تخطٍ إلى المحتوى

KORATEŞ

الفصل 17 · قراءة 12 دقيقة

KORATEŞ

الفصل 17

🔥 17

Kaçmakta çözüm bulmuştum.

Afra'yı eve bıraktıkta sonra kendi evime dönsem bile yatağım cam kırıklarıyla dolu gibi rahatsız, odam beni boğacak kadar küçüktü. Tüm eşyalarımı hızlıca bavuluma toplayarak sabah güneş yeni yeni doğarken evden ayrılıp arabaya bindim. Daha önce hiç şehir dışı uzun yolculuklar için araba kullanmamış olsam da arabaya atlayarak kaçtığım, gitmemek için direndiğim Edirne'nin yolunu tuttum.

Sabah kahvesi almak için Lüleburgaz'da, yolun kenarındaki AVM'deki kahvecinin açılmasını beklerken annem aramıştı. Ona biraz uzaklaşmak istediğimi söylesem de bir saat boyunca onu ikna etmek en sonunda ikna edemediğimde de rest çekerek babamın yanında olacağımı söyleyip telefonu kapatmıştım.

Kahvemi alıp yeniden yola çıkarken bu kez babam aramıştı. Anneme göre daha iyimsel olan ve iyi polisi oynayan taraftı. Belki bana iyi görünmek istediğinden belki de gerçekten sesimden ne kadar kötü olduğumu anlamış olacak ki annemle konuşacağını söyleyerek telefonu kapatmıştı.

Babaannemin evine geldiğimde babam telefonda hala annemi ikna etmeye çalışıyordu. İkna edilmesi güç insanlardan biriydi. En sonunda bu konuda babam galip çıkmayı başardığında telefonumu kapatıp misafir yatak odasındaki çekmeyece attım. Bir süre kendimi dinlemek, duymak istemiyordum. Kendimi dinlemeye çalıştığımda her zaman bir noktada kaybetmeyi başarıyordum. Kendimi kandırıyor, olmaması gereken şeyler oluyor ve ben, yapmamam gereken şeyleri yapıyordum.

Bugüne kadar Gurur konusunda kolay kolay kontrolümü kaybetmemiştim ancak Afra, Gurur'un Buse'ye aşık olma ihtimalinden bahsettiğinde tüm kontrol ellerimde kayıp gitmişti. Sevgilisi olduğunu bildiğim halde bana yaklaşmasına izin vermiştim. Maskenin altına saklanıp onu öpmüştüm. Bu, Lema değildi. Benim yapacağım türden şeyler olamazdı bunlar. Lema her zaman kenara çekilir ve Gurur'dan kaçıp kopmaya çalışırdı lakin bu kez gözüm kararmış gibi ona doğru koşuyordum.

Hafta başında yeniden geri dönmeyi düşünsem de buna hevesim yoktu. İş yerini arayıp işe başlama tarihimi bir ay ötelemek istediğimde aksi olmuş ve daha başlamadan yeni işimden kovulmuştum. Umursamadım. Kendi içimdeki çırpınışlar daha çok canımı yakıyordu. Telefonu açmış olmama rağmen ne Afra'dan ne de Gurur'dan iki gün boyunca tek bir mesaj gelmemişti ve bu, daha da canımı yakmıştı.

Telefonu yeniden, bir daha açmamak üzere kapatıp çekmeceye attım.

Dördüncü günün sabahında babam beni yatağımdan çıkarmak için kendi yaptığı küçük dağ evini görmem için çağırdığında bir gün daha babaannemle yalnız kalmamak için teklifini kabul ederek eski, yer yer boyaları dökülen Ford kamyonetin ön koltuğuna oturdum. Uğradığımız nalbur ve marangozlardan aldığımız inşaat malzemeleriyle kamyonetin arka kasasını doldurduktan sonra sıcak havada, camlardan dolan serin havayla birlikte olabilecek en yüksek tepeye çıkmıştık. Genellikle düz ovalar olduğu için bu yükseklikle ilgili ağzımı açmadım.

Sonunda tellerle çevrilmiş tepeye geldiğimizde önümüzde boy alabildiğine soya tarlaları sarı çiçeklerle önümüzde uzanıyordu. Etrafımız ağaçlarla çevrili olduğu için yazın sıcağına rağmen serindi.

Babam konuşkan bir adamdı, bana kulübeyi inşa ederken buraya dedemle geldiği günleri, onunla ilgili hatırladığı anılarını anlatıp durmuştu. Buraya ayrı bir düşkünlüğü vardı, herkesten ve her şeyden kaçmak istediğinde kendini buraya atmak içi gizli bir sığınak yapıyor ve tek şahidi olarak da beni kendine ortak ediyordu.

Çocukluğumuzun telafisi gibi iki ayın her gününü onunla geçirmiştim. Sadece temelini attığı kulübeyi birlikte bitirmiş, bahçesindeki taşların kesilmesine ve etrafındaki tellerin gerilmesine kadar hepsini birlikte yapmış, çok sıkıldığımızda bir saat yol tepip denize girmiş, akşamında rakı içip aynı masanın etrafında oturmuş ve çocukluğumda eksik bıraktığım tüm şeyleri geç de olsa tamamlamıştık.

Evin küçük ahşap verandasında oturmuş, bacaklarımızı sarkıtarak biçilen soyaları izlerken ikimizin elinde soğuk birer bira ve ortamızda paketi açılarak serilmiş tuzlu fıstıklar vardı.

"İki aydır hep ben konuştum," dediğinde biramı yudumladım.

"Ben iş yaparken konuşamam," dediğimde bana güldü.

"Ne oldu?" diye sorduğunda iç geçirerek gözlerimi tarlanın içinde gezen biçerdövere diktim. Soyaların kesilirken etrafa yaydığı o kokuyu dağın tepesinden bile alabiliyordum. Babamın sorusundan kaçmak için biraz çırpınmak istesem de üzerinden iki ay geçmişti. İki aydır babamın konuşmadığı tek anlar benim eve gider gitmez sızdığım anlar olduğu için bu olay üzerine düşünme fırsatım olmamış ancak neredeyse her gece rüyamda Gurur'u görmüştüm. Bana doğru gelirken ondan kaçmaya çalışıyor ancak her seferinde tökezleyip düşüyor, ihanetimin farkında olarak ona yaklaşıyor ve bir şekilde Afra'yı kaybediyor ardından da Gurur ellerimin arasından kayıp gidiyordu.

Aslında... Buse gerçekten umurumda değildi. Ben, Gurur ve Afra'yı kaybetmekten korkuyordum ve yakacağım ateş ikisini kaybetmeme sebep olacaktı.

"Nasıl yaptın?" diye sordum. Bana kaşlarını kaldırmış bakarken "Nasıl yeniden başkasına aşık oldun?" diye sorduğumda yutkunarak gözlerini saklanmak niyetiyle soya tarlasına çevirdi.

"Aslında... Hiçbir zaman ilk aşkını unutmuyorsun,"

"Bu yüzden mi anneme geri döndün?"

"Geri dönmek değil, hasret gidermek diyelim. Bu iki kişiyi aynı anda sevmek de değil. Sadece ona olan aşkım bitti lakin hala saygı duyuyorum. Yaşanan onca şeye rağmen o kalbimin bir yanında, arzularımdan arınmış bir yerde, eskiden ömrümü verecek kadar sevdiğim kadın. Senin annen olarak yaşamaya devam ediyor."

"Ya saygıyı koruyamazsan?"

Dizini bacağının altına alarak sırtını arkasındaki ahşap kolona yaslayıp bana döndü. "Gurur'la aranda bir şey mi oldu?" diye sordu.

"Bazen..." derken duraksadım. Geçirdiğimiz iki ayın ardından babamla aramızda pek özel denilen bir şey kalmamış, tam olarak olmasa da birçok şeyi telafi etmiştik. "Onu seviyorum. Ona aşığım. Onu ilk gördüğüm andan bu yana kalbim onu sevmek için atıyor. Bugüne kadar kendimi her zaman frenlemenin bir yolunu buldum. Her zaman bana bir abi, bir baba gibi yaklaştı ve ben bunu ne zaman kırmak istesem beni kibarca reddetti. Ona ve bana ettiği yemine saygımı korumak için başkalarını sevmeye çalıştım, başkalarıyla olmaya çalıştım..." derken dişlerimi sıktım.

Edirne'den apar topar kaçırılma sebebimi babam da bildiği için "Öyle ya da böyle seni engellemeyi başardılar," dediğinde başımı sallayarak onayladım.

"Bazen beni kıskandığını düşünüyordum. Bana karşı bir şeyler hissettiğini bana düşündürecek, aklımı bulandıracak o kadar çok şey arka arkaya geldi ki onursuzca davrandım. Sevgilisi olduğunu bilerek, beni reddetmesine rağmen ona koştum,"

"Çok doğal, sen kıskanç bir çocuksun ve en temelinde insansın. Hırslar söz konusu olduğunda bazen kontrolümüzü kaybederiz,"

"Ama bu hırs değil, aşk. Ona aşığım."

"Onu öptün mü?" diye sorduğunda başımı yavaşça sallayarak onayladım.

"Maskeli baloda, maskelerin altına saklanıp beni tanımıyorken onu öptüm. Maskemi çıkarmak istediğindeyse korkup kaçtım," derken gözlerimi yeniden tarlaya dikmiştim.

"Utandığın için de buraya kaçtın," dediğinde başımı onaylar anlamda salladım.

Babam yüksek sesle kahkaha atarken "Ne kadar da tanıdık bir hikaye. Anne hiç 'Benim kızım,' diye ağlanmasın. Tam şu anda kanıtlanmış oldu ki sen benim kızımsın," dediğinde ona mahkeme gününü hatırlatmak istesem de yüzündeki gülümsemeyi bozmaya cesaret edemedim. "Neden itiraf etmiyorsun? Canının yanmasını göze al ve ona her şeyi itiraf et," dediğinde gözlerimi büyüterek ona baktım.

"Afra ile aram bozulur, belki de Gurur'u bile kaybedebilirim. Tüm bu ihtimalleri nasıl göze alırım?"

"Bazen bir şeyleri düzene koymak için önce dağıtmak gerekir,"

"Hayır, yapamam,"

"Ya tam tersi olursa," diyerek kanıma girdiğinde kararsızlığa sürüklenmiştim. Tüm gece beni ikna etmeye çalışıp en sonunda başarılı olmuştu. Ertesi sabah yaptığımız evin kapılarını kilitleyip babaanneme doğru yola çıkmış, hazırlanıp eve geri dönüş yoluna koyulmuştuk.

Eve döndüğümüzde annem saatlerce beni azarlanmıştı. Dolu gözlerinden ne kadar korktuğunu anlayabiliyordum. En sonunda zayıfladığım ve bronzlaştığım için çirkileştiğimi söylediğinde gerçek duygularını açığa çıkardığı için memnundum. Yol yorgunluğundan ve annemin azarlarından sonra duş alıp yatağın üzerine kıvrıldığımda akşam yemeğine kadar uyanmamıştım. Babaannem Edirne'de küçük bir ilçede yaşadığı için şehir merkezine gitmek için çok vaktimiz olmuyordu ve hayvansal gıdalar midemi bulandırdığı için yemek yeme konusunda zorlanıyordum. Öyle ki kahve arayışım bile ilk ayın sonunda dinmişti.

Yeniden annemin güzel yemeklerini yemek beni mutlu etmişti.

Bavulumu açmak için odama çekildiğimde dibinde ekranı kırık telefonumu buldum. Telefonu açtığımda mesajlar arka arkaya düşmeye başlamıştı. Öyle ki bir süre sonra telefon ısınmaya ve kasmaya başlamıştı. Çoğu Afra'dan gelen mesajlardı. Telefonumu kapattığım günden itibaren bir ay boyunca her gün benimle konuşması gerektiğini, kaçıp giderken neden ona haber vermediğim konusunda yakınıp durmuştu. Son mesajı bana ihtiyacı olduğuyla ilgiliydi.

Gurur'dan, dört hafta öncesinden kalma bir mesaj vardı: "Neredesin?"

Dizlerimi karnıma doğru çekip Afra'yı aramak için hazırlanırken telefonun ekranında beliren siyah ekran ve S harfiyle donup kalmıştım. Telefonumu açtıktan sonra beni arayacak kişilerin arasında onlarca isim ilk sıraya yerleşebilirdi ancak Saygın kesinlikle onlardan biri değildi.

Açmak ve açmamak arasında kalmış ve nihayetinde ikonu kaydırarak telefonu kulağıma götürmüştüm. "Merhaba," dedim. Geçen iki ayın ardından ikimiz de artık birbirimize yabancılaşmıştık.

"Merhaba," diyerek karşılık verdiğinde duyduğum sesi tuhaf bir şekilde kalbimin hızlanmasına neden olmuştu. Bazen aklıma geldiğinde ona karşı hissettiğim merak duygusu beni suçluluktan uzaklaştırıyordu. Birkaç kez internette onun adını araştırmış ve bir iki maçını izlemiştim. Her zaman kazanan taraf olduğu için galibiyet hissi bir sonraki maçı merak etmeme sebep oluyordu. "Biliyorum bu saatte aramama gerek lakin... Yarın müsait misin? Önerdiğin doktora gittim, başka insanlarla çalıştım ancak kimse senin gibi yapamıyor, Lema. Kimse acılarımı dindiremiyor," dediğinde boğazım düğümlenmişti.

"Ben..."

"Sadece bir kez gel, bana yeter," dediğinde yanaklarımın içini dişlemeyi bıraktım. Kararsızlığım iyice körüklenirken "Lütfen," dedi. Başkalarının "Lütfen" demeleri bende işlemezdi ancak o söylerken nefesini verişi, gerçekten bana ihtiyacı varmış gibi seslenişi vicdan telime dokunuyordu.

"Son bir kez," dedim.

"Son bir kez," diyerek beni yeniledikten sonra sabah buluşmak üzere sözleşerek telefonu kapattım. İşi bırakmış, tüm mecburiyetlerimden sıyrılmış olmama rağmen hala ona gitmeyi kabul etmek canımı sıkıyordu. Hala Hipokrat yeminime sadık olan tarafım kazanıyordu. Onurumu çiğnedikten sonra etik ilkelerime sahip çıkmak teselli gibiydi.

Afra'yı aradığımda beni uzun uzun azarladı, yakındı ve en sonunda Gurur'un kendi evinde toplandıklarını ve oraya gelmemi söylediğinde tereddüt etmemiştim. Üzerime artık bol gelen şortlarımdan birini ve kısa tişörtlerimi giyip üşüme ihtimalime karşılık hırkamı alarak evden çıkarken annem ilk kez beni sorgulamamıştı.

Gurur'un evine geldiğimde avlusunda araba kalabalığı vardı, anahtarı güvenliğe bırakarak arabaların arasından sıyrılıp eve girdiğimde içerisi kalabalıktı. Hafif, insanların sesini bastıran müzikle birlikte kendi köşelerine dağılmış dans eden insanlar, havuz başında eğlenenler, havuza girenler ve bazı kuytu köşelerde iş pişirenler vardı.

Bahçeye çıktığımda hasır takımın üzerinde oturan Afra doğrudan beni görmüştü. Abisinin yanından kalkarken "Lema!" diye heyecanla seslendiğinde neredeyse koşmaya yakın hızlı adımlarla ona sarılıp sıkı sıkıya kucakladım. Sıkı sıkıya onu kucaklarken "Sana kızgınım, beni en zor zamanımda yalnız bıraktın," dediğinde göğsümdeki ağırlıkla kollarım gevşemişti.

"Özür dilerim, Afra," dediğimde gülümseyerek geri çekildi.

"Biz dostuz, değil mi? Atlatırız bunları," dediğinde yeniden birbirimize sarıldık.

Afra'dan ayrıldıktan sonra hemen arkasından sırada Gurur bekliyordu, kalın kollarını bana doğru açtığında onunla göz göze gelmeden, dışarıdan arkadaş çizgimizi bozmayadan kollarını boynuna doladığımda sıkıca bana sarılarak kendi etrafında çevirdi.

"Neredeydin?" diye fısıldadı kulağıma. Geri çekilip yeniden sarılırken parmaklarıyla ensemi kavrayıp beni daha sıkı bir şekilde kendine bastırırken "Bir daha bizi terk etme," dedi ve saçlarımın arasına uzun bir öpücük bırakıp geri çekildi.

Elimi tutarak havaya kazanan gibi kaldırırken "Patatesim geldiğine göre gerçek parti başlasın!" diye bağırdığında tezahüratlarla eşlik edilmiş, müziğin sesi biraz daha yükselmişti.

Afra ile Gurur'un ortasına oturtulmuş ve önüme çabucak her zaman içtiğim cin tonikten bırakılmıştı. Afra bana nerede olduğumu neler yaptığımı sorarken arkamda Gurur'un beni pür dikkat dinlediğini biliyordum. Babama yardım ettiğimi uzun uzun anlatırken Afra sözlü olarak dillendirmesem bile babamla aramdaki ilişkinin biraz olsun ileri gittiğini fark etmişti.

"Bu çalışma sana yaramış," dediğinde Buse'ye döndüm. Üzerinde siyah, omuzları açıkta bırakan kısa elbisesi vardı. Gurur'un omzuna doğru uzanırken istemsiz gözüm çıkıntı yapan göbeğine takılmıştı. Onu tanıyordum, kilosuna takıntılıydı bu yüzden göbeğinin olması bana şaşırtıcı gelmişti. "Eski tombul halinden eser yok," dediğinde içmekte olduğum içki boğazıma takılmış, aroma vermesi gereken limon tüm duyularımı uyandıracak acı bir tada dönüşmüştü.

Ona karşılık vermek için hazırlanırken Gurur alayla karışık Buse'ye döndü "Kıskandın mı?" diye sorduğunda Buse güldü.

"Hiç de bile, aksine bu yeni haliyle gözlerimi kamaştırıyor," derken önceki halime, yani daha sağlıklı kiloda olduğum halime çirkin demesine karşılık dişlerimi gıcırdatıyordum.

"Ben de senin için aynı şeyi söylemek isterdim ama sanki bir sorun var gibi, çok mu içki içiyorsun?" diye sorduğumda bana kaşlarını sorarcasına kaldırmıştı. "Göbeğin çıkmış."

Güldü "Ah, bunların hepsi yemek yerken Gurur'a eşlik etmekten. Ama merak etme, ben çabuk toparlarım," dediğinde gülümsedim.

"Yine de yüzünden değil de sadece göbekten kilo almak biraz sıkıntılı olabilir, bence doktora görünmende fayda var," diyerek ona iğneleyici gülümsemeyle karşılık vererek önüme dönerken Afra bana kaşlarını çatarak bakıyordu.

Buse, Gurur'a "Göbeğim mi çıktı benim?" diye yakındığını duyduğumda gözlerimi devirdim.

Gurur acımadan "Evet," dedi.

"Regl olamıyorum, belki de o yüzdendir,"

Tamamen ikisinden uzaklaşmak için ayağa kalkarken "Yiyecek bir şeyler var mı?" diye mırıldadım.

Gurur "Hala mangal yapıyorlardır," dediğinde ona kaşlarımı çatarak döndüm. "Yiyecek bir şey sordun, biliyorsun benim için et dışında herhangi bir besin yiyecek sayılmaz," dediğinde onu duymazlıktan gelerek eve doğru yürürken "Kızdı bana, telafi edip geleceğim, yavrum," diyerek peşimden beni takip ettiğinde karnım ağrımaya başlamıştı. Kelebekler hala içerideydi, kilit altındaydı ve bir gün serbest kalmak için çırpınıp birbirlerini eziyor, ezdikçe canımı yakıyorlardı.

Buzdolabının kapağını açmış yiyecek bir şeyler seçmeye çalışırken Gurur beni iterek kendisi buzdolabının başına geçti "Bana bırak," dediğinde ona kaşlarımı kaldırdım.

Eline aldığı peynire bakarken "Peynir de midemi bulandırıyor," dedim. Hayvansal tüm ürünler midemi bulandırırdı. Bunun sebebi küçükken kurban bayramında kesilen bir hayvanın çırpınışlarına şahit olmamdan kaynaklanıyordu. Aynı hayvan dişiydi ve karnında yavrusu vardı. İnsanlar o an bir anneyi kestiği için pişmanlık yaşarken ben sadece tiksinmiştim.

O güne kadar çok sevdiğim peynirleri, yumurtaları bütün gece kusmuş, bir kez dahi olsun ağzıma sürmemiştim. Kokusunu dahi alsam midem bulanırdı. Seçtiğim bir yaşam tarzı değildi, sadece bedenim hayvansal gıdaları tüketmek istemiyordu.

Elinde süt reçeli şişesiyle birlikte bana dönerken "Tatlı bir şeyler?" dediğinde sadece dudaklarımı bükerek baktım. "Bunun içindeki süt oranına mı süt diyorsun?" diye homurdanarak şişeyi yeniden dolaba kaldırdı. "Ne yani ekmek arası domates mi yiyeceksin?" diye homurdandı.

"Paketli ekmekse evet ama eğer fırın ekmeğiyse yiyemem," dediğimde bana kaşlarını kaldırarak baktı.

"Neden?"

"Yoğurt var üzerinde,"

"Ama yiyorsun,"

"Onu fırıncı benim için özel yapıyor, her gün illa ki bir tane üzeri diğerleri gibi kızarmamış ekmek olur," dediğimde sakince birlikte yediğimiz o zamanları düşündü. Eğer o gün ben ekmek almadıysam ve Gurur olması gerekenden fazla ekmek aldıysa fırıncı bunu bilirdi, burası küçük bir şehirdi ve fırıncımız da bize komşuydu.

Ekmek, domates, salatalık ve kıvırcıkları çıkarıp tezgahın üzerinde bakarken "Bu böyle kuru kuru olmaz, mayonez de süreyim mi?" dediğinde sadece yüzüne baktım. "Yumurta," diye mırıldandı. "Ketçap?" diye sorarken derin bir nefes aldım. "Doğru, hiç sevmezsin."

"Senin yüzünden şimdi domatesi ısırarak yiyeceğim, koyma içine herhangi bir şey, böyle de dolu dolu olacak," dediğimde bana inanmıyor gibi baksa da en sonunda kabul etmiş ve iki ekmeğin arasına özenle dizdiği sebzeleri bölüp bir parçasını bana uzatırken beğenmemi arzulayarak bakıyordu.

Ekmekten aldığım lokmayı çiğnedikten sonra "Pestonun içinden parmesanı çıkardığında güzel bir sos oluyor," dedim.

"Kötü mü olmuş?"

"İş görür," dediğinde ikimiz de birbirimize bakarak güldük. Bana bir bardak meyve suyu doldurduktan sonra sandviçimin ilk parçasını yiyene kadar sabırla, sessizce bekledi.

İkinci parçadan aldığım ilk lokmayı çiğnerken "Neden kaçtın?" diye sordu.

"Kaçmadım,"

"Parti gecesi..."

Hatırlıyor muydu? "Parti gecesi mi? Ne alaka parti gecesi?" diyerek kendimi savunurken omuzları gerilmiş yeniden yanaklarını dişlerinin arasına çekmiş bana bakıyordu.

"O günden sonra gidince,"

"Sadece denk geldi. Bir şey mi oldu o gece?"

Şakaklarındaki kaslar dalgalanırken mavi gözlerini gözlerime dikerek uzun uzun baktıktan sonra başını iki yana salladı "Hiçbir şey olmadı," dedi.

Hayır, henüz hazır değilim. Ona kendimi açmak için bugün uygun değil.

نهاية الفصل

0 تعليق

لا توجد تعليقات على هذا الفصل بعد. اكتب أول تعليق.