan değildi.

.

Uyuyamıyordu Raif. Can acısından uyuyamıyordu, nefesi gidiyordu, odası dar geliyordu.

Gece yarısı olmasını umursamadı, bahçeye çıktı. Denize bir iki adım kala durdu, tuzlu kokuyu içine çekerken ciğerleri şişti ama sanki hava ciğerlerinden vücuduna dağılmadı.

Dakikalarca bağırsa bile rahatlayamayacak gibiydi. Her yeri yakıp yıksa bile içindeki yangın sönmeyecek gibiydi, bir daha gülemeyecek gibiydi.

Gözlerini kapattı.

Yarın sabah erken kalkacaktı çünkü Gülten'i istemeye gidiyorlardı. Raif damat değildi, damadın en yakın arkadaşıydı.

Bir haftadır ölü gibi geziyordu. Annesi de babası da defalarca sormuşlardı ne olduğunu çünkü yemiyordu Raif, uyumuyordu, kitap okumuyordu, bahçeye çıkmıyordu. Sadece odasında oturuyordu delikanlı, tavana bakıyordu saatlerce.

Tavana bakıyordu çünkü Gülten'in gözlerini bundan sonra ancak böyle görürdü, gözlerini kaldıramazdı bir daha o mavilere bakmak için; kardeşinin sevdasıydı artık altın saçlı, gül kokulu kız.

Kendisine kızıyordu sonra. Kardeşinin sevdiği ve kardeşini seven kızı hâlâ sevdiği için, bu buhranlı günlerdeki tek mutluluğunu onunla olan silik çocukluk anılarında veya gençliklerinin kaçamak bakışmalarında bulduğu için kendisine kızıyordu.

Unutmalıydı, unutmalıydı ama nasıl? Gülten öyle bir işlemişti ki içine... Sanki canı çıkardı ama o dururdu yerinde, öyle hissediyordu delikanlı.

Derin bir nefes daha aldı, yumduğu gözlerini açtı, denize ışıkları yansıyan aya baktı. Berrak bir yaz akşamıydı, normalde yıldızlarla dolu olurdu tüm gökyüzü ama şu an hiç yıldız yoktu. Ay bile soluktu sanki, çiçekler kokmuyordu, denizin kokusu rahatlatıcı olmanın aksine yakıcıydı, ağustos böcekleri ötmüyordu, sabah kuşlar cıvıldamayacaktı.

Raif bir daha sevmeyecekti.

Hissediyordu, bu sevda geçmezdi. Gülten'e bir daha o gözlerle bakamazdı ama sevdasını da bitiremezdi, hissediyordu. Yalnız yaşayıp yalnız ölmesinin kilidiydi yarın takılacak yüzükler.

Sahi, sevdiği kızın takacağı yüzüğü arkadaşıyla gittiği nişan alışverişinde Raif seçmişti; değil mi?

Sanki kalbi söküldü, elini göğsüne götürüp kalbinin olduğu yerdeki kıyafetini avcu içine toplarken "Allah'ım yardım et." diye fısıldadı, Allah'a yalvardı. "Allah'ım sen bana yardım et, bu acıyı geçir."

"Sevdamı geçir." diyemedi, dudakları kilitlendi, Gülten'in yaptığı kahvenin tadı damağından gitmezken sevdası nasıl giderdi?

Aşk nasıl bir illetti? Nasıl bunca acıya sebep olurdu ama insanlar hâlâ aşık olmak isterdi?

Bahçedeki çakıl taşlarının ezilmesiyle çıkan sesleri duyduğunda arkasını döndü, kimi görmeyi beklediğini bilmiyordu ama bu kişinin beyaz, ayaklarına kadar uzanan ve omuzlarını kapatan bir gecelik giyen Gülten olmadığı kesindi.

Ağzını açtı ama sesi çıkmadı. "Gülten..." diyemedi. Diyemezdi. Derse sevdası dökülürdü sesinden, anlardı kız, anlamamalıydı, nasıl gelirlerdi bir daha yüz yüze?

Denize döndü delikanlı. Biraz daha baksaydı olmazdı, senelerce aklından çıkmazdı kızın ay ışığında parlayan ve ayı kıskandıran yüzü.

"Neden bu saatte buradasın?"

Genç kızın şarkı söyler gibi çıkan sesi sessizce iç çekmesine neden oldu. Tek cümlesiyle, tek bir nornal cümlesiyle az önceden beri hava dolduramadığı ciğerlerine nefes olmuştu kız.

"Hava almak istedim." dedi dakikalarca süren bir sessizliğin arkasından. "Şimdi içeri giriyordum." Arkasını döndü, başını eğerek Gülten'in yanından geçmeye niyetlendi ama tek kelime yerine mıhladı onu.

"Raif..."

Gülten'in sesinden kendi ismini en son ne zaman duymuştu, hatırlamıyordu. Uzun bir süre geçmiş olmalıydı çünkü bu tınıyı, bu melodiyi senelerce unutması mümkün değildi, tıpkı şu anda olduğu gibi.

"Efendim Gülten?" Sesi titremişti.

Gülten bu titreklikle derin bir nefes aldı, son günler Raif için ne denli zorsa genç kız için de o denli zordu.

Gülten babasını severdi ama aralarında hep bir mesafe vardı. O dönemlerdeki neredeyse her kız gibi babasıyla korkutularak büyütülmüştü çünkü.

Baban duyarsa ne olur?

Aman baban duymasın.

Elalem ne der, babanın yüzünü mü eğeceksin?

Baban o senin, saygılı ol.

Bu cümleleri yüzlerce kez duyduktan sonra babasının bir anda "Seni istemeye geliyorlar." demesine ne şaşırmıştı ne karşı çıkabilmişti. Oysa belliydi sevdiği, bir ömür geçirmek istediği.

Seviyordu Raif'i; canından bir parça olmuştu bu yağız delikanlı. Onun kibarlığı, herhangi bir art niyet olmayan bakışları, yumuşak kelimeleri, elinden düşürmediği ciltli kitapları, rüzgarda dalgalanan kahve saçları, avcu kadar olan yavru kedilerin başını büyük bir şefkatle okşayışı...

Her şeyine sevdalıydı Raif'in. Delicesine sevdalıydı.

Fuat'ın onu istemeye geleceğini duyduğundan beri gözlerinden kelimeler akıtarak bakıyordu Raif'e ama Raif onu görmüyordu. Odasından çıktığı nadir zamanlarda delikanlının karşısına çıkmaya çalışıyordu Gülten ama işe yaramıyordu, başını eğiyordu Raif, gerisin geri odasına dönüyordu.

Söylemediği kelimeler geceleri yaş olarak dökülüyordu gözlerinden Gülten'in, yastığı sırılsıklam oluyordu her sabah uyandığında, uykusunda bile ağlar mıydı insan?

Bu gece buraya gelirken her şeyi göze almıştı bu yüzden genç kız. Birisi onları görürse arkasından söylenecek sözler, yüzüne atılacak bakışlar, ailesinin diyecekleri umrunda değildi. Bir ömür "Acaba Raif'le konuşsaydım ne olurdu?" diye düşünerek yaşayamazdı.

"Yarın istemeye gelecekler beni."

Raif Gülten'in ağzından kırılgan bir tonla çıkan, sesinin her zamanki melodisinden mahrum olan sözleriyle bir kez daha yandı. "Biliyorum." diyebildi. Gözlerini hâlâ kaldırmamıştı. "Ben de geleceğim."

Ben de geleceğim.

Gülten'in gözleri doldu. Yüzüğünü taşımak istediği kişiydi Raif, nişanına gelen bir misafir olmasını istediği kişi değildi.

Ne diyeceğini bilemedi kız, kelimeler düğüm düğümdü boğazında. Anladı konuşamayacağını, konuşsa anlatamayacağını.

"Bakmayacak mısın gözlerime?"

Raif şu ana kadar gözleriyle çok şey anlatmıştı, şimdi anlatma sırası Gülten'deydi.

"Bakamam."

Bakmayacağım, dememişti Raif. Bakamam, demişti. Baksaydı bir daha ayıramazdı gözlerini. Kalbi kaldırmazdı bu ayrılığı.

"Bak ne olursun."

Duyduğu "Ne olursun." Raif'in rahatsızca kıpırdanmasına neden oldu. Gülten böyle yalvarmamalıydı, o emrederdi, Raif yapardı, yalvarmak da neydi?

Gözlerini kaldırdı bu düşüncelerle, Gülten'in mavileriyle denk geldiği an unuttu her şeyi. Yalvarmakmış, emirmiş, ricaymış... Her şey masaldı artık.

Konuşmadılar ama her şey konuşuldu.

Raif Gülten'in gözlerindeki yaşlardan anladı her şeyi. "Gülten..." dedi korka korka. "Gülten..." Tekrar etmişti çünkü cümlenin devamını getirmek çok zordu. "Sen istiyor musun evlenmeyi?"

Gülten birkaç saniye sessiz kaldı, "Onunla değil." dedi daha sonra yavaşça. "Fuat'la evlenmek istemiyorum Raif. Benim sevdam belli."

Benim sevdam belli.

Raif yutkundu, titreyen ellerini Gülten'in ellerine uzattı. Gülten adamın işini kolaylaştırıp ellerini ona doğru yaklaştırdı, parmakları buluştuğunda...

Gökyüzü yıldızlarla doldu, ay parladı, çiçekler koktu, denizin kokusu rahatlatıcıydı, ağustos böcekleri ötüyordu, sabah kuşlar cıvıldayacaktı.

Raif derin bir nefes aldı, sonra bir nefes daha. Yine hava yetmiyordu ama bu sefer nedeni farklıydı. Bu aşk çıldırtacaktı onu, parçalanacaktı göğüs kafesi yüreğinin delicesine atışlarından.

Gülten'de de durum farklı değildi, kirpikleri gözlerini örtmek istiyordu çünkü utanmıştı ama bir yandan da Raif'in gözlerine bakmak istiyordu dakikalarca. Sımsıcak hissediyordu, hiçbir sorunu yokmuş gibi, Raif dünyaları önüne sermiş gibi, aşklarını herkesten koruyacakmış gibi.

"Benim sevdam da belli." Avuçlarının içindeki zarif ellerin üzerini başparmaklarıyla okşadı Raif, ne çok merak etmişti Gülten'in ellerini tutmanın nasıl bir şey olduğunu. "Çoktandır belli, bir başkası yüreğime düşmedi."

Gülten duyduklarıyla öyle bir rahatladı ki bir bir aktı yaşlar yanaklarına. Raif'in yüzü acıyla çarpıldı, Gülten ağlayana kadar çektiği en büyük acı farklıydı.

"Ağlama Gülten. Fuat'a her şeyi söylemeden silemem gözyaşlarını, dokunamam yanaklarına, ağlama. Zorda bırakma beni, ne olursun."

"Hüzünden değil yaşlarım."

"Olsun, yine de ağlama. Dayanamıyorum, sen her şeyi anlarsın, bunu da anla."

Gülten derin bir nefes aldı, bir elini Raif'in elinden çekti. Raif o an boşlukta kaldı sanki. Genç kız yaşlarını yavaşça silene, yanaklarını kurulayana kadar da o boşluktaydı.

"Ben her şeyi halledeceğim." dedi elleri yine buluştuğunda. "Her şey senin istediğin gibi olacak. Sen yeter ki gül, yeter ki ağlama. Herkesle ben konuşacağım. Babanla da, Fuat'la da, kendi ailemle de... Kimse sana bir şey diyemeyecek, izin vermeyeceğim."

Gülten gülümseyip başını salladı, tanıyordu Raif'i, dediğini yapardı, kimse onu vazgeçiremezdi. Güveniyordu ona, herkese güvendiğinden çok güveniyordu.

"Şimdi git, uyu, gözlerine yorgunluk çökmüş, hastalanacaksın." Hemen ekledi delikanlı. "Allah korusun."

Gülten onun bu haline güldü hafifçe, gülüş sesini duyar duymaz Raif'in düşündüğü her şey yok oldu. "Şu gülüşün yok mu..." diye mırıldandı. "Bana her şeyi yaptıran o. Bir o, bir de gözlerin."

İstemeye istemeye bıraktı kızın ellerini. "Git, hadi." dedikten sonra içinden cümlesinin asıl halini dile getirdi. "Git bir tanem, hadi."

Gülten müştemilata girene kadar arkasından baktı Raif, dudaklarında bir tebessüm vardı. Kız kapının önündeyken arkasına dönüp son kez delikanlıya baktığında ikisinin de kalpleri tekledi.

Gülten Raif'in bir tanesiydi, öyle de kalacaktı.

.

"Sen ne diyorsun lan?"

Gözü dönmüştü Fuat'ın. Nişan işlerinde destek olmak için evlerine geldiğini zannettiği arkadaşı Gülten'i sevdiğini söylüyordu. Gülten onun nişanlanacağı kızdı, onun sevdiğiydi. Raif'se kardeşiydi, canından öteydi, böyle bir şey nasıl olurdu?

"Sen bana bahsetmeden önce seviyordum ben Gülten'i. Senelerdir seviyordum, gözlerimi çevirip bakmadım ama. Kimse anlasın istemedim, sen de bundan dolayı anlamadın. Seviyorum, Fuat. Anla kardeşim, senden önce de seviyordum."

"Lan..." Raif'in yakalarını kavradı Fuat. Raif kurtulabilirdi onun tutuşundan ama yapmadı. "Vurmak seni sakinleştirecekse..." dedi sakince. "Vurabilirsin. Benim sana elim kalkmaz."

Fuat onun bu sakinliğine daha çok sinirlendi. Tüm kuvvetiyle bir yumruk attı can kardeşi olan delikanlıya, eskiden can kardeşi olan delikanlıya.

"Ben sana kardeşim dedim, sen sevdiğime mi göz diktin?"

Raif burnundan akan kanı cebinden çıkardığı mendille sildi, öfkelenmedi. "Ben Gülten'i seviyordum." diye tekrar etti. "Senden de önce. Yine sesimi çıkarmazdım, sevdamı gömerdim ama Gülten'in gönlü de bende. Anla, sen anlayışlı adamsındır, bizi de anla."

"Ne anlayışı?" diye bağırdı Fuat. Alnındaki damar belirginleşti. Bir kez daha kavradı Raif'in yakasını. "Sen kalleşsin, kalleş! Sırtımdan bıçakladın beni sen!"

Sesini çıkarmadı Raif, ne kadar açıklarsa açıklasın anlamıyordu Fuat. Yakasındaki elleri yavaşça itip geri çekildi. "Sen sakinleşince konuşalım."

"Ne konuşması? Bir daha konuşmayacağız! Bizim kardeşliğimiz senin ihanetinle bitti!"

Raif yutkundu, kardeşi dediği Fuat'a baktı. Konu Gülten'se gözü kimseyi görmezdi ama Fuat'ı kaybetmeyi de istemiyordu. "Yapma." dedi başını iki yana sallayıp. "Bu kadar kolay mıydı?"

Fuat güldü delirmiş gibi. "Bana sorma bunları!" diye bağırdı, kıpkırmızıydı suratı. "Sensin bizim kardeşliğimizi bitiren, sensin!"

Raif anladı buradan dönüş olmayacağını. "Yolun açık olsun." dedi içinde kopan fırtınaya rağmen sakince. Eve dönünce Gülten'e sığınacaktı; belki sarılamayacaktı ama onun müzik sesini duymak da dindirirdi fırtınasını, kardeşini kaybetmesinin acısını.

"Senin olmasın! Bil ki bundan sonra elim yakanda! Dilerim ki hiç mutlu olamazsın Raif!"

Aktunalar ve Fıratlar arasındaki düşmanlık, böyle başladı.

Sevda, arkadaşlığı bozdu.

.

.

.

"Hikâyeye bak!"

Engin'in tepkisine Hale şaşkınlığını üzerinden atamadan güldü. Anne babasının beraber büyüdüğü biliyordu, bazen tartışmaları sırasında Gülten "Sen çocukken de böyle yapardın." derdi veya Raif beraber oynadıkları oyunlardan bahsederdi ama Fuat Fırat'ın da bu hikâyede kendine yer bulması? İşte bu şaşırtıcıydı.

"Kubilay neden bu düşmanlığa katılıyor?" diye sordu Hakan, zihnine oturmayan şeyler vardı.

"Fuat bundan sonra çok... Onu tanıyamayacağım bir hale büründü; herkese yalan yanlış şeyler anlatıp iş çevresindeki bana karşı doldurmaya çalıştığı, hatta bunu başardığı zamanlar oldu. Tahminimce oğlunu da bize karşı doldurmuştur. Zaten Kubilay da iyi bir insan değil."

"Evet." diye onayladı Gökhan anında. "Ne şerefi var ne onuru." Kubilay'ın kadınları rahatsız ettiğine dair bir sürü söylenti duymuştu, hiçbiri kanıtlanamamıştı ama Gökhan tahmin ediyordu ki Kubilay mağdurları ve şahitleri gücünü kullanarak susturmuştu; bunca söylentinin, Kubilay gibi biri hakkındaki bunca söylentinin asılsız olacağını düşünmüyordu.

"Ben de katılıyorum."

"Aynen öyle."

"Ben de aynı fikirdeyim."

Hale, Engin ve Hakan da onayladıklarını belli edince Raif konunun dağılmasını istemediği için konuştu. "Suçlu ararken her ihtimali düşünmemiz gerektiği için anlattım size bunları, Fıratlar bu tarz şeylere bulaşmadılar, kozlarımızı başka yerde paylaştık ama yine de gözlerimizi üzerlerinden ayırmamamız lazım."

Hakan başıyla onayladı babasını. Raif bunu görünce içi rahatladı; Hakan'ın enine boyuna düşüneceğini, Fıratların tüm yaptıklarını analiz edip amaçlarının ne olabileceğiyle ilgili bir ihtimal listesi oluşturacağını biliyordu.

Kısa bir sessizlik Gökhan'ın öfkeli ve aceleci bir tavırla sorduğu soru sonucunsa bozuldu. "Hesap işlerine ne oldu? O parayı nasıl bulmuşlar?"

Herkes Hakan'a baktı. Bunları araştıracak kişi oydu. Üzerine yönelen bakışları görünce derin bir nefes alıp doğruldu Aktuna kardeşlerin en büyüğü.

"Bileti almak için parasını kullandıkları hesap kendi hesapları değil; yaşlı, konuşma engelli bir kadının üzerine kayıtlı bir hesap. Kadını araştırdım, normal bir hayat yaşıyor. Olanlardan haberi bile olmadığı belli."

"Emin misin?"

"Evet, komşulardan da bilgi toplattırdım. Geleni gideni olmayan, kimsesiz bir kadınmış."

"Birisi hesabı onun üzerine açmış yani?"

"Evet."

"Para girişleri nasıl, kim para atmış? Maaşları nereye yatmış?"

"Kendi üzerlerine kayıtlü hesaplara her ay maaş yatırılmış, bunda bir sıkıntı yok, miktarlar da uyuşuyor. Yaşlı kadının üzerine kayıtlı olan hesabaysa ülkeden ayrıldıkları gün para atılmış, hesap da zaten ondan sadece bir hafta önce açılmış."

"Birisi sadece o parayı atmak için hesabı açtı, Ceyda ve Aykut parayı kullandı, ülke değiştirdiler."

"Evet, öyle."

"Kim atmış, onu biliyor muyuz?"

"O da aynı kadın olarak gözüküyor, aynı yaşlı teyzenin başka bir hesabı."

Bir sessizlik oldu, herkes kendi içinde hesaplamalar yapıyordu. Ceyda ve Aykut'a bir şey karşılığında birisi yüklü bir miktar para vermişti ve bunu gizli gizli yapmıştı. Demek ki başkalarının bilmemesi gereken bir olay dönüyordu.

"Ceyda'yın Minel'i bizden uzak tutması karşılığında o para verilmiş olabilir mi?"

"Yok." diye kestirip attı Gökhan, ablasının sorusunu. "O parayla Minel'i bırakıp kaçtılar, Minel'i benden uzak tutmaya çalışan biri neden bunu yapsın?"

"Gökhan haklı." dedi Engin düşünceli bir şekilde. "Birisi Ceyda ve Aykut'a Minel'i bizden uzak tutması için para vermiş olabilir ama bu son para o kişiden çıkmamıştır. Baba, abi?" Hakan da Raif de Engin'e odaklandılar düşüncelerinden sıyrılıp. "Ceyda veya Aykut'un para çektiği başka bir hesap olup olmadığını bulamaz mıyız?"

"Zor." deyip alnını sıvazladı Raif. "Hakan yaşlı kadının üzerine olan hesaba ulaştı çünkü biletleri o hesaptaki parayla aldılar, kolay oldu ama başka bir hesap... Direkt o hesap içinden harcama yapmadılarsa, sadece parayı çektilerse neyi izleyip ulaşırız bilmiyorum."

"Ben de." diyerek babasını onayladı Hakan. "Öyle bir hesap varsa bile üzerlerlerine değil çünkü bir tek maaş hesapları gözüküyor. Böyle olunca da ulaşmamız zor. Tabii, başka bir hesaptan bir harcama yaptılar mı yine de bakarım. O hesaba ait kartı kullandılarsa ulaşabilirim."

Hakan elinin kolunun uzunluğu sayesinde ulaşıyordu bu bilgilere, yoksa onun işi finans değildi, Aktunaların asıl işi olan inşaat ve üretimi yönetmekle uğraşıyordu. Bundandı Engin'in sorusuna kesin bir şekilde "Ulaşırım." diyememesi, bilgisi sınırlıydı.

"Avukattan haber var mı? Emre miydi, ne haltsa..." Ağzının içinde homurdandı Gökhan cümlesini tamamlamayıp, çevresi dövmek için yanıp tutuştuğu ama bir türlü fırsatını elde edemediği insanlarla çevrilmişti son aylarda.

"Yok. Evinin önüne adam dikmiştin, değil mi?"

Başını salladı Gökhan. "Diktim ama herif gelmedi evine, nerede yatıp kalkıyorsa..." Derin bir nefes aldı, Hakan abisiyle babasının yanında daha fazla küfredip onların öğütlerine maruz kalmak istemiyordu.

"Yeni avukatlarla görüştük mü?"

"Evet." deyip başını salladı Hale. "Bir sürü farklı bürodan saygın avukatlarla anlaştım, hepsi aynı anda tehdit edilemez veya bize ihanet edemez diye düşündüm."

"Çok iyi düşünmüşsün bir tanem, şu an tek bir büroya güvenemeyiz, olanlar ortada."

"Kesinlikle."

Bu sefer oluşan sessizlik uzadıkça uzadı, Gökhan başka bir şey konuşmayacaklarını anlayıp ayağa kalktı. "Siz şirkete geçin, ben Minel'e bakıp geleceğim." dedikten sonra odadan çıktı. İçi bunalmıştı yine, meleği ona iyi gelirdi.

Üst kata çıkan merdivenlere yaklaştıkça Minel'in cıvıl cıvıl gülüşünü daha net duyuyordu, kaşları çatılırken dudakları kıvrıldı, bebeğini neyin bu kadar güldürdüğünü ve sesinin merdivenleri aştığını merak ediyordu.

"Gıdıkyayamassın beni, kaçıyoyum!"

Son birkaç basamaktayken gördü kızının kıvırcık saçlarını, demek buydu gülüşlerin sebebi. Geniş koridorda birinden kaçıyordu kız çocuğu.

"Ne demek gıdıklayamam? Şimdi yakalayacağım seni."

Doruk'tu konuşan ama inci tanesini kovalayan tek kişi o değildi. Ayaz ve Kuzey de Minel'in peşinde koşuyor, Arda normalden daha hızlı yürüyerek kızın önüne çıkıp kaçacağı yerleri sınırlayarak minik oyuna dahil oluyordu.

"Ama, ama..." diye itiraz etmeye çalıştı Minel hâlâ koşarken. Nefes nefeseydi; yüzü kızarmış, saçları terden alnına yapışmıştı. Gökhan gülümsedi, kızını ilk kez oyun oynadığı için böyle yorgunken görüyordu, Minel genelde oturarak ve sakince oynardı.

"Sis kayabayıkşınız, ben biy tanecikim."

"Hayat adil değil bebek, yapacak bir şey yok."

Ayaz bunu söyleyip hemen önündeki Minel'e kollarını uzattığında Minel "Ay, yakayıcak beni!" deyip telaşlandı. Ayaz onun bu haline güldü, kendisine engel olamamıştı, kızı ellerinden kaçırdı.

"Hayama şeni söyyücem. Sonya, sonya, şey, hayam dicek ki... Dicek ki... On biy şaat."

Arda bile dayanamayıp sesli bir şekilde gülerken Doruk koşmayı bıraktı, ellerini dizlerine koyup kahkaha attı. Minel tam bir Aktuna olmuştu Hale'nin "on bir saat"ini öğrendiğine göre.

"Bizi kime söyleyeceksin prensesim?"

Minel bir kovalamacanın içinde olduğunu unutup durdu, bir süre düşündü, "Babama söyyücem." dedi sonra.

"Amcam gelene kadar biz seni çoktan gıdıklarız fıstığım."

Minel'in durmasından yararlanıp etrafını çevirmişlerdi, kız çocuğu kaçacak bir yer bulamayınca "Napıcas tavşan?" dedi gözlerini kocaman açıp kolları arasındaki tavşana sıkıca sarılırken.

"Hayır, gıdıklayamazsınız."

Gökhan'ın sesini duyunca kuzenlerin dikkati kız çocuğunun üzerinden merdivenin başına kaydı, Minel babasının sesini duyunca yüzü aydınlandı. "Babacım!" dedi enerjik bir şekilde, abilerinin bacakları arasından sıyrılıp Gökhan'a koştu.

Gökhan tavşanını bir kenara yumuşak bir şekilde bırakan kızını dizleri üzerine çöküp kollarını açarak kucakladı. "Beni kuytaydın!" dedi Minel Gökhan gerçek bir süper kahramanmış gibi. Kollarını adamın boynuna sardı. "Teşekküy edeyim."

Gökhan Minel'in şakağından öperken "Ne yapıyorlardı sana meleğim?" diye sordu yarı güler bir şekilde. "Gıdıklayacaklar mıydı seni?"

İnci tanesi geri çekildi, yeşil gözlerini babasının gözlerine dikip başını salladı. "Evet baba, gıdıkyamak iştediyey beni. Ben de kaçtım. Sonya, sonya, şey..." Saçlarını geriye itti. "Çok koştum. Buyaya geydik. Sonya ben duydum. Çünkü, şey, cevap yapıyoydum, abimyeyye Ayas da, şey, yakayadıyay beni."

Gökhan kızının dediklerine gülüp burnunu öptü. "Neden gıdıklamak istiyorlardı seni bebeğim?" diye sordu geride durup onları dinleyen yeğenlerine bakarken, Minel'in konuşmasını gülerek dinliyorlardı.

"Uyan yaptım onyayı, o yüsden."

Gökhan kızını ve yeğenlerini azıcık tanıyorsa bugün hiçbiri normal bir şekilde uyanmamıştı. "Nasıl uyandırdın onları babacığım?" diye sordu bu yüzden, bir yandan da Minel'in terden yapışan saçlarını yüzünden çekip kızın serinlemesini sağlıyordu.

Keyifli keyifli güldü Minel, gururlu bir şekilde "Gıdıkyadım!" diye cevapladı babasının sorusunu. "Hem de hepşini!"

Gökhan sesli bir şekilde güldü, kızının yaramazlık bile denmesi zor olan bu minik haylazlıklarına bitiyordu, gamzesi iyice belli oldu, güldüğü için konuşamadı birkaç saniye.

"Neden peki güzelim?"

Kuzey, Doruk, Arda ve Ayaz da dikkat kesildiler bu sorunun cevabı için. Bir anda neden Minel'in buklelerinin burunlarını gıdıklaması ve minik parmakların karınlarında hareket etmesiyle uyandıklarını merak ediyorlardı.

"Çünkü, şey, çünkü..." Yorgunluktan olan kızarıklığı yeni yeni geçerken bu sefer de utançtan kızardı kız çocuğu. Birkaç saniye babasının gözlerine baktıktan sonra "Söyyemeşem oymas mı?" diye sordu tatlı tatlı. "Yütfen babacım."

Gökhan söz konusu Minel'in sağlığı olmadığı sürece "Yütfen babacım." içeren hiçbir şeye olumsuz cevap veremezdi. Derin bir nefes alırken kızının her "babacım" deyişiyle karnında oluşan tuhaf hissi görmezden geldi, gülümsedi.

"Tabii ki olur güneşim, söylemek istemediğin bir şeyi söylemeyebilirsin."

Yeni yeni sınırlarını aşan inci tanesini şakadan bile olsa bir şeyler söylemesi için zorlayarak korkutamazdı, korkutmazdı.

"Teşekküy edeyim deniz babacım."

Gökhan kaşlarını kaldırdı. "Deniz babacığım?" diye sorarken üç yaşındaki bu kıvırcıkla nasıl baş edebileceğini düşünüyordu, Minel daha fark etmeden o ufacık parmaklarında oynatıyordu babasını.

Kuzey Doruk'un koluna hafifçe dokundu, Arda'ya bir baş hareketi yaparken Ayaz'ın omzuna kolunu attı. Anlaşılan amcası ve küçük kuzeni baba kız anlarına geçiş yapmışlardı, burada durmayıp onları yalnız bırakmaları iletişimlerinin sağlıklı olması açısından daha iyi olurdu.

"Şen, şen dedin ki... Şey, güneşyey kaday seviyoyum. Sonya, sonya güneşim dedin. Ben de, ben de, şey, denizyey kaday seviyoyum. O yüsden deniz babacımşın şen."

Gökhan derin bir nefes aldı, galiba başa çıkmasının bir yolu yoktu, kızının insafına bırakacaktı kendisini çünkü şu an kalbinin tabiri caizse "manyak" gibi atışına bakılırsa tepkilerini kontrol etmesine imkan yoktu.

"Sen beni bitirecek misin, benim sonum mu olacaksın?" diye sorarken kızını çoktan kendisine çekip göğsüne bastırmıştı. "Bu nasıl bir tatlılık, nasıl böyle olabilirsin? Ha babacığım, söyle bebeğim." Meleğinin saçlarına, alnına ve şakağına yumuşak öpücükler bırakıyordu bu sırada.

Minel'in eli babasının künyesine gitti. Ayaklarını sallarken adamın odunsu kokusuna sığındı. Babası böyle konuşunca karnı bir tuhaf oluyordu.

"Bal yanaklarını da ısıracağım ama şu an değil biriciğim." Gökhan içi gide gide söylemişti bu cümleyi. Minel'le aynı evde yaşayıp, onun bıcır bıcır konuşmalarını duyup yanaklarını öpmemek, ısırmamak çok zordu.

"Kyem şüydük baba, ışıyıyşan... Şey, ışıyıyşan ağsın kyem oyuy. Sonya doktoya gideyis. Doktoy ağsını yıkay."

"Haklısın güzel çiçeğim benim, o yüzden 'Şu an değil.' dedim." Minel'in hayak gücünü sınırlamak istemiyordu, daha üç yaşındaydı inci tanesi, mantıklı konuşması için çok daha senesi vardı.

"Çok akıyyı biyişişin babacım."

Güldü Gökhan, Minek varken yaşlanmayacağı kesindi ama yüzünde oluşacak kırışıklıklar için bir şey diyemiyordu, hep kaşlarını çattığı için kırışacağını düşünürdü ama anlaşılan oydu ki yaş aldıkça gelen çizgilerin sebebi bu gülüşler olacaktı.

.

.

.

Minel'in kamerası:

"Meyaba."

Kız çocuğu kamerasını elinde tutarken fısıldıyordu.

"Vidyo çekiyoyum ve şey, Kusey abimin odaşına geydim. Şimdi, şimdi, şey, onu uyan yapıcam."

Kamerayı çevirip Kuzey'i gösterdi. Yüz üstü yatan Kuzey'in bir kolu yatağın dışına taşmıştı.

"Bu Kusey abim. Bana, şey, kafe şeti ayan abim. Söyyemiştim önce. Kuzey abim hep böyye uyuyoy. Koyu hep böyye. Anyamadım. Babam da böyye uyuyoy. Beyki, şey, beyki koyyayı sıcak oyuyoy, o yüsden öyye."

Minel bu kola değmemeye çalışarak yatağa çıktı. Düşecek gibi olunca korkarak çarşafa tutundu. "Ay, düşüyoydum." Düşmemişti, sevimli bir şekilde güldü kendisine.

Sessizce emekleyerek Kuzey'in başına geldi. Dayanamayıp kıkır kıkır güldü, kamerada gülüşleri duyuluyordu ama görüntüsü yoktu, onun yerine Kuzey'in saçları ve yüzü gözüküyordu oldukça yakından.

Saçından bir bukleyi aldı, Kuzey abisinin burnuna getirdi. "Uyan Kusey abi." diye fısıldıyordu bir yandan. Saçını hareket ettirdi.

Kuzey hissettiği kaşınma hissiyle yüzünü buruşturduğunda Minel abisinin uyanacağını anlayıp hızlıca yataktan indi, deneyimliydi, Kuzey abisi yüz ifadesi değişince uyanıyordu.

"Şimdi Doyuk abimi uyan yapıcas. Onu uyan yapmak zoy. Çok uyuyoy. Hiç uyanmıyoy. Neden biymiyoyum geyçekten."

Tatlı tatlı yakınırken bir yandan kendisini çekiyor, bir yandan da yürüyordu. Doruk'un odasına gelince kendisini çekmeyi bıraktı. Doruk'u gösterdi.

"Doyuk abim. Hep, şey, hep komik şeyyey söyyüyoy. Şaka yapıyoy. Heykes güyüyoy. Gösyeyi de, şey, mavi. Babamın gösyeyi de mavi. Maviyi seveyim. Beyasya kayışınca, şey, açık mavi oyuy. Kusey abimye öğyendim. Önce abim, onu göşteydim."

Bunları söylerken Doruk'un yatağına çıkmıştı. Doruk'u saçlarıyla uyandıramayacağını bildiği için öyle yapmaya yeltenmedi, ellerini Doruk'un karnına götürdü çünkü kendisi karnından gıdıklandığı için herkesin oradan gıdıklandığını düşünüyordu.

Parmaklarını hareket ettirmeye başlayınca "Uyan Doyuk abi!" dedi sesini normal haline getirirken. "Uyan, uyan, hadi, uyan. Gıdıkyıyoyum şeni, güymen geyek."

Doruk uykulu bir şekilde gözlerini açmaya çalıştı, bir elini gözüne götürürken "Ne oluyor lan?" diye sordu yeni uyandığı için pürüzlü olan sesiyle.

Minel kibar bir çocuktu, yataktan inip kaçmadan önce "Günaydın abicim." demeyi ihmal etmedi.

"Şimdi Ayda abime gidiyoyum." Arda'nın odasına girince onun her zamanki gibi sakince uyuduğunu gördü. "Bu Ayda abim." dedi kamerayı çevirirken.

"Ayda abim konuşmuyoy, ama şey, güyey. Sonya... Kitap okuy, bana da kitap aydı. Babam kitapyayımı okuyoy, ben okuma biymiyoyum. Ama öğyenicem, hayam öyye şöyyedi. Şey, şey, Ayda abim şudoku da oynuyoy. Biy de, biy de, şey, bana hep kayem veyiyoy. Yeşim yapıyoyum."

Yatağa çıkmadan önce duvara yöneldi; ünlü ressamların orijinal soyut tablolarının yanında asılan, kendi yaptığı kargacık burgacık resmi gösterdi. "Bak, benim yeşmim! Ayda abim aştı!"

Yatağa çıktı. Arda abisinin ensesi açıktı, Minel ensesinden de gıdıklanırdı, Arda abisi de öyle olabilirdi. Parmaklarını yavaşça ensesinde hareket ettirdi.

"Ayda abi, uyan."

Arda hemen gözlerini açtı, Minel'in yanı başında görünce bir an irkilse de kendini toparladı. Gülümsedi. "Günaydın Minel."

Minel Arda abisinden kaçma gereği duymuyordu, eğilip Arda'nın yanağına minicik bir öpücük kondurdu. "Günaydın abicim."

Kamera bu sırada hareket etmiş, Minel'in Arda'nın yüzünü kapatan kıvırcık saçlarını göstermişti.

Yataktan indi. "Kıymısı bayık göyde, kıvyıya kıvyıya yüzüyoy." Sallanarak Arda'nın odasından çıktı, kamerayı da kendisiyle beraber sallıyordu.

"Şimdi Ayas'a gidicem."

Ayaz'ın odasına girdi. "Bu Ayas." dedi kamerayı çevirip. "Abim değiy, ikisim. Evet, ikisis biz. Çünkü, şey, Ayda abim aykadaşım. Oyun oynadık. Çifyik... Şey, çifyik oyunu oynadık. Yavyu kedi vay oyda. Çok şiyin yavyu kedi. Kediyeyi çok seviyoyum. Yumuşakyay, sonya, şey... Patiyeyi vay, çok şiyin. Babamya da kedi buyduk, şevdik. Öydekyi yemek yeyine gitmiştik."

Bunları söylerken Ayaz'ın yatağına çıkmıştı. Ona da Doruk'a yaptığını yapacaktı. Ellerini karnına götürdü. "Ayas, uyan!" diye sesleniyordu bir yandan. Sesi hiçbir abisinde olmadığı kadar enerjikti. "Uyan Ayas, ben geydim! Şeni uyan yapıcam!"

Ayaz'ın uykusu duyduğu seslerle zaten hafiflemişti, gözlerini açtı ama etrafı pek görmüyordu. "Ne oluyor lan?" dediğinde dediği şeyi kendisi bile anlamamıştı.

"Günaydın Ayas!"

Minel hemencecik yataktan indi, koşarak odadan çıktı.

"Heykeş uyandı!" dedi ellerini çırpıp. Bir eli tavşanının kulağını tuttuğu için zor olsa da bunu başarmıştı. Keyifli bir şekilde gülerken sallana sallana odasına gitmeye başladı.

"Ayı vıs vıs vıs..." Bu şarkıyı geçen gün babasıyla dinlemişti ve çok sevmişti. "Ayı vıs vıs vıs diye doyaşıy. Yas geydi, çiçekyey açtı, ayıyay hep doyaştı. Ayı vıs vıs vıs." Sözleri karıştırıyordu bazen, Kırmızı Balık kadar iyi öğrenememişti bu şarkıyı.

Odasına gelince kamerayı bir yere koydu, oturdu, tavşanını da yanına oturttu. "Bugün abimyeyye Ayas'ı gıdıkyadım." dedi şirin bir gülümsemeyle.

"Babam dedi ki, dedi ki, şey... Şevdiki için gıdıkyıyoy. Ben de, şey... Abimyeyi seviyoyum, Ayas'ı da seviyoyum. Bana hiç kısmıyoyyay. Sonya, sonya, şey, havusa giydik beyabey. Yüsdüm. Doyuk abim yaydım etti. Ayda abim saçımı yaptı. Onyayı seviyoyum. O yüsden, o yüsden gıdıkyadım."

Başını sallayarak kendisini onayladı. Başka şeyler de anlatacaktı ama koridordan gelen sesle duraksadı.

"Ben de seni gıdıklayacağım fıstığım, görelim bakalım neymiş gıdıklayıp kaçmak?"

Gözleri büyüdüz hemen kalkıp kamerasının yanına gitti. "Şimdi kaçıcam." dedi telaşla. "Göyüş-"

Video kapandı.

نهاية الفصل

5 تعليق