تخطٍ إلى المحتوى

İÇİMDEKİ EJDER

الفصل 6 · قراءة 28 دقيقة

İÇİMDEKİ EJDER

الفصل 6

6.Bölüm

BENİVOLENTİA

The score_deep end

Katherina Blacklight

Güne uyandığımda saat sabah altıydı. Normalde daha erken uyanmam gerekirdi ancak dünün yorgunluğunu uyuyarak bile ancak atabilmiştim. Bu yüzden geç kalktığım için kendime kızmayacaktım.

Yatakta oturur pozisyona geldiğimde gözüme takılan ilk şey Porta’nın kafesi olmuştu. Onu bugün benden alacaklardı. Aslında babamın onu benden dün gece almasını beklemiştim ancak uzun bir süre görüşmeyeceğimiz için bir gün daha birlikte geçirmemize izin vermişti. Antrenman dönüşü ormana uçurmaya götürecektim ve akşam da babama teslim edecektim.

Ayrılacak olmamızın burukluğu şimdiden bile beni yavaştan ele geçiriyordu. Çünkü o altı senedir benimleydi ve şimdi ondan ayrı kalmak bana çok zor geliyordu.

İlişkilerin başında insanlarla her daim arama bir duvar çekerdim ve o duvarı aşmalarına asla izin vermezdim. Bu duvar o kadar kalın oldurdu ki insanlar benim o duvarın ardında olup olmadığımı bile bilemezlerdi. Böylece kimse duvarın ardındakini merak etmez ve oradan uzaklaşırdı. Ama kimileri vardı ki duvarın ardındaki onun için büyük bir meraktı, işte onlar her daim o duvarın kırılması için yanı başımda dururlardı ve o duvarın yavaş yavaş çatırdayıp yok olmasını izlerlerdi.

Arkadaş olduğum insanlar işte o meraklı olanlardı. Beni tanımak isteyenler.

Ama hayvanlar bu durumun dışındaydılar. Onları ilk gördüğüm anda benim arkadaşım olmalarını isterdim. Ancak dilinden en çok anladığım papağanların bile aksine, Porta’ydı. O kadar uzun zamandır birlikteydik ki ne istediğimizi birbirimizin gözüne bakarak anlayabiliyorduk.

Onunla uzaklaşma düşüncesi beni korkutuyordu ama sabretmeliydik. Kendi başıma açtığım belayı Porta’nın da üstlenecek olması ne kadar saçma olsa da, dayanmalıydık.

Onun da bu konuda endişelendiğini anlayabiliyordum. Babam tabi ki de Porta’ya kötü davranmazdı. Hatta en güzel şekilde bakacağına emindim ama onun dilinden anlamadığı için veya onunla oynamadığı için Porta’nın sıkılacağını ve bunalıma gireceğini biliyordum.

Bunalıma girmek bir kuş için ne demek biliyorsunuzdur herhalde. Ölüm.

Kendi kendimi strese sokuyordum resmen. Yine karamsar düşüncelerde boğulmaya başlamıştım. Kafamı silkeledim ve yataktan çıktım.

Odama bağlı banyoya girdim ve soğuk suyla elimi yüzümü yıkadım.

Banyodan çıktım ve mutfağa indim. Antrenmandan önce kahvaltı yapmak hiç iyi gelmiyordu ancak antrenman öncesi enerji vermesi için bir adet muz yiyordum. Hem açlığımı bir süre bastırıyor hem de çok çabuk yakabileceğim bir enerji kaynağı görevini üstleniyordu.

Mutfaktaki o leziz muzları yemek için merdiven basamaklarını zıplayarak indim. O kadar uyumuştum ki enerjim şimdi de tavan yapmıştı. O muzları yemesem bile yeterli enerjiye sahip olurdum. Ama neden yemeyeyim ki?

Merdivenin son basamağından mutfağa sıçradım ve doğruca buzdolabına uzandım. Kapağını açtığım anda beni soğuk havanın selamlamasıyla daha da rahatlamıştım. Şu aralar gök adanın en sıcak dönemlerine yavaştan giriş yapmıştık ve soğuğa ihtiyaç duyuyordum.

Muz demetinden bir tane muzu kopardım ve tezgâha koydum. Yeni dolaptan çıkan yiyeceklerin tadını almak zorlaşıyordu bu yüzden biraz ısınmasını bekleyecektim. Evet, soğuk olması daha iyi olurdu şu havalarda ancak yiyecek yemek bir sanattır. Tadını çıkarmazsan yemenin anlamı yoktur.

Muzum ilk soğukluğunu üzerinden atmak için tezgâhta uzanırken ben de babama kahvaltı hazırlamaya koyuldum. Her sabah ona kahvaltı hazırladım, böylece işe aç gitmediğinden emin olurdum. Onun, benim aksime yemekle pek arası yoktu bu yüzden en azından kilosunu korumasında ona destek oluyordum. Bir erkeğin yemekle arasının olmamasına inanmak zor ama her zaman bir istisna olur sonuçta.

Ekmek kızartma makinesine attığım ekmekler kızarırken dolaptan sürebilmesi için birkaç ezme çeşidi çıkardım ve masaya koydum. Bu süre içinde bile muzum yeterince ısınmıştı. Bir yandan onu yerken bir yandan da portakal suyu sıkıyordum. Muzum bittiğinde sıkma makinesini durdurdum ve portakalın taneciklerini süzerek suyunu bir bardağa boşalttım. Babam tanecikli içeceklerden nefret ederdi.

Kızaran ekmekleri bir tabağa aktardım ve portakal suyu dolu bardakla birlikte masaya döndüm. Tam her şeyi masaya koymuştum ki babam mutfak kapısında belirdi. “ günaydın. “ dedi gülümseyerek.

Beni hala affetmemişti, bu yüzden o konuları açmayacaktım. Dün olanlar olmamış gibi davranmak istiyordu sadece. Bende ona ayak uydurdum. “günaydın babacım. “ yine ağzımda biraz kasıntı durmuştu bu söz ama denemiştim en azından.

“ enfes kokuyor. Ellerine sağlık tatlım.” Dedi ve saçlarımı karıştırdı. Ben kıkırdayarak saçlarımı düzeltirken o da bir sandalye çekti ve oturduğu gibi yemeye başladı.

“ afiyet olsun.” Dedim ve odama geri çıktım. Antrenman sahasına gitmeden önce hazırlanmalıydım. Sahaya bir saat önce gidip küçük bir koşu yapardım bu yüzden daha fazla geç kalmadan üzerimi değişmeye başladım.

Sahada herkes aynı üniformayı giyerdi. Şu judocuların giydiklerine benziyordu ancak ondan daha uzun ayrıca da çok daha hafif bir kumaştı. Dizlerimden biraz daha yukarıda bitiyordu ancak hafif olduğu için hareket özgürlüğümü kısıtlamıyordu.

Annem benim üniformama bir gül deseni işlemişti. Kırmızı bir güldü. Sapı yoktu ama taç yapraklarının arkasından birkaç yeşil yaprak çıkmıştı. Bu yüzden tıpkı bir güle yukarıdan bakıyormuşsunuz gibiydi.

Üniformamı üstüme geçirdim. Altıma da rahat bir eşofman giydim. Yedek kıyafetlerimi çantama yerleştirdim ve çantanın tek sapını sırtıma attım.

Aşağı kata indiğimde babamın çoktan çıkmış olduğunu gördüm. Yemeğini tamamen bitirmişti. Bu iyi haberdi, çünkü üzüldüğünde yemek yemekten daha çok kesiliyordu.

Bu da demek oluyordu ki artık üzgün ya da kızgın değildi.

Bot gibi uzun olan spor ayakkabılarımı ayağıma geçirdim. Normalde kısa olanları tercih ediyordum tabi ki de ama saha kum kaplıydı ve ayağıma kaçan kumlarla uğraşmamak için sahada daha uzun şeyler tercih ediyordum.

Evden çıktığımda telefonumu elime aldım ve günün haberlerini incelemeye başladım. Dün kontun Cervus kasabasına uğraması ve yaptığı konuşma büyük yankı uyandırmıştı. Tüm haber siteleri bu olayla ilgili en az beş altı satırlık yazı yazmıştı.

Siteleri gezmeye devam ettiğimde fark ettim ki bu durum sadece bizim eyaletimizde yaşanmamıştı. Tüm eyaletlerin kendi kontları eyaletin en nitelikli okullarına gitmiş ve aynı çağrıda bulunmuştu. Bu çağrılar krallıkta bazı soru işaretleri doğurmuştu tabi haliyle. Prens’in adamları koruma için yeterli değil miydi? Yeterli değilse neye karşı yeterli değillerdi? Prensi tehdit eden birileri mi vardı, suikast mı düzenlenmişti?

Kimisi panik olmuş kimisi de düşüncelere boğulmuştu. Her kafadan ayrı bir ses çıkıyordu. Ne olduğunu veya neden böyle bir çağrıda bulunduklarını bilen yoktu ama ciddi bir sorun olduğunu düşünülüyordu.

Krallıktan da ses çıkmıyordu. Ne veliaht ne kral ne de kraliçe. Hiçbirinin ağzını bıçak açmıyordu. Bu şeklide davranmaları benim de işkillenmeme neden oluyordu.

Bu olayla panik yaratabileceklerinin farkındaydılar muhtemelen ancak yine de susuyorlardı. Daha büyük bir panik dalgası yaratmamak için mi konuşmamışlardı basınla?

Bu düşünce aklıma gelebilecek en kötü düşünceyi de beraberinde getirdi. Savaş.

Dün Norah’ın bana anlattığı şey, hepsi deli saçmasıydı. Ama gerçekleşme ihtimali de o kadar korkunçtu.

Yine de kendi kendime bunun gerçekleşmeyeceğini hatırlattım. Çünkü ben bir başkomutan değildim. Ben komutan veya en kötü ihtimalle asker bile değildim. Ayrıca bir savaş patlak verene kadar yeterli tecrübe kazanacak vaktim olmayabilirdi de. Tecrübesiz birini neden başkomutan yapsınlardı?

Kafam yine çorba olmuştu. İki gündür düşüncelerim fazla karmaşık ve yoğundu. Bu beni yoruyordu. Dünkü yorgunluğu yine yaşamak istemiyorsam kafamı gereksiz düşüncelerle doldurmayı bırakmalıydım.

Sonunda sahaya varmıştım. Etrafta kimsecikler yoktu, her zamanki gibi.

Bir saat önceden gelmenin iyi yanı da buydu. Kimse yokken rahatça antrenmanımı yapıyordum. Onlar geldiğinde devam ediyordum ancak yalnızlığın tadı bir başkaydı. Daha rahat ve özgür hissettiriyordu.

Güneş şimdiden her yeri* aydınlatıyordu. Gök adada yine ışıl ışıldı.

-Ara Bilgi-

________________________________________________________________________

*Unutulmamalıdır ki gök ada dümdüzdür. Adını (Planicia) da buradan alır. Dolayısıyla dağ gibi güneş ışığını engelleyecek şeylerin olmaması sabah güneşinin bile her yeri aydınlatmasına neden olur.

Ek bilgi olarak, gök adada yaşayan halkın neredeyse yüzde yetmişi daha önce hiç dağ görmemişlerdir. Efsanelerden veya yeryüzüne gidip gelen kesimden duyarlar. Kate’de daha önce hiç dağ görmeyenlerdendir.

________________________________________________________________________

Çantamı soyunma odalarından birine bıraktım. Koşu alanına döndüm ve birkaç ısınma hareketiyle antrenmana başladım.

Sahamız çoğunlukla kum kaptıydı. Sadece koşu alanı sert zeminden oluşuyordu. Bu yüzden koşu yapmayı seviyordum. Çünkü sadece koşu alanında ayağıma kum kaçmayacağından emin olabiliyordum.

Esneme germe hareketlerinden sonra tempolu koşuya geçtim. Kafamın düşüncelerden uzak durması için şarkı açmıştım. Antrenman saatleri içinde telefonla herhangi bir şey yapmam yasaktı bu yüzden ben de koşu saatimde dinliyordum.

Neredeyse yarım saatten fazladır tempolu koşuyordum. Nefesim düzensizleşmeye başlamıştı artık. Olduğum yerde durdum ve ellerimi dizlerime dayayarak bir süre soluklandım. Bu kadar koşu yetmişti.

Boğazım kuruduğu için su içtim. Ardından da atış alanına geçtim. Henüz saha boştu fakat diğerlerinin gelmelerine az kalmıştı. Biraz daha yalnızlığın tadını çıkarabilirdim.

Yayıma oklarımı birer birer taktım ve tahtaya sapladım. Hepsi tam on ikiden isabetlerdi. Ancak oklarımı özellikle Nic’in atışları gibi üst üste atmıyordum. O gösteriş budalası yüzünden oklarımız kullanılamaz hale gelmişti.

Ben de atış tahtasını parçalamıştım fakat o zaten uyduruktu. Ancak yay ve oklarımız her zaman kaliteli olurdu. Yani onları en iyi şekilde kullanmaya çalışırdım.

On ikilik atış yerinde yer kalmayana ve oklarım tükenene kadar seri atış yapmaya devam ettim. Sonunda da tüm oklarımı toplamak için tahtaya ilerledim. Okları topladığımda tahtanın ortasının yine delik deşik ettiğimi gördüm.

Atışlarımın zaten iyi olduklarının farkındaydım. Atışlarımı düzeltmek için atış yapmıyordum da zaten. Unutmamak için atıyordum. Bu yüzden birkaç tur atış yayıp bırakırdım. Antrenmanımın sonunda genellikle atış tahtasının sadece ortası mahvolmuş olurdu. Çok nadiren atış kaçırırdım, onlar da dalgınlıktan olurdu.

İkici tura başlamak için hazırlanırken sahaya gelenler olmuştu. Sonunda antrenman saatine on dakika kaldığındaysa tüm saha dolmuştu. Norah bile gelmişti.

Gerçekten her gün geç kalıyordu. Belki de uyumayı sevdiği için kalkmıyordu emin değildim. Ama şu son iki gündür zamanından erken geliyordu. Onunla gurur duyuyordum. Kendisinin bir şey başaramadığını düşünüyordu ama kendine dışarıdan hiç bakmamıştı. Bu yüzden henüz kendinin farkında değildi. Çabalarsa çok iyi yerlere gelebilirdi. Şu son zamanlarda da çabaladığını görmek onun adına mutlu olmama yetiyordu.

O anda bir gariplik fark ettim. Sahada birinin sesi eksikti. Her gün duyduğum ve duymaktan bıktığım bir ses. Jennifer, sahada yoktu.

Etrafıma bakındım ve gerçekten de onu göremedim. “ bir sorun mu var, Kate? “

“ hayır. Bugün Jennifer’ı hiç görmediğimi fark ettim.”

“haklısın ben de görmedim. “ dedi Jordan. O da bunu fark ettiğinde garipsemişti. Neden biliyorum ama Jennifer spora çok ilgiliydi. Çok yetenekli sayılmazdı belki ama yine de sahadakilerin çoğundan daha iyiydi.

Bugün antrenmana gelmemişti. Sanırım bu ilk gelmeyişiydi. “ şuraya baksanıza! “

Belle’in işaret ettiği yöne döndüğümle lafımı geri almam bir olmuştu. Bugün de gelmişti. Hatta yanında yine o Nic’ciğini de getirmişti. Gözlerimi devirdim, ama bir yandan da Jen’in Nic gibi iri birine böyle seslenmesine gülüyordum. Bay Butler da onlarla birlikteydi.

Üçü birlikte sahaya girdiklerinde herkes sıraya dizildi. “ günaydın gençler. Bugün yüzbaşı da bizimle olacak. Merak ettiğiniz şeyler olursa sorabilirsiniz. “ dedi eliyle Nic’i işaret ederek.

“ antrenmanlarınıza kaldığınız yerden devam edin. Dağılabilirsiniz. “ Bay Butler’ın son komutuyla sıra bozuldu ve herkes kendi işine döndü. Tabi gözleri hala yüzbaşındaydı. Ona sorabilecekleri soru düşünüyorlardı kendi aralarında.

Kızlar onun hakkında fısırdaşıp kıkırdıyorlardı. Erkekler de ciddiyetle onu süzüyorlardı. Onunla ilgilenmeyen koca sahada sadece iki kişi vardı. Bay Butler ve ben.

Diğerlerinin ona bu kadar ilgiyle bakması normaldi buna itiraz etmiyorum. En genç komutandı, ilgi çekici bir vücuda sahipti ve çok iyi bir yüze sahipti. Aynı zamanda zekiydi de.

Ama yine de ağzının içine düşmeye gerek var mıydı? Bence hayır.

Antrenmanıma geri döndüm. Kenardaki silah standından bir kılıç çektim. Bu seçtiğim kılıç en sevdiğimdi. Ağırlığı mükemmeldi, dengeliydi. Cilası yenilenmişti ve ışıl ışıl parlıyordu. Bu kılıcı o kadar seviyordum ki bakımını yalnızca Bay Butler ve ben yaptırmaya götürürdük. Sahadakiler de bunu bildiği için genelde onu bana ayırırlardı.

Sapının üzerindeki altın rengi işlemeler çok hoş ve zarif bir hava katıyordu. Bir gün kendi kılıcımın olmasını çok istiyordum. Yaptıracağım kılıcı da tıpkı buna benzetecektim. Tek farkları benimkinde, çeliğin üstüne adımın kazınması olacaktı.

Elimdeki kılıcı savurmaya başlamıştım ki Jordan durmamı işaret etti. “ buraya geliyor. “ dedi Nic’i işaret ederek.

Sahadaki herkes onun yanına gitmek isterken o bizi seçmişti. Ne güzel.

“ Jordan Ertagon’du sanırım. “dedi Jordan’a elini uzatarak. Jordan bir an ne diyeceğini bilemedi. Ne yapacağını da şaşırmıştı, hazır ol komutuna mı geçmeliydi yoksa elini mi sıkmalıydı.

Sonunda elini sıktı ve “ evet efendim. “diyebildi.

“ rahatla lütfen. Buraya komutanlık yapmak için gelmedim. Beni arkadaşınmış gibi düşün, rütbem olmadan. “

“pekâlâ. Tanıştığıma memnun oldum Dominic.”

“ Nic. “ diye düzeltti.

Jordan sonunda rahatlamıştı. Gerçekten de arkadaş gibi konuşuyorlardı. “ tabi ya, Nic. “

“ dünkü karşılaşmamız yarım kaldı. Devam etmek ister misin? “ dedi ve bana döndü. “ tabi Volentia da izin verirse. “

“ bana o adımla seslenme “ dedim. O adımın kullanılmasından hoşlanmıyordum. Özellikle de o kullanıyorsa.

“Volentia mı?”

“ siz nereden tanışıyorsunuz? “ Jordan iki gündür içinde tuttuğu soruyu yine patlatmıştı. Dün sıyrılmıştım çünkü onların dikkatini çekebilecek başka bir haberim vardı. Ancak şimdi nasıl sıyrılacaktım. Aceleyle “ Tanışmıyoruz! “ deyiverdim.

Dominic bana döndüğünde yine sustum. Söylediğim şeyin yalan olduğunu hepimiz biliyorduk ama kimse bir şey demedikçe kendimi daha da kötü hissediyordum. “ çocuk… “ Dediğinde Dominic’in sözünü kestim. “bu önemli değil. Onu artık tanımıyorum ve bu kadar. “

Dominic’le tekrar göz göze geldiğimizde demek öyle der gibi bir bakış attı. Yani ben o bakışlardan bunu çıkartmıştım. “ ben size engel olmayayım. Buyurun. “ dedim onları başımdan savar gibi.

Atış mı ne yapacaklarsa artık onları orada bıraktım ve kılıcımı da yanıma alarak sahanın öbür ucuna gittim.

Bir yandan da kendi kendime söyleniyordum. O kimdi ki? Onu artık tanıdığımı sanmıyordum. Hakkında artık hiçbir şey bilmiyordum. Nasıl birine dönüşmüştü veya neylerden hoşlanıyordu?

Merak da etmiyordum. Sadece hayatıma karışmasın istiyordum. Tekrar hayatıma girmesin.

Sahanın diğer ucunda antrenman yapabileceğim tahta modeller yoktu. Atış tahtalarının orada kalmışlardı. Bıkkın bir nefes verdim. O çocuk ne zaman yanıma yaklaşsa düzenimi bozuyordu.

Tahta modelleri almaya gitmeyecektim. Kendi kendime çalışacaktım. O tahtalara nasıl vurmam gerektiğini biliyordum. Yapmam gereken tek şey onlar karşımda duruyormuş gibi davranmaktı.

Kılıcımı tek elimle sıkıca kavradım ve savurdum. Arada bir yön vermek için öbür elimle destekliyor ya da el değiştiriyordum. Bazen kendi etrafımda dönüyorum ve zıplıyordum. Sonunda nefes nefese kaldığımda ve soluklanmak için kılıcımı yere hafifçe sapladım ve onu bir destek gibi kullanarak ağırlığımın bir kısmını ona verdim.

Nefesimi düzene sokmaya çalışırken etrafıma bir göz gezdirdim. İnsanların ilgisi atış alanında toplanmıştı. Vücutları antrenman yapıyor koşuyor veya zıplıyordu ama kafaları atılan oklara takılmıştı.

Jordan ve Nic’in küçük rekabetleri henüz bitmemişti demek. Gerçi benim ok saplayabileceğim bir tahtam kalmadığı için erkenden bitirmiştik. Ama yine de kullanmadığım okları da atsam kapışmamızın bu kadar uzayacağını sanmıyordum.

Jordan oklarını atmaya geçtiğinde Nic olduğum yöne bir bakış attı ve önüne döndü. Onlara bakıp bakmadığımı mı merak ediyordu emin değildim.

Yeterince dinlendiğimi hissettiğimde kılıcımı sapladığım yerden çektim ve başlama pozisyonu aldım. “ son kez benimle antrenman yapmak ister misin? “

Bay Butler’dan böyle bir şey duymak biraz duygulandırmıştı. “ elbette efendim. Onur duyarım. “ dedim heyecanla. “gitmeden önce bir güzel haşatını çıkaralım. “ dedi çok korkunç bir gülümsemeyle. O anda heyecanım kursağımda kalmıştı. Dereyi görmeden paçaları sıvayıvermiştim.

Bay Butler’ın bana sakince veda edeceğini sanmak büyük hataydı. Vereceği en büyük veda hediyesi derin bir kesik olabilirdi. “ bu kadar korkmana gerek yok, Blacklight. Seni oraya kendi elimle tek parça teslim edeceğim. “ dedi gülerek. Ama hala çok ürkütücü görünüyordu.

İçim ne kadar rahatladı bir bilseniz…

O da eline bir kılıç almıştı. Benimkinden biraz daha ağırdı. Muhtemelen metal alaşımımın içinde biraz daha yoğun madde kullanmışlardı. Çünkü en ve boy olarak benim elimdekiyle birebir aynıydı. Aynı çerçeve içine dökülerek soğutulmuştu. Sadece farklı saplara sahiplerdi. Dışarıdan bakıldığında aralarındaki tek fark buydu.

Artık kendimi dövüşe hazırlamalıydım. İçimde bir yerlerde mantığım, Bay Butler’ın bugün bana hiç acımayacağını söylüyordu.

Bana karşı acıma göstermiyordu da zaten ama daha da vahşileşebilirdi. Bugün tam da o yüzünü görebileceğimi düşünüyordum.

“ hazırsan başlayalım. “ dediğinde kafamla onay verdim.

İlk adımı atan Bay Butler olmuştu. Ağır kılıcını kafama doğru indirmek için hareketlendiğinde kendi kılıcımı önüme siper ettim. İki kılıcın çarpışma sesi sahada yankılandığında atış alanındakiler bile bizim olduğumuz yöne dönmüşlerdi.

Bay Butler’ın kılıcının ağırlığına kol kasları da eklendiğinde aldığım siperin kullanım süresi kısalıyordu. Birkaç adım geriye çekilmeliydim.

Yukardan gelen bir kılıcı önlemenin en iyi yolu alttan saldırılar olur fakat karşınızdaki kişi Bay Butler’sa savunma pozisyonunu asla terk etmeyin. İşte bu yazılı olmayan bir kuraldı.

İkinci kez bana doğru atıldığında yine kılıcımla kendime siper oluşturdum. O da çarpışan kılıçlarımızı anında birbirinden ayırdı ve tekrar bir saldırı yaptı.

Bu şeklide seri saldırılarına devam ederken ben ancak saldırıları savuşturuyordum. Saldırıların sıklığı arttıkça kılıcının yüzüme olan yakınlıyı da artmaya başlamıştı. Neredeyse burnumun ucunu sıyıran vuruşlar yapıyordu. Kendimi korumasam artık bir burnum olmayabilirdi.

Yüzümün özellikle burun bölgesine hedef almasını dünkü olaylara bağlıyordum. Jennifer’ın burnunu bu kadar kolay kırıp bu işten sıyrılacağımı sanmam da ayrı bir hataydı.

Kol kaslarım bir kasılıyor bir gevşiyordu. Ağır darbelerin altında kaldıklarında geri kaçmam için bana yalvarıyorlardı. Bugün yaptığım tüm antrenmanlardan sonra terlememem normaldi ama şimdi şapır şapır terliyordum.

Benim dövüşte en büyük özelliğim hızım ve çevikliğimdi.

Kaslarım kuvvetliydi ancak savunma pozisyonunda daha fazla kalamazdım. Aksi halde gerçekten de haşatım çıkardı.

Bay Butler’ın seri saldırıları azalmıştı. Şimdi daha çok bölgesel saldırıyordu. Böylece onları tahmin etmek ve engellemek kolaylaşmıştı. Az öncekinden daha yavaştı çünkü yorulmaya başlamıştı. Bu da bana açık bir fırsat veriyordu. Saldırı sırası bana geçmişti.

Üzerime gelen kılıç darbelerinden kaçarken Bay Butler’ın etrafında dolanmaya başlamıştım. O yüzden o da benimle birlikte kendi etrafında dönüyordu. Bu da çok fazla açık vermesine neden oluyordu. Bu kez de ben saldırmaya başlamıştım.

Benim darbelerim onunki kadar seri değildi çünkü onun etrafına koşarken isabetli bir darbe vurmak zorlaşıyordu. Ama hala açık veriyordu. Kendi etrafında bir o yöne bir o yöne dönüp durmaktan kafası karışmaya başlamıştı. Bir anda patinaj yapıp öbür yöne döndüğümde hızıma yetişemiyor ve saldıramıyordu. Bazen o kadar hızlı dönüyordum ki saldırabilmeyi şöyle bırak savunmaya bile zor yetişiyordu.

Mental sağlığım yerindeyken fiziksel gücüm tavan yapıyordu. Bu da enerjimin uzun süre bitmemesi demekti. Ancak Bay Butler için bu geçerli değildi. O da gençken çevik biriymiş ancak şu anda o kadar hızlı sayılmazdı. Gerçekten de hızlı saldırabiliyor beni yanıltacak dönüşler o da yapıyordu ama onun asıl saldırısı benimki gibi hız değildi. Kaba kuvvetti.

Başlangıçtaki ağır saldırılarıyla kendini tükettiği için de şimdi büyük bir saldırı gerçekleştiremiyordu.

Rollerimiz değişmişti artık. Ben saldırıyordum o da kendini savunuyordu.

Etrafımızdakiler ne zaman toplanmışlardı yine? Dövüşe odaklanmışken etrafımda olup bitenlerden tamamen bağlantım kesiliyordu. Jordan ve Nic’in küçük yarışı bitmiş miydi?

Saniyeler içinde atış alanına bir bakış atmıştım ve olan olmuştu. Bu bile Bay Butler’a açık vermem demekti. Dövüşün başından beri sıyırıp geçen kılıç bu kez gerçekten de kolumu kesmişti. Üstelik ne Jordan’ı ne de Dominic’i görebilmiştim.

Lanet olsun…

Yüzümü acıyla buruşturmuştum. Ama dövüş devam ediyordu. Kolumu tutmama bile fırsat vermeden saldırmaya çalışıyordu.

Ne var ki kesik büyük değildi. Sadece sızlıyordu, yani sadece biraz derin kesilmişti.

Yine tüm dikkatimi dövüşe verdim ve az önceki gibi keskin dönüşler yapmaya başladım. Belli ki Bay Butler koluma attığı kesik ile son büyük darbesini yapmıştı. Onun da yüzünden terler akıyordu. Yorulduğunu kızgın ifadesinden anlayabilirdiniz. Genellikle yorulduğunda çekilmez olanlardandı. Bu da şimdiki ciddi ifadesini açıklıyordu.

Son keskin dönüşümü yaptım ve tam bana dönmesini bekledim. Bana döndüğü ilk anda saldırmaya çalışmıştı ama artık yeterli gücü kalmadığı için kılıcını kendiminkiyle kolaylıkla geriye ittim.

O anda büyük bir açık veri. Kılıcıyla birlikte geriye savrulan kollarını yeterince hızlı indiremediği için karnına bir tekme geçirebileceğim kadar süre kazanmıştım.

En hızlı tekmelerimden birini attığımda sendeledi ve kılıcını aşağı indirirken yeterince sağlam tutamaması için dikkati dağılmış durumdaydı. O anda da ikinci tekmemi savurdum. Bu kez daha güçlüydü ve kılıcı tutan elini hedef alıyordu.

Attığım tekmeyle birlikte Bay Butler’ın kılıcı elinden kaydı ve hemen yanına düştü.

Düşen kılıcını almak için eğilen Bay Butler son anda boğazına dayanan kılıcımla olduğu yerde durdu ve bana döndü.

Bir süre öylece birbirimize baktık. Kılıcımın ucunun boynuna değdiğini hissediyordum.

Etrafımızdan şaşkınlık nidaları yükselmeye başlamıştı, yine.

Ciddiyetle bakan yüzü sonunda gevşedi ve ellerini havaya kaldırdı. İşte o anda ben kazanmıştım.

Nefes nefeseydim. Kahküllerim terden alnıma yapışmıştı. Ama gülüyordum. Bay Butler da bana bakarak gülümsüyordu. Üstelik bu kez o korkunç gülüşünden değildi.

Kılıcımı indirdiğimde kollarımın ve bacaklarımın ne kadar yorulduğunu o an fark ettim. Kaslarım alev almıştı sanki. Uzun zamandır beni bu kadar yoracak bir şey yapmamıştım. Bu dövüşten sonra uzun bir süre daha yapmayacaktım da.

“ tebrik ederim çaylak. Aragons’a girmek için son sınavı da geçtin. “ elini kafama koymuştu ve dünkünden daha gurur dolu gözlerle bana bakıyordu. “bu bir sınav mıydı? “ dedim. Henüz onunkiler kadar benim nefeslerim de düzene girmemişti.

“ sahamda telefon kullanmak yasak biliyorsun. “ dedi bizden biraz daha ötedeki çocuğu göstererek. Ve bir diğerini ve bir diğerini.

Etrafımızda dövüşümüzü videoya alan birçok kişi olduğunu ancak fark edebiliyordum. “ çekilen videolar Bay Reband’a gidecek.”

“ aslında onunla konuşmamdan sonra seni kabul edeceğini zaten söylemişti ancak bu dövüşü ben istedim. Kimsenin senin oraya torpille girdiğini düşünmesini istemiyorum. “

O anda çok mutlu olmuştum. Hem mutluluktan hem de kolumun acısından gözlerim dolmuştu.

“ teşekkürler efendim. “ dedim ve bir hamlede ona sarıldım.

Bu yaptığıma şaşırdığı için birkaç saniye yaptığıma tepki veremedi. Açıkçası bu yaptığıma ben bile inanamıyordum. Sonunda o ellerini sırtıma götürüp pat patladı. “ şimdi revire git ve kolunu sardır. Kanını bulaştırdığın için benim üniformamı da sen yıkayacaksın. “ dedi ve geriye çekildi.

“elbette efendim. “ hala yüzümde o aptal gülümseme vardı. Bay Butler’ın üniformasından kan lekesini çıkartmaya çalışırken kan lekesinin ne kadar zor çıktığını hatırlayıp daha sonra üzülebilirdim. Ama şimdi mutlu olmak istiyordum.

Sahadakilerin alkışlarıyla revire doğru ilerliyordum. İçeri girdiğimde sesler artık çok uzaktan geliyordu bir süre sonra da kesildiler.

Halimi gören Bayan Lupucade revire ilk girdiğim anda küçük bir şok atlatmıştı. Daha önce Bay Butler’ın hiçbir öğrencisini yaraladığını görülmüş şey değildi çünkü. Ancak kolumdaki kesik bunu yalanlar gibi sızlayıp duruyordu.

Yaralanan sol kolumdu, yani kullandığım asıl kolum değildi. Ayrıca yara iyileşmeyecek kadar kötü de görünmüyordu. Sadece bir fincan dolusu kan kolumu kırmızıya boyamıştı o kadar.

Bayan Lupucade beni sedyeye oturttu ve ilk önce pansuman yaptı. Güçlü bir kız olup sızlanmıyordum elbette ama bu acımadığını göstermezdi.

Pansuman yapması bittiğinde arkasındaki karışım ve ilaç dolu dolapları karıştırmaya başladı. Eline birkaç kap aldı ve bir şeyler mırıldanarak, tezgâha ayırdığı malzemeleri sırasıyla kaba ekledi. Sözcüklerini anlayamıyordum. Sanırım başka dilde mırıldanıyordu. Ama etrafa yayılan büyünün hafif ışığı ve yoğunluğunu hissettiğimde onu dikkatlice izlemeye başladım.

O bir şifacıydı, şifacıların* soyundan geliyordu. Bu sayede bu tarz büyüler yapabiliyordu. Onun aksine ben böyle bir soydan gelmiyordum yani böyle bir büyüyü yapmam mümkün değildi. Öğrenmek için dikkatle izlemiyordum. Sadece izliyordum çünkü çok hoş görünüyordu. Minik kıvılcımlar gibi ışık huzmelerinin uçuşması ve söylediği şeylerin bir şarkı mırıldanıyor gibi çıkması. Hepsi çok etkileyici geliyordu.

-Ara Bilgi-

________________________________________________________________________

Şifacılar yeryüzünde yaşayan bir ırktır. Gök adaya kaçak yollarla girenler ve onların soylarından gelenler haricinde başka şifacılar bulunmamaktadır. Şifacılık da bir nevi cadılıktır ama tam olarak aynı büyü türüyle uğraşmazlar. Örneğin cadıların iyileştirici güçleri yoktur. Şifacıların da iyileştirmekten başka güçleri yoktur. Tabi bitkileri bu kadar iyi tanımaları en güçlü zehirleri hazırlamalarında da olanak sağlar ancak sizin, Hipokrat yemini dediğiniz şey gibi bir kan yemini ettikleri için kimseyi bile isteye öldüremezler.

________________________________________________________________________

Işık huzmeleri yok olduğunda Bayan Lupucade gözlerini açtı ve karışım dolu kabı sedyeye, hemen yanıma koydu. “ bu biraz canını yakacak ama kolunun çok çabuk iyileşmesini sağlayacak. Birazcık dayan olur mu? “

Kafamla onayladım.

Karışımdan bir parça aldı ve kesiğin üstüne sürdü. Başlangıçta hiçbir şey hissetmemiştim. Acı eşik değerimin yüksek olduğunu falan düşünüp sevinmiştim. Ama ondan sonra anladım ki Bayan Lupucade canını birazcık yakacak derken abartmıştı. Çünkü birazcık falan yakmamıştı. Orası gerçek anlamda alev almış gibi yanıyordu ve duman çıkmaya başlamıştı.

Revirin içi yanık et kokuyordu artık. “ birazcık mı?” dedim acıdan vücudum kasılırken.

“ dayan tatlım şimdi bitecek. “

Eline bir bandaj aldı ve yanan yeri sarmaya başladı. Yaraya dokunuyor olması işi hiç de kolaylaştırmıyordu. Acı yüzünde dudaklarımı dişliyordum ve onları da kanatmak üzereydim.

Sarma işlemi bittiğinde acı da ciddi oranda azalmıştı. Artık ne merhemin yanması ne de kesiğin sızısını hissetmiyordum.

“ geçmiş olsun. “

“ teşekkürler, Bayan Lupucade. Artık eskisinden daha iyi durumda. “

Kolumu geriye doğru esnetiyordum ki “yavaş ol bakalım küçük bayan, bir büyü bile o kadar çabuk iyileştiremez. Yarayı tekrar açarsan o merhemi yine sürmek zorunda kalırım. “

“ yok, teşekkürler bir daha almayayım. “ dedim aceleyle. Bu halime gülmeye başlamıştı, ne kadar acınası duruyordum kim bilir.

“Sen biraz daha burada dinlenmene bak. Bugün yeterince antrenman yaptın.”

Haklıydı. Bugün belki de iki günde harcadığım enerjiyi tek maçta harcamıştım.

O anda sabah yediğim muz da buhar olup uçtuğu için karnım guruldamıştı. Bayan Lupucade tekrar gülmeye başladığında yerin dibine batmak üzereydim. “ şurada atıştırmalık bir şeyler olacaktı. “

Geri döndüğünde elinde birkaç bisküvi bar vardı.

“ açlığını gidermez ama şimdilik bastırabilir. “ kızarabilseydim işte tam o anda kızarabilirdim. Ama ten rengim buna izin vermiyordu. Buğday tenli olmanın avantajı diye geçirdim içimden.

“ teşekkürler. “

Ayaklarımı sedyeden aşağı sallamış bir yandan da barları kemiriyordum. Bayan Lupucade de kendi işiyle ilgileniyor bir şeyler karıştırıp duruyordu.

Günün belli saatlerinde burada duruyor geri kalan saatlerindeyse kapı kapı dolanarak yatalaklara ve yaşlılara şifa dağıtıyordu. Karşılığında pek bir şey almadığını duymuştum. Nedenini bilemiyorum ama gerçekten de çok güzel bir yüreğe sahipti buna emindim.

Sonunda antrenman bittiğinde kimisi evlerine dağıldı kimisi de dün yarım kalan hikâyenin devamını dinlemek için revire geldi.

Bayan Lupucade anlatmaya başladığında benim kafam çok ayrı yerlere dalmıştı. Ne maç sırasında ne de sonrasında Nic’i görmemiştim. Ayrıca bugün Jennifer da benimle hiç uğraşmamıştı. Yüzüme baktığı bile söylenemezdi. Diana bile bana ikinci kez dönüp bakmamıştı.

Daha sonra ise aklıma, Aragons’a giderken ne alacağım sorusu takılmıştı.

Ne götürmeliydim. Götürmemin yasak olduğu şeyler neydi. Kalacağım nasıl bir yerdi. Yeterli depolama alanım olmayabilirdi. Çok fazla eşya götürmemeye dikkat etmeliydim.

Benim kafam yine düşüncelerle oyalanırken Bayan Lupucade de hikâyesini bitirmişti.

Hikâyeyi dinlemediğim için kendimi biraz kötü hissetmiştim. Sonuçta bu hikâye şu anda ben istediğim için anlatılıyordu ama benim kafam çok farklı yerlerdeydi.

Hikâye bittiği için herkes ayaklandı ve hepsi toparlanıp sahadan birer ikişer ayrıldılar. Ben de Jordan’ların peşine takıldım ve hep birlikte sahadan çıktık.

***

Evimizin biraz ötesindeki koruluğa gelmiştim. Bugün hafta sonuydu, antrenmanımdan sonra okula gitmem gerekmiyordu bu yüzden eve döndüğümde güzel bir duş aldım. Yarama değdirmemeye gayret ederek.

Daha sonra da Porta’yı da yanıma aldım ve birlikte ormana gittik. Bu geldiğim koruluk odamın camından da görülüyordu.

Çocukken odamın camından baktığımda bu koruluktan duman yükseldiğini gördüğümde hep ne olduğunu merak etmiştim. Bir gün tüm cesaretimi toplayıp gecenin bir yarısı evden kaçtım ve ormana daldım. Dumanı takip ederek açıklığa ulaştığımdaysa gördüğüm şey beni daha çok şaşırtmıştı.

Karşımdakiler bir grup kampçıydı. Ateşin başında toplanmış birbirlerine şu garip hikâyeleri anlatıyorlardı. Bende çalıların arasında saklandım ve saatlerce anlatılan o hikâyeleri dinledim.

Ne zaman uyuyakaldığımı bilmiyorum ama hikâyelerin ortasında uykuya dalmıştım. Böylece sabaha kadar orada öylece uyumuş ve evde çıkan kaostan bir haber yerde uzanıyordum. Uyandığımdaysa ne kadar üşüdüğümü fark etmiştim. Kollarım buz kesmişti, yüzü ve bacaklarım da öyle.

Eve döndüğümde gizli kalması gereken bu gece yürüyüşü gizli olmaktan çıkmıştı. Annem ve babam evde deli gibi bir oraya bir oraya gidiyor evde adımı bağırıyorlardı. Sonunda kapıyı çaldım ve içeri girdim. Beni karşılarında ilk gördüklerinde sevinçle boynuma atılmışlardı ama sonrasında nasıl azar işittiğimi anlatmama gerek yoktur herhalde.

Ayrıca ormanın ortasında öylece uyuyakalınca üşütmüştüm de. Bir de hasta olduğum için söylendiler fakat sonunda bu konu bir şekilde unutuldu gitti.

Ben ise akıllanmamış hala gizlice kaçmaya devam ediyordum. Tek sefer yakalanmıştım ve o da son olmuştu. Diğer kaçışlarımın hepsi oldukça profesyonelceydi. Bu işte gittikçe ustalaşıyordum.

Daha sonra da kaçmayı da bıraktım. Çünkü hayatım yeterince karışıktı ve yoruculaşmıştı. Bir yandan dersler bir yandan sporlar*. Ailemle olan iletişimiz bile büyük oranda kopmaya başlamıştı.

-Ara Bilgi-

*Katherina hayatı boyunca pek çok sporla uğraşmıştır. Bu sporlar o kadar fazladır ki insanın ona, kaç tane hayat yaşadığını sorası geliyor. Bu sporlardan başlıcaları şöyledir: jimnastik, atletizm, okçuluk, kılıç dövüşü(favorisi), yüzme, yakın dövüş, güreş, bale. Bu saydıklarımız dışında da sporlarla uğraşmıştır ancak birincilik ödülü alabildiği sporlar bunlardır.

Ve sonunda bugüne kadar gelmiştim işte. Hala bendim ama içimdeki çocuk beni biraz erken terk etmişti. Henüz on altı yaşında olmama rağmen çocukça davranamıyordum. Tabi bazen fazla ergence tavırlar sergileyebiliyordum fakat o da olmasa ne yapardım.

Doğru dürüst bir gelişim zamanım olmamıştı anlayacağınız. Bir anda büyümek zorunda kalmıştım.

En acısı da bunu kendime yapan yine kendimdim.

Kendimi bunu yapmaya zorlayan ve kendi hayatımı zorlaştıran kararlar alan yine kendimdim.

Açıklıkta en sevdiğim ağaç, açıklığın ortasındakiydi. Gerçi ağaç demeye bin şahit lazımdı. Çünkü kendisi kesilmiş bir ağaçtı. Sadece kökleri ve yaşını sayabileceğim kadar bir gövdesi kalmıştı. Çoktan ölmüştü. Ağacın üst gövdesine ne olduğuysa tam bir merak konusuydu. Kendimi bildim bileli ağaç bu şekildeydi.

Yanımda getirdiğim ince ceketimi yere serdim ve üzerine oturdum. Porta hala kolumdaydı. Bileğine takılı zincir onun uçmasını engelliyordu. Ancak sabırsızlandığını hissedebiliyordum. Doğadaki seslere tepki veriyor kanatlarını yavaş yavaş açıp kapıyordu.

Onu daha fazla bekletmemek için bileğindeki kilidi açtım ve onu serbest bıraktım. Uçması için kolumu yukarı savurduğumda havalandı ve ormanın tepesinde uçmak üzere gözden kayboldu.

O yiyecek börtü böcek ararken ben de yaydığım ceketin üzerine uzandım ve gökyüzünü izlemeye başladım. Gökyüzü neredeyse bulutsuzdu, yine. Gök adada yaşamak zaten bulutların üstünde yaşamak demekti.

Bazen yer adada neler olup bittiğini çok merak ediyordum. Annem ve babamın anlattıklarına göre gök ada o kadar gelişmişti ki diğer krallıklar burayla yarışamazdı bile. Diğer krallıklar tıpkı geçmiş zamanlardaymış gibi yaşıyorlardı ama gök ada gelecekte yaşıyordu.

Annem ve babam ikisi de gök adaya kaçak girmişlerdi. Bu sayede yer adada olan şeyleri bana anlatabiliyorlardı. Ama anlattıkları şeyler kulağa o kadar doğaüstü geliyordu ki. Periler, cadılar, şifacılar, eski zamanda yaşayan krallıklar, su altında başka bir krallık, ormanda yaşayan elfler…

Annem su krallığındandı, bu yüzden suya temas etmeyi sevmezdi. Çünkü derisinin pul pul olmasından nefret ediyordu. Babam da toprak krallığındandı. Bu yüzden de evimizin her köşesinde babamın bitkileri vardı. Onlarla konuştuklarını iddia ediyordu. Ona göre doğa onu anlamamızı istiyordu.

Ailemin bu değişik özelliklerini bir kenara bırakırsak, tanışmaları da şu şekilde olmuştu.

Bu iki zarif insan tahmin edebileceğiniz gibi ilk kez su kenarında karşılaşmışlardı. Zaman içinde konuşmaya ve birbirlerini tanımaya başlamışlardı. Sonunda belli bir yaşa geldiklerindeyse gök adanın zenginliklerini duydukları ve çocuklarını da, beni, orada büyütmek istedikleri için gök ayada kaçmaya karar vermişlerdi.

Her ikisinin ailesi de bu ilişkiyi onaylamıyormuş. Ama onlar birlikte olmak için gözlerini karartmışlar bile. Sonunda da tüm planları yapmışlar ve bir gün sabahın erken saatlerinde uyanmış ve ailelerini son görüşleri olduğunu bilerek evlerini terk etmişlerdi.

Uzun uğraşlar sonucu gök adaya çıktıklarında dışlanmamak için başlangıçta güçlerini kullanmaktan kaçınıp halktan biriymiş gibi davranmışlar.

Zamanla kendi paralarını kazanıp bir eve yerleştikleri dönemlerde ben dünyaya gelmişim.

Aşklarının meyveleri Katherina Benivolentia Blacklight.

Ondan sonra hayatlarının düzene girdiklerinden bahsetmişlerdir hep. Söylediklerine göre ben onlara uğurlu gelmiştim.

Kendi kendime gülmeye başlamıştım. Benim gibi birisi daha kendisine uğurlu olamıyorken başkasına ne gibi bir şans bulaştırabilirdi ki?

Gözlerimi kapatmıştım ve sıcak güneşin altında bir süre daha öylece uzandım. Porta hala görünürlerde yoktu. Uzun zamandır dışarı çıkamadığının acısını çıkarıyordu.

Sonunda ölü ağaç kütüğünün yanından kalktım ve ceketimi gölgelik bir yere tekrar serdim. Kavurucu güneş tenimi daha da yakamdan bana siper olabilecek bir ağacın altına tekrar uzandım.

Yaklaşık birkaç saat gözlerimi dinlendirdim.

Beni uyandıran Porta olmuştu. Yanıma gelmiş ve yanımdaki çimenlikte bir oraya bir oraya gidiyor, yerdeki minik böcekleri yiyordu. Bu haliyle tıplı bir tavuğa benziyordu. Eğer ağzını açmazsa uzaktan onu görenlere onun tavuk olduğuna yüzde yüz inandırabilirdim.

Ama ağzını açtığı anda sesini duyanlar ne olduğunu anlıyordu zaten.

Artık eve gitsem iyi olabilirdi ama eğer babam eve erken döndüyse onu benden hemen alabilirdi. Onunla biraz daha vakit geçirmek istiyordum. Henüz günün ortasındaydık, onu benden alması için sadece biraz daha zamana ihtiyacım vardı. Böylece onunla iyi vakit geçirdiğimden emin olacaktım ve akşam babama teslim edecektim.

Uzandığım yerden kalktım ve açıklığın ortasına doğru ilerledim. Bir ıslıkla Porta’yı çağırdım. Beni hemen dinledi ve yanıma geldi.

Şimdi onun en sevdiği oyunu oynayacaktık. Elimde tuttuğum biftek etini ona gösterdim, böylece ne yapacağımızı o da anlamıştı.

Şimdi onu havaya fırlatacaktım ve koşabildiğim kadar hızlı koşarak ondan uzaklaşacaktım. Eğer bana dokunursa biftek eti onundu.

Şimdiden gözlerinin parıldadığını görebiliyordum. Kıpırdanmaya başlamıştı. “ sakin ol kızım. “

Elimle karnını okşadım ve tekrar bifteği gösterdim. “ eğer bunu istiyorsan beni yakalamalısın. “

“ hazır…”

Çığlık atmaya başlamıştı bile. Bu oyun onu her zaman heyecanlandırıyordu. Çünkü her zaman kaybeden ben oluyordum ve işin sonunda biftek hep onun oluyordu.

“ …Başla! “

Onu havaya fırlattığım gibi delicesine koşmaya başladım. Beni yakalayacağını zaten biliyordum, şahinlerin ne kadar hızlı olduğunu herkes bilir. Yine de işin eğlencesi bir ihtimal de olsa onu yenebilecek olmam düşüncesiydi.

Koştum ve koştum. Bacaklarım yanıyordu. Rüzgâr hızla suratımı yalayıp geçiyordu. Hava kulaklarımda uğulduyordu. Bu tıpkı özgür olmak gibiydi. Yorucuydu ama bir süreliğine de özgür hissetmek için buna değerdi.

Hızımdan gözlerim yaşarıyordu. Ayağım yerdeki en küçük şeye takılsa düşüverecektim ama bunu düşünmemeye çalışıyordum. Sadece anın tadını çıkartmaya odaklandım ve daha da hızlı koştum.

Hemen arkamda onun kanat seslerini duyabiliyor, kanat çırptıkça oluşan rüzgârını ensemde hissedebiliyordum.

Sonunda üzerime atıldı ve arkamdaki bana çarpan Porta’yla birlikte yere düştüm ve bir süre yuvarlandıktan sonra durdum. Yerde sırt üstü uzanıyordum. Kocaman bir kahkaha patlattım ve bunu gören Porta da hızla yanıma geldi. “ bunu hak ettin. Aferin kızım.”

Elimdeki eti ona fırlattım ve koca et parçasını tekte yutmasını seyrettim.

“ bunu tekrar yapmak ister misin? “ dediğimde heyecanla kanatlarını çırptı ve evet der gibi bir çığlık attı.

Defalarca yere düşsem de bu oyunu oynamaya devam etmiştik. Sonunda Porta doyana ve hava kararmaya başlayana dek.

Ben de artık yorulmuştum. Sabah eksilere düşen enerjim öğlen yine ful dolmuştu ancak onu da şimdi tüketmiştim. Yine de Porta’yla çok güzel bir gün geçirmiştik. Artık eve dönebilirdik.

Porta’nın bileğine tekrar zincirini taktım ve ağacın gölgesine bıraktığım eşyaları toplamaya gittim. O anda bile bacaklarım bana lanet ediyordu. Neden bu kadar koştun sanki ne yaptım ben sana diye haykırıyorlardı.

Eşyalarımın yanına ilerlerken Porta huzursuzlanmaya başlamıştı. Ağacın yanına vardığımız anda ceketimde oturan beyaz tavşanı gördüğünde ise bir anda put kesilivermişti.

“ vay canına şu kırmızı gözlere bak ne kadar korkunç! ”

Söylediğim şey üzerine Porta bir anda yanağımı uyarırcasına ısırmıştı. “ hey! Bu acıdı. “ dedi yanağımı ovarken. O anda Porta’nın beni uyarmaya çalıştığının farkında değildim. Sadece şımardığını sanmıştım.

Önünde yiyebilmesi için bembeyaz bir tavşan duruyordu. Resmen bir açık büfeydi. Ben de onu yemek için çözmemi istediğini sanmıştım. “ hayır, kızım. Bugünlük bu kadar yemek yeter. Yeterince şey yedin.”

Ama çok yanılıyordum…

Tavşanı kışkışladım ve ceketimi yerden aldım. Ağaca yasladığım çantamı da sırtıma geçirdim.

Tüm bu süre boyunca o minik tavşan çalıların önünden beni izliyordu. Gözünü kırpmıyordu bile. Tavşanlar ne sıklıkla gözünü kırpardı ki?

Belki de aynı anda göz kırpıyorduk.

O kırmızı bakışlar sonunda beni ürpertmeye başlamıştı. “ ne garip bir hayvan. “ dedim fısıldayarak. Sanki bunu duymuş ve alınmış gibi çalılara daldı ve kim bilir nereye gitti.

Bende daha fazla oyalanmadan evin yolunu tutmuştum.

Akşam Swortan ailesiyle yemek yiyecektik bu yüzden eğer yanılmıyorsam şu an annem evde kaos estiriyordu.

Ne yazık ki annem misafirlere yemek yaparken evi birbirine katardı fakat bunun farkında bile olmazdı. Babamı da strese sokmaması için bir an önce eve gidip olaya el atmam gerekiyordu. Aksi halde akşam hepimizin başı ağrıyacaktı.

نهاية الفصل

0 تعليق

لا توجد تعليقات على هذا الفصل بعد. اكتب أول تعليق.