VELİAHTIN BAŞ ŞÖVALYESİ
Ruelle_Monsters
Karherina Blacklight
“ kazananımız Bayan Blacklight!”
Saha alkışlar ve ıslık sesleriyle dolmuştu. Dört bir yanımı tebrik cümleleri sarmıştı. Sevinçle etrafıma bakınıyordum, yayını verdiği için Jordan’a teşekkür edecektim. Kalabalığın arasından onu seçmek çok zordu. Ne ara etrafımıza bu kadar insan dolmuştu?
Yüzbaşıyla küçük bir rekabeti izlemeye bu kadar kişinin gelmesi normal miydi?
“ duydunuz mu, kont bizim okula gelmiş!”
“ o yüzden spor salonunda toplanmıyor muyuz zaten?”
Yanımdan geçek iki kızın konuşması dikkatimi çektiği için Jordan’ı unutuvermiştim. Kont bizim okula mı geliyordu? Hangi eyaletin kontu, bizimki mi?
Spor salonunun kapısından içeri bir sürü insan giriyordu. İçeride şimdiden aşağı yukarı üç yüz kişi vardı. Demek kızların konuştuğu şey doğruydu.
Ama bir Kont neden böyle bir okula gelsindi ki? Önemli bir şeyler mi olmuştu?
Aslında günlük olarak haberleri takip ederdim de ancak ne kasabamızda, Cervus, ne de eyaletimizde, Brachium, kontun bizim okula gelmesine neden olacak bir haber okumamıştım.
Gözden kaçıramayacağım kadar dikkat çekici bir haber olurdu, yani geriye tek bir ihtimal kalıyordu. Bu ziyaret aniden gelişmişti.
Kapıdan girenleri izlemeye başlamıştım. Kontun ne zaman gireceğini bilmiyordum ama onu hayatımda ilk kez kanlı canlı karşımda görecek olmamın heyecanıyla beklemeye başladım. Tam o sırada kalabalığın içinden biri kolumu çekti ve beni kalabalığın arasından çıkardı. “ tut şunu. “
Kolumu çekiştiren kişi Nic’den başkası değildi. Bugün beni kaçıncı kez hazırlıksız yakalamıştı, onun varlığına yeniden alışmak çok zordu.
“ sen ne…”
“elin kanıyor. Misina kesmiş olmalı.” Dedi ve elindeki bez parçasını kanayan başparmağıma bastırdı.
Elimin kanadığını nereden biliyordu?
İçimden düşündüğüm şeyi biliyormuş gibi “ kanını elime bulaştırdın. “ dedi burnunu kırıştırarak.
Elimi öptüğü sırada bulaştırmış olmalıydım, yoksa koskoca yüzbaşı elimi izliyor değildi ya. “ altı üstü bir kan. Madem iğreniyorsun, o zaman süslü bez parçanı al ve git! Ona ihtiyacım yok.”
“ uğraştırma beni de al şunu, Vol. Şimdi gitmem gerekiyor. “ dedi ve hızla yanımdan uzaklaşıp insan kalabalığının arasında o da gözden kayboldu. Bana Vol demişti. Benivolentia’nın, ikinci adım, kısaltması.
Bu imsisi kullanan nadir insanlardandı, bir zamanlar, çünkü ikinci adımı neredeyse kimseyle paylaşmazdım. İlk adım yeterince uzundu zaten, ikincisini de ezberlemelerine gerek yoktu. Şayet okuması bile zorken böyle bir şeye hiç gerek yoktu.
“ demek buradaydın. Seni bir an gözden kaybettim sandım. “ dedi Jordan.
“ben de tam sana bakınıyordum. “
“ son atışından hemen sonra sahanın içine bir anda insanlar akın etmeye başladı. Daha ne olduğumu anlayamadan etrafımda bir sürü öğrenci beliriverdi.”
“sanırım okulumuzun çok önemli bir ziyaretçisi var.” Dedim. Biraz bağırmaya başlamıştım çünkü etraftaki ses cümbüşü tüm sesleri yutmaya başlamıştı. “ Yüzbaşı’nın bu kadar hayranı olacağı kimin aklına gelirdi.”
“ bu kalabalığın onun için olduğunu sanmıyorum. İki kız konuşurken duydum, Bay Reband okulumuza geliyormuş.” dediğimde Jordan’ın şok içindeki suratıyla karşılaştım. Az önce şu iki kız konuşurken benim yüzümün de aynen bu şekilde çarpıldığına eminim.
“ ben de şaşkınım. Ancak ani ziyaretinin sebebini henüz öğrenemedim.”
“ o zaman kendisinden öğrenmeye ne dersin.” Dedi gözleriyle bir yeri işaret ederek. Baktığı yöne döndüğümde sahadan giriş yapan şık giyimli birkaç adam gördüm.
Arkadaki üçlü siyah takım elbiseler içindeydi. Hepsi de kalıplı adamlardı. Kulaklarına taktıkları kulaklık benzeri siyah şeyler, onlara ajan havası veriyordu. Üçlünün hemen önünden yürüyen adam ise jilet gibi giyinmiş neredeyse kırklarında olan birisiydi. Üzerindeki takım elbise ötekilerin aksine beyazdı ve tam onun üzerine oturacak şekilde dikildiği belli olan bir görünüşü vardı. Üzerindeki motifler altın rengindendi.
Şimdi fark ediyordum da Nic’in de giydiği kıyafetlerin de bu adamınkilerden aşağı kalır yanı yoktu.
Bu düşünce ile gözlerim Nic’i aramaya başlamıştı. Apar topar nereye gittiğini ancak onu kürsünün sağında dikilmiş bir halde bulduğumda anlamıştım.
En önde yürüyen kırklarındaki adam kürsüye yaklaştığında hazır ola geçti ve rahat komutuna dek öylece bekledi. Beyazlar içindeki adam belli ki bir yüzbaşı rütbesinden daha yüksekte bir statüye sahipti. Gerçi bunu Dominic onun önünde eğilmese de anlayabilirdiniz.
Beyaz üniformasını son kez düzelterek kürsüye geçti. Büyük bir misafirimiz olduğunu öğrenen birkaç hizmetlinin alelacele kürsüye kurduğu mikrofonu parmağıyla kontrol etti ve herkesin merakla beklediği konuşmasına başladı.
“beni tanımayanınız yoktur herhalde.” Ne mümkündü.
“ama ben yine de ilk önce kendimi tanıtayım. Ben Brachium eyaletinin kontu, Alexander Reband.” Namı diğer Aragons müdürü.
“ ancak bugün bir kısmınızın da bildiği bir başka namımı kullanmak üzere buradayım. Bugün Aragons’un baş yöneticisi olarak buradayım.”
Ne söyleyeceğini tahmin etmek her geçen saniye daha da zorlaşıyordu. Heyecandan ne düşüneceğime odaklanamıyordum. Çünkü karşımda koskoca Bay Reband duruyordu!
“ Öncelikle bu söyleyeceklerim sizlere krallıktan gelen bir emir ve davettir. Bildiğiniz üzere yıllardır istisnasız yapılan Aragons’un geleneksel yarışması iptal edildi. Çünkü bu sene daha önemli bir şey için hazırlıklar başlamak üzere.”
O soluklanmak için nefes aldığında ben daha da strese giriyordum. “ bu yıl öğrenci alımımız tüm ders bölümlerimiz için aynı kontenjan üzerinden devam edecektir ancak askeri okulumuz için aynı şeyi söylemem maalesef mümkün değil. “
“askeri okulumuzun kontenjanında daralmaya gidilecek. Bunun başlıca sebebi ise öğrencilerimize daha iyi bir eğitim verebilmek.”
“ uzun yıllardır bu askeri okulumuzun amacı krallığa şövalye yetiştirmek oldu ama bu sene otuz öğrenciden yirmi dokuzunu şövalyelik için yetiştireceğiz. Otuz kişinin arasından birinci olan kişi ise veliaht prensin baş şövalyesi olacak. “
Kulaklarıma inanamıyordum. Hayalini kurmaya bile yeltenemediğim şeye erişme fırsatım olacaktı. VELİAHT.PRENSİN.BAŞ.ŞÖVALYESİ.
“ tahmin edebileceğiniz gibi bu otuz kişi en iyilerinizden seçilecek, yarışacağınız kişiler ise bu eyaletle sınırlı değil. Bu ülke sınırları içerisinde yaşayan herkes rakibiniz olacak. Her eyalet en iyi öğrencilerini seçecek ve Aragons’a gönderecek. Ben de benim eyaletimi en iyi temsil edecek öğrencileri arıyorum. Sizi kendi eyaletinizde, Aragons’da ağırlamak için bekliyor olacağım. “
“ okulumuza alınacak öğrenciler zorlu birkaç testten geçecekler. Testlerin başında bizzat kendim bulunacağım ve her şeye kendim şahit olacağım. Aradığım potansiyeldeki öğrencileri ise okulumuza kabul edeceğim. Hatta kabul edeceğimiz ilk öğrenciye bu sabah davetiyesinin ulaşmış olduğunu düşünüyorum. “
Gözleriyle kalabalığı süzdü, beni arıyordu.
“ ismini henüz açık etmeyeceğim. Kulağıma gelen bilgiye dayanarak, eğer denildiği kadar güçlü biriyse yakında hepinizin onun adını zaten öğreneceğini düşünüyorum. Ama şu kadarını söyleyeceğim, bu sene alacağımız ilk öğrencinin kız olmasıyla gurur duyuyorum. “
Nic’le göz göze geldiğimizde kaşları hafif çatılmıştı. Kızgın gibi değil, sanki bir şeyi anlamaya çalışıyor gibi.
Etrafımda hissettiğim bakış sayıyı arttığında biraz rahatsız olmaya başlamıştım. Bay Reband adımı söylemese bile öğrencinin kim olduğunu zaten açık etmişti.
“senden mi bahsediyor? “ dedi Jordan fısıltıyla. “ bu sabah Aragons’dan gelen bir davet alan benden başka bir kız varsa, bilemiyorum.”
Bakışlar benim üzerimde yoğunlaşmaya devam ediyordu, fısıltılar çoğalmıştı.
“ tekrar konumuza dönersek. Okulumuzda ağırlayacağımız bu otuz öğrenci sene sonunda düzenlenecek son bir yarışa katılacaklar. Bu yarışın sonunda en iyi derece yapanlar finalde veliaht prensin karşısında dövüşecekler. Anlayacağınız, prens kendi korumasını kendisi seçecek. “
Hayatım boyu koruması olmam için onu yenmem gerekiyorsa öyle olsun.
“son olarak, bu yarışma halkın önünde gerçekleşecek. Yani yarışmaya katılamadığınız için üzülmeyin, seyretmek için sevdiklerinizle birlikte Aragons’a davetlisiniz. “ Halka açık bir yarış her zaman adildir.
Onlar zaten ciddi bir okul yönetimine sahiplerdi. Belki de hayatınızda görüp görebileceğiniz en sıkı disiplin onlarınkiydi ama bu işi daha da ciddiye aldıkları her hallerinden belliydi. Sonuçta seçilecek kişi krallığın varisini koruyacaktı.
“ hepinize şimdiden başarılar. “ bana bakıyordu. Beni bulmuştu. Etrafımdaki insanların bana bakışlarını takip etmiş ve sonunda kim olduğumu görmüştü.
Belki de sırf beni bulmak için bir kızdan bahsetmiş ve toplumun ona kim olduğumu göstermesini sağlamıştı. Tahminlerimden çok daha keskin bir zekâsı vardı.
***
Bay Reband konuşmasının hemen ardından arabasına atlayıp Aragons’a geri döndü. Spor salonundaki kalabalık da bu süreçte dağılmıştı. Jordan ve ben de kalabalığa ayak uydurduk ve son ders için sınıflarımıza doğru yürümeye başladık.
Sabah girdiğim ilk dersten sonra bir yüzbaşı ağırlamak için ikici dersimi ekmiştim. Üçüncü dersimi de bir kont ağırlamak için ekmiştim. Eğer kral şu kapıdan içeri girmeyecekse artık rahatça dördüncü dersimi işleyip evime dönmek istiyordum.
Düzgün bir antrenmanla güne başlayamamış olmanın verdiği uyuşukluk ve günün yoğunluğu kaslarımın altındaki hafif ağrı ile karışıyordu, bu ne kadar yorucu bir gün geçirdiğimin habercisiydi.
Jordan ile okulun uzun koridorlarında yürüyorduk. Dolaplarımızdan aldığımız son dersin malzemeleriyle sessizce sınıflarımıza gidiyorduk. Ne o ağzını açmıştı ne de ben. Bugünü yoğun yaşayan tek kişi ben değildim anlaşılan.
Bu son derste aynı sınıftaydık, tıpkı bir önceki derste olması gerektiği gibi.
Sınıfa vardığımızda Jordan en ön sıraya geçti. Ben de hemen arka sırasına oturdum. Son ders zilinin çalmasına saniyeler kalmıştı. Sonunda bu günü atlatacaktım, sadece bir ders daha sabretmem gerekiyordu. Daha sonra doğruca eve gidecek ve kendimi odama kilitleyecektim.
Ders ziliyle beraber öğretmenimiz sınıfa girdi. O andan itibaren zaman su gibi akıp geçti. Dersin son on dakikasına geldiğimizde ise yine zaman durmuştu sanki. Bir türlü geçmek bilmemişti.
Bugün evren benim rahat etmemi yasaklamıştı. Ellerimi çeneme yasladım ve derin bir of çektim.
Bu hareketim öğretmenimizin gözünden kaçmamıştı. “ bazılarınızın sıkıldığını görüyorum. Sanırım bugünlük bu kadar diyebiliriz. Toplanabilirsiniz arkadaşlar. “
Gün boyu bir iyi bir kötü haber alıyordum. Bir an geliyor deli gibi öfkeleniyor bir an geliyor mutluluktan havaya uçuyordum. Örneğin şimdi ne kadar da mutluydum.
Çantamı sırtıma geçirdiğim gibi sınıftan çıktım. Koridor bomboştu. Henüz ders bitmediği içi herkes sınıflarındaydı.
Jordan’ı beklemek için bile sabrım kalmamıştı. Doğruca dolabıma gittim ve çantamdaki fazlalıkları dolabıma yerleştirip kapağını çarparcasına kapattım. Yorgunluğum bende sinir yapmıştı. Gerçi her şey bende sinir yapardı.
Dolabımın kapağını kilitliyordum ki bir el kilit ve benim arama girdiğinde duraksadım. “ sakin ol Kate, şimdi kilidi kıracaksın. “
“ Dante! Seni fark etmemişim üzgünüm. “
“ sorun değil. Sadece zavallı kilidi rahat bırak. “ dedi ve otuz iki diş sırıttı. Bu çocuk ne ara bu kadar yakışıklı bir şeye dönüşmüştü. Daha birkaç sene önceye kadar yanı başımdan ayrılmayan tombul bir çocuktu.
Şimdi ise çınar gibi uzamıştı. Kaslı olmasa da fit bir vücuda ve keskin hatlara sahip çekici bir yüzü olan koskoca bir adama dönmüştü. Bana tepeden bakan yemyeşil gözlere sahip olması da cabasıydı.
“ sadece dalga geçiyorum. Bu kadar ciddi bakma. “
“ bugün şaka kaldıramayacak kadar yorgunum. “
“ hey, sen iyi misin? “ dedi. Elini omzuma koymuş ve neyim olduğunu anlamaya çalışıyordu. Endişelendiği gözlerinden bile okunuyordu.
Öbür elini alnıma dayadı. “ ateşin de yok. Bir yerin mi ağrıyor? “
Gülmekle karışık bir ses çıkararak elini alnımdan çektim. “ sen ablan için çok mu endişelendin? “
“ çok solgun görünüyordun. “
“ bugün sadece çok yoğun geçti. Ama ben iyiyim, ayrıca hasta falan da değilim.”
Gülümsemesi yine geri dönmüştü. Bu görüntü bende de gülümseme isteği uyandırıyordu. Yeni uyandığınızda sabahın ilk serinliğiyle gökyüzüne yükselmekte olan güneşin parlak ışıklarıyla sizi selamlaması ve içinizi ısıtması gibi bir histi.
“ seni bu kadar yoran şey ne olabilir? Koskoca katherina’i “ dedi abartıyla. Bu çocuğun samimi enerjisi sabahtan beri aradığım şeydi resmen. Onunla konuşmak beni anında yumoş bir şeye dönüştürüyordu.
Küçük bir kahkaha attım. “ kilo aldığımı mı ima ediyorsun? Hâlbuki o kadar kocaman değilim ama. “
“hâşâ, leydim. Onu söylemek ne haddime. “dedi ve o da gülmeye başladı. Ancak söylediği bir şey gülüşümün solmasına neden olmuştu. Leydim.
Bu sözcüğü kullanan kişi aklıma gelmişti yine. “ yanlış bir şey mi dedim? “
Hayır der gibi başımı iki yana salladım ama hala kaşlarım çatıktı. Bir anda ciddileşmem ortamın gerilmesine neden oluyordu ama aklıma gelen şeyi sormak istiyordum artık.
“ Dante, sana bir şey soracağım.”
“ elbette, sor.”
“ Dominic ne zaman yüzbaşı oldu? “
Sorumla birlikte birkaç saniye durakladı ve kendi içinde, sorumu cevaplayıp cevaplamamak arasında gidip geldiği belli olan bir çelişki yaşadı. Bunun nedeni, ona yıllar önce Nic hakkında konuşmamızı yasaklamamdı. Şimdi konuyu ben açtığım için şaşırmıştı tabi.
“ bu senenin başında olduğunu hatırlıyorum. Eyaletin en genç komutanı oldu. “ ardından ekledi. “ birdenbire nereden çıktı bu soru? “
“ sabah antrenman sahasında onu gördüğümden beri merak ediyordum. Demek haberler doğruymuş.”
“ Dominic sabah burada mıydı? “ demek Dominic buraya geleceğini ona da haber vermemişti.
“ sana haber vermedi mi? Muhtemelen Shannel’ın da haberi yoktur. “ Dante mümkünmüş gibi her konuştuğumda daha da çok şaşırıyordu.
“ sana da mı haber vermedi? “
“ bana haber vermesini beklemiyordum zaten. “
Gerçekten de böyle düşünüyordum. Bana haber vermesi için hiçbir sebebi yoktu. Onca yaşanandan sonra…
Ancak sahada karşılaştığımızda o da şaşırmıştı. Demek ki o da beni görmeyi beklemiyordu.
Hem benim yaşadığım kasabaya geliyor hem de beni gördüğüne şaşırıyordu. Şu küçücük kasabada kimi görmeyi bekliyordu ki?
“aranızda ne geçti de birbirinize böyle düşman kesildiniz anlayamıyorum. “ dedi Dante düşünceli bir şekilde. “ ben onunla düşman değilim. Sadece… Ne bileyim, yüzünü falan görmek sinirlerimi bozuyor.”
“ sen onu boş ver şimdi. Sen burada ne arıyorsun, sizin dersiniz de mi erken bitti?” dedim konuyu değiştirmek istediğimi belli ederek. O da bunu anlayışla karşıladı. “ aslında ben gün boyu izinliyim. Tiyatro hazırlıkları için oradan oraya koşturuyorum işte. “
“buraya da bu yüzden gelmiştim. Yeni gösterimizin konusunu sonunda belirledik ve yeni oyuncular bulmalıyız. “
Onun adına mutlu olmuştum. En azından ben gibi boyunu aşan işlere koşturmuyordu. Gözünü benimki kadar karartacak bir aptal daha yoktu herhalde şu dünyada. “ nasıl gidiyor peki, yeni üyeler bulabildiniz mi? “
“ henüz hayır. İnsanlar bir anda ortadan yok oldu sanki. Son teneffüste ancak okula gelebildim fakat kimseyi göremedim. Sonrasında spor salonundan büyük bir kalabalık çıktı ve son ders için tekrar sınıflarına girdiler. Kimseyle konuşacak fırsatım bile olmadı anlayacağın. “
Kontun geldiğinden de haberi yoktu. Bunu ona söylemekten son anda vazgeçmiştim. Tekrar o iç karartıcı konulara dalmak istemiyordum. Hazır kafamız dağılmışken olmazdı.
“ umarım birilerini bulursunuz. Gerçi senden beklentim tam. Şu çekicilikle hangi kız söylediklerine kulak vermez ki? “ tüm dişlerini göstererek çapkınca sırıttı. “ demek sen de beni çekici buluyorsun. Bak bunu öğrendiğim iyi oldu. “ İkimiz de kıkırdamaya başlamıştık.
“ tam da aklıma gelmişken, Haftaya cumartesi ilk provamızı yapıyoruz. Seni de orada görmeyi çok isterim. “
“ bu çok güzel olur…du. “ aklıma son anda gelen şeyle fikrimi değiştirmem gerekmişti. Haftaya burada bile değildim. Aragons’a kaydım yapılmıştı bile ve önümüzdeki günlerde artık resmen bir şövalye çömezi olacaktım. “ancak teklifini geri çevirmek zorundayım. Söz veriyorum telafi edeceğim. “
“ pekâlâ, bu kötü oldu ama unutma söz verdin. “
“ söz. “ dedim kendimi yineleyerek.
O sırada tüm koridorda okul ziliniz sesi yankılanmaya başlamıştı. Tüm sınıf kapıları teker teker açılıyor, eve gitmenin sevinciyle tüm öğrenciler kendilerini koridora atıyorlardı. Sonunda okul bitmişti. “benim artık gitmem gerekiyor, Kate. Birkaç üye bulmalıyım, sonra tekrar konuşuruz hoşça kal. “ dedi ve bir anda arkasını dönüp uzaklaşmaya başladı. “ hey, ablaya ne oldu? “ arkasından dediğim şeyi duymamıştı bile.
Ben de daha fazla üstelemedim ve kalabalığı takip ederek okuldan çıktım. Bu çocuğa bir türlü abla kelimesini söyletememiştim. Onu öz kardeşim gibi yıllarca sahiplenmiştim. Şu anda okulun en popüler çocuğu olabilirdi belki ama önceden ucube diye çağırılardı. Her okul çıkışı köşeye sıkıştırılıp dayak yiyen şu tiplerdendi. Daha sonra nakil aldırdı ve benim okuluma geçti.
Çocukluğumuzda tanışmış olduğumuz için benim okuluma geldiği ilk gün onu fark etmiştim. Başlarda bir şey çaktırmıyordu ancak zamanla bu okulda da uğradığı zorbalıkların izlerini vücudundaki yara berelerden anlamıştım. Bir okul çıkışı yine onu sıkıştırdıklarını gördüğümde deliye döndüm ve onu sıkıştıranları öldüresiye dövdüm.
Böylece okuldan uzaklaştırma almıştım. Ama bu sayede ben okuldan uzaktayken diğer çocuklar da hastanedeydiler. Etrafta ona zarar verecek kimsenin kalmamış olmasıyla birkaç haftamı rahat geçirmiştim.
Tekrar okula geldiğimdeyse herkes bana uzaylıymışım gibi bakıyor yanıma bile yaklaşmıyordu. O gruptaki çocuklar da hastaneden taburcu olmuşları ve onlar bile beni gördüklerinde yollarını değiştirmeye başlamışlardı. Günün sonunda birkaç haftalık konu eksiğim vardı ancak Dante’nin zorbalığa uğradığı günler de sona ermişti. İşte bu her şeye değerdi.
Çünkü o benim her zaman küçük kardeşimdi.
Okul yolundan çoktan çıkmıştım. Eve varmama yaklaşık yirmi dakika kalmıştı. Kulaklıklarımı taktım ve çalma listemi karışık oynatmaya aldım. Genellikle spor yaparken beni motive edecek şarklar dinlerdim. Boş kaldığım zamanlarda veya moralimin düşük olduğu zamanlarda da aynı şekilde. Böylece enerjimi hep yüksek tutuyordum.
Tüm yol boyunca şarkıları mırıldanarak gün değerlendirmesi yaptım.
Günüme kavga ederek başlamıştım, belki de tüm kötü şeyleri çekmemin sebebi güne kötü başlamış olmamdı. Tabi ki güzel şeyler de olmuştu. Örneğin Aragons’a kabul edilmem gibi. Bunu tekrar düşünmek bile içimin kıpır kıpır olmasına yetiyordu. Resmen Aragons’a gidiyordum!
Evime vardığımda “ ben geldim! “ dedim. Geldiğimi duyan annem beni kapıda karşılamak için kapıya geldi ve alnıma bir öpücük kondurarak “ hoş geldin tatlım. “ dedi.
Alnımdaki öpücüğü elimin tersiyle sildim. “ yapmasana şunu. Öpülmekten hoşlanmıyorum. “ o sıcak gülümsemesiyle bana bakıyor ve kıkırdıyordu. Bu kadar naif ve sevgi dolu bir annenin nasıl benim gibi öfke küpü bir evladı olabiliyordu?
“ günün nasıl geçti? “ dedi bana kenardan terlik uzatırken. “ inanılmaz yorucu. “ dedim bıkkınlıkla.
“ Bay Butler’a kızma tatlım. Tüm o antrenmanları senin geleceğin için yaptırıyor. “
Beni yoran kişinin Bay Butler olduğunu sanıyordu. Bilmiyordu ki bugün hayatımda ilk kez sadece Bay Butler’ın beni yormasını ve öldüresiye kadar antrenman yaptırmasını isteyeceğim bir gün geçirdiğimi. Hiçbir şey anlatamayacak kadar bitmiştim. Bu yüzden bir şey anlatmadan odama çıkmak istiyordum. Yarın annemi ve babamı karşıma alıp günün en mutlu haberini, Aragons’a kabulümü, haber verecektim ancak şimdi biraz uyumalı ve kafamı toparlamalıydım. “ ben odama çıkıyorum, anne. Biraz kestireceğim. “
“ tamam, tatlım. “
“ Unutmadan. Porta, bugün çok huysuzlandı. Sanırım kafesinde sıkıldı. Uyanınca onu biraz dolaştırmayı unutma. “ dedi ben odama giden basamakları tırmanırken. “ haklısın. Hallederim…“
“…annecim. “
Aslında kalpsiz biri değildim ancak böyle şeyler söylemek hoşuma gitmiyordu. Ağzımda o kadar yapmacık duruyorlardı ki. Bu tarz sözcükleri söylerken kendimi biraz sıkıyordum ve demeye çalıştığım şey şirin olmaktan çok uzak bir sözcükmüş gibi çıkıyordu. Annemin yanında daha rahat söylüyordum elbette ama hala ağzıma yakışmadıklarını düşünüyordum.
Odama girdiğimde ilk önce üzerindeki formalardan kurtuldum ve rahat bir şeyler giydim. Ardından da kendimi yatağıma attım ve kendimi uykunun kollarına bıraktım. O kadar yorulmuştum ki kaç saat uyuduğumu bilmiyorum.
Normalde olsa, yaptığım tüm o yorucu antrenmanlar sonrasında bile bu kadar bitkin düşmezdim. Hatta onların yetmediğini düşündüğüm için odamın solunda kalan ve evimizin boş odası olduğu için spor salonu olarak kullandığım odada saatlerce çalışırdım. Ama bugünkü yorgunluğum fiziksel bir yorgunluk değildi. Mental olarak yorulmuştum.
Gözlerimi açtığımda saat kaçtı hatırlamıyorum ancak hava kararmıştı. Odamın kapısının altından odama sızan ışık sayesinde birkaç mobilyayı seçebiliyordum ancak yine komodinimin üzerindeki saati okumak çok zordu.
Aşağı kattan gelen sesler dikkatimi çekmişti. Muhtemelen beni uyandıran şey de bu hararetli konuşma olmuştu. Annem ve babam seslerinin bu kadar yükseldiğini fark etmeyecek kadar ne konuşuyorlardı acaba.
Onları hayatım boyunca kavga ederken hiç görmemiştim. Birbirlerine ne el kaldırmış ne de en ufak kötü sözcük kullanmışlardı. Şimdi de bağrışmalarının sebebi birbirlerine kızmış olmaları değildi muhtemelen. Çünkü onlar birbirlerini her daim sineye çekerlerdi ve olayları sakince çözerlerdi.
Babamın sesinden anneminkini duymuyordum. Hatta anneminkini hiç duymamıştım. Anlaşılan babam başka bir şeye kızmıştı.
Odamdan dışarı çıktığımda gözüme vuran ışıkla bir süre gözlerimi ovuşturarak koridorda ilerledim. Merdivenin başına geldiğimde sesler daha net ve gürültülü olmuştu.
Son basamağa geldiğimde mutfağın kapısının önündeydim. O anda mutfaktaki küçük masada oturan annem ve babam aynı anda benim olduğum yöne döndüler.
“ geldi başa belası!” dedi babam. Gözlerinden kıvılcımlar çıkıyordu. Bana neden kızdığını anlayamıyordum. Onu bu kadar kızdıracak ne yapmıştım ki?
Onun kızdıran şeyi anlamaya çalışırken kaşlarım çatılmıştı. Şaşkınlık içine kapının ağzında dikiliyordum. “ ne olduğunu bilmiyormuş gibi yapmana gerek yok Katherina. Sabah sahada olanları biliyorum.” Sesinden hala öfkesi duyuluyordu ama sesi artık çok yüksek değildi. Sakinliğini korumaya çalışıyordu.
“ ona izin ver Francis. Eminim ki bize her şeyi açıklayacaktır. “ dedi annem. Elini babamın omzuna koymuştu ve onu yatıştırmaya çalışıyordu. “bize neyi açıklayacak. Birinin burnunu kırdı Martha! Kırdığı kişinin bir Felixia olması da cabası. “ burnundan soluyordu. Konuştukça öfkesi daha çok artıyor gibiydi. Ya da olanlar aklına geldikçe.
Genellikle yaptıklarımdan pişmanlık duymazdım ama sabah o yumruğu Jen’in burnuna geçirdiğim anda etrafın kana bulanması bir olmuştu. İşte o anda buna çok pişman olmuştum. Sinirli ve fevri biriydim tamam ama ben bir cani değildim.
Yine de Jen’in başımı belaya sokması ona yeniden sinirlenmeme neden oluyordu.
“ annen senden bir açıklama bekliyor, Katerina. “
Sessizliğimi korudum. Onlara ne söyleyecektim ki? Jennifer’ın zengin olduğu için parasıyla bizi ezmeye çalışmasını kaldıramadığımı mı, babamın onlara çalışmasını ezikçe bulduğunu ve bunu her fırsatta yüzüme vurmasını mı, her daim gurur duyduğum biricik babamın adını yanlış sözcüklerle birlikte ağzına aldığı için onu dövmek istediğimi mi? Hiçbirini söyleyemezdim.
Bu yüzden susmayı tercih ettim.
“ ben de öyle tahmin etmiştim. “ anneme bakıyordu. Artık bana bakmıyordu bile. Ancak ne yöne dönerse dönsün yüzünden hayal kırıklığı okunuyordu.
“ bundan böyle üç ay cezalısın küçük bayan. Üç ay Porta benimle kalacak. Eğer çok görmek istiyorsan haftada bir ormana götürebilirsin. “
“ Ne!”
Hayır, hayır, HAYIR!
“ beni duydun. Bununla kurtulduğuna sevinmelisin. Başımıza ne gibi dertler açabileceğinin farkında ol Katherina. “
Sinirden gözlerim dolmuştu. Porta’mı benden alamazdı. Her şeyimi benden alabilirdi. Dışarı çıkmamı yasaklayabilirdi, beni yemekten mahrum bırakabilirdi, tüm yıl ayak işlerini yaptırabilirdi. Ama o olmazdı, Porta’m olmazdı.
“ bu işe onu karıştırma. Onun bir suçu yok! Tüm hata bende. Bana bağır çağır ama ona dokunma. “
Babam hala bana bakmıyordu. Sanki bana baksa tüm kararlarından vazgeçecekti. Ama asla dönüp bakmadı. “ ona ben bakacağım için mutlu olmalısın. Bu işi daha da zorlaştırma yoksa onu Felixia ailesine özür dilemek için veririm. Evcil bir şahin Bay Felixia’yı mutlu edecektir. “
Ellerim titriyordu. Gözlerim de yanmaya başlamıştı. Akmak isteyen yaşlar akamadıkça bana zulmediyordu. “ hayır baba! YALVARIRIM! “
Bir anda ayağa kalktı ve hızıyla sandalye birkaç santim geri gitti. “ bu son kararım! “
Odasına gitmek için hareketlendi ve tam yanıma geldiğinde durdu. “ yarın Swortan ailesine akşam yemeğinde teşekkür etmeyi unutma. Dominic olmasaydı belki de şu anda daha farklı şeyler konuşuyor olurduk. “
Söylediği son sözler bunlar oldu. Ben kafam karışmış halde arkasından bakakaldım, o ise sessizce odasına gitti ve kapısını kapattı. Başıma gelen belaları dışarıda bırakamamıştım demek ki. Evimin içine kadar taşımış ailemin de başına sarmıştım.
Babam ne demek istedi der gibi anneme baktığımda her şeyi anlattı.
Meğer Dominic ve Jennifer sahadan çıktıklarında gerçekten de Bay Felixia’nın yanına gitmişlerdi. Jennifer her şeyi orada dökülüverince babamı yaka paça odasına çağıran Bay Felixia babam odasına geldiğinde onunla o kadar aşağılayıcı konuşmuş ki Dominic, Bay Felixia’nın sözlerini yarıda kesmek zorunda kalmış. Odaya çağırıldığı anda babamı kovmayı düşünen Bay Felixia, Dominic ile olan konuşmasının ardından kararını değiştirmiş. Ne konuştuklarını babam bile bilmiyormuş ama tahminine göre Felixia ailesi ile Swortan ailesi arasındaki ortaklık yüzünden olduğunu düşünüyormuş.
Yani anlayacağınız yine kapak benim başıma patladı.
Gerçi babamı düşürdüğüm durumdan sonra bunu söylemem kalpsizlikti. Ama bu durumda herkesin Jennifer’ın hiçbir suçu yokmuş gibi davranmasına sinir oluyordum. Herkesin gözünde o güzeller güzeli bir melekti ben ise öcüydüm. Cezalandırılması, dizginlenmesi gereken bir canavar.
“ babanın neye sinirlendiğini anlamaya çalış, tatlım. Bizim iyiliğimizi istiyor. “
“ biliyorum anne. Ben sadece benim kötü olmamı kaldıramıyorum. O kızın gerçek yüzünü keşke size gösterebilsem. “ annem bir nefes verdi. “ ah, tatlım. Gel buraya. “ dedi ve beni kollarının arasına aldı.
“ sen kötü biri değilsin. Ve yaptığın şeyi boş yere yaptığına inanmıyorum. Sadece, çözümü hiçbir zaman şiddette bulamazsın. Seni ne kadar yaralasa da ne kadar incitse veya acıtsa da… “
Yine gözlerim dolmuştu. Annemin yanında kendimi savunmasız hissetmem normal miydi? O benim koruma kalkanımmış ve gardımı onun yanında indirmem gerekiyormuş gibiydi tıpkı.
Ağlamakta çözüm bulan birisi değildim ama bugün beni yıpratmıştı ve sonunda gözümden süzülen bir damla yaş ile yas tutuyordum. “ eğer moralini yerine getirecekse… “ dedi annem sarılmayı bıraktı ama hala elleriyle iki kolumu da kavramış durumdaydı. “ …sen uyumaya çıktıktan sonra arkadaşların Jordan ve Norah geldiler. İkisi de onları korumak için öne atıldığını söyledi. Gerçi Jordan’ın biraz gururu kırılış gibiydi.” Bu duruma annem de ben de karşılıklı gülüştük.
“ ama yine de sana teşekkür hediyesi almışlar. “
Annem beni bıraktı ve masanın üzerindeki pastacıdan alındığı belli olan kutuyu bana uzattı. Kutuyu açtığımda minik çikolata dolgulu kurabiyelerle* karşılaşmıştım.
-ara bilgi-
_____________________________________________________________
*bu tatlı, Türkiye’nin İzmir iline ait tatlıya (İzmir Bombası) benzetilebilir. Ancak bu tatlının çikolatasının içine deniz tuzu da katılıyor. Altını çizmem gerekirse gök adada deniz yok yani Katherina’nın yaşadığı yerin gök ada olduğu düşünüldüğünde sizin de anlayacağınız üzere pahalı bir yiyecek.
_____________________________________________________________
“ en sevdiklerimden. “ dedim kendi kendime. “ seni tanıyorlar ve değer veriyorlar. Çünkü onlara hiçbir zaman kaba davranmadın. Eminim diğerleri de bir gün bunu fark edecek. Sen kendin olmaktan vazgeçme, tatlım. “
“ Jennifer asla beni anlamadı ve benim onu anlamam da mümkün değil. “
“ hayatın neler getirebileceğini bilsen şaşarsın. “ dediklerine inanmayı o kadar istiyordum ki. Ama bu evrenin kuralı gibiydi, Jen ve ben asla arkadaş olamazdık. Siyah ve beyaz ne kadar zıtsa bir o kadar farklıydık.
“ ben yatmaya gidiyorum, tatlım. İyi geceler. “ alnıma öpücük kondurdu ve mutfaktan çıkmak için hareketlendi. “anne! “ dedim isyanla. O ise kıkırdayarak yanımdan uzaklaştı. Öpücü yine elimin tersiyle sildim. O anda yüzümde bir gülümseme oluşmuştu, işte bu gülümsemeyi hiçbir zaman silmeyecektim. Sevdiklerimin bende bıraktığı bu hediyeyi.