Gökyüzü, kurşuni renkli ağır bulutlarla kaplanmış, kasabanın üzerine adeta kâbus gibi çökmüştü. Akşamüstü başlayan hafif çiseleme, hava karardıkça yerini şiddetli bir fırtınaya bırakmıştı. Yağmur damlaları, terk edilmiş köşkün eski, çatlamış ahşap pencerelerini sert birer tokat gibi dövüyor; rüzgarın uğultusu boş sokaklarda, ağaçların çıplak dalları arasında adeta ağıt yakarcasına yankılanıyordu. Arda, elindeki buruşmuş, sararmış eski haritayı telefonunun zayıf ve titrek ışığıyla incelemeye çalışırken, grubun geri kalanı arkasından sessiz ve temkinli adımlarla ilerliyordu. Beş arkadaştılar: Arda, Melis, Can, Zeynep ve Burak. Çocukluklarından beri, kasabanın tozlu sokaklarında büyümüş, birbirlerinin her sırrını bilen ve hiç ayrılmamış bu kemik grup, lisenin son yazında sıradan şeylerden sıkılmış, unutulmaz ve sınırları zorlayan bir macera yaşamak istemişti. Ancak seçtikleri yer, kasabanın kilometrelerce dışındaki karanlık ormanlık alanda tek başına yükselen, hakkında düzinelerce kan donduran şehir efsanesi fısıldanan o uğursuz köşktü.
Kasaba halkı bu evden bahsederken her zaman sesini alçaltır, gözlerini kaçırır ve çocuklarını buraya yaklaşmamaları konusunda sıkı sıkı tembihlerdi. Söylentilere göre, 1950'lerin ortasında burada yaşayan geniş ve zengin bir aile, fırtınalı bir gecede arkalarında tek bir iz, tek bir mektup bile bırakmadan ortadan kaybolmuştu. O günden beri eve giren bazı meraklı gezginlerin, define avcılarının ve sınırlarını zorlamak isteyen gençlerin de bir daha geri dönmediği fısıltıları kasabanın hafızasına kazınmıştı. Ev, zamanla doğanın yıkıcı gücüne yenik düşmüş, etrafını saran sarmaşıklar ve yabani otlar onu adeta dünyadan gizlemişti. Ama bugün, bu beş genç o gizemi aralamaya kararlıydı. Ya da en azından, kapının önüne gelene kadar öyle olduklarını sanıyorlardı.
"Arda, gerçekten emin misin?" diye fısıldadı Melis. Sesi, fırtınanın uğultusu ve yaprakların hışırtısı arasında zar zor duyuluyordu. Elleri montunun cebinde olmasına rağmen titriyordu. "Geri dönmek için hala şansımız var. Arabaya yürüyebiliriz. Bu hiç, ama hiç iyi bir fikir gibi görünmüyor. İçimde tarif edemediğim, göğsümü sıkıştıran kötü bir his var. Sanki... sanki biz daha buraya gelmeden önce birileri bizi bekliyormuş gibi."
"Saçmalama Melis," dedi Burak, arkadan öne doğru sert adımlarla atılarak. Amacı aslında grubun içinde hızla yayılan korku dalgasını bastırmak, liderlik taslamaktı ama kendi sesindeki o çatallanmayı ve gerginliği gizlemeyi başaramıyordu. "Buraya kadar gelmek için kaç kilometre yürüdük, fırtınada ıslandık. Hem o anlatılan hikayelerin hepsi ama hepsi çocukları korkutmak, bizi bu eski ve değerli araziden uzak tutmak için uydurulmuş kasaba efsanelerinden ibaret. Biraz mantıklı düşünün; koskoca bir aile neden bir gecede buharlaşsın? Kesin borçları falan vardı, kasabadan gizlice kaçıp başka bir şehre taşındılar, arkalarında da bu gizemli hava kaldı. İnsanlar hikaye uydurmaya bayılır."
Zeynep, kollarını göğsünde birbirine dolamış bir halde, soğuktan ve içini kemiren korkudan büzülerek, "Peki ya o günden beri eve giren kimsenin bir daha çıkamadığı gerçeği?" diye sordu. Gözleri karanlıkta, Arda’nın fenerinden sızan zayıf ışıkla parıldıyordu. "Sadece tek bir kişi bile buradan sağ salim çıkıp 'Hey, içeride hiçbir şey yok, sadece eski eşyalar var' deseydi, buranın güvenli olduğunu bilirdik. Ama kasaba kayıtlarında bile buraya girip kaybolan insanların polis raporları var. Bunu nasıl açıklayacaksın Burak? Onlar da mı borç yüzünden kaçtı?"
Can ise her zamanki umursamaz, hayata karşı alaycı ve vurdumduymaz tavrıyla hafifçe güldü. Sigarasından son bir nefes çekip izmariti yağmurun ıslattığı çamura fırlattı. "Girenler belki de içeriyi çok sevdi, kim bilir? Belki de içeride yer altından çıkan gizli bir hazine, altınlar buldular ve kasabadakilerle paylaşmamak için bir daha geri gelmediler, kendilerine uzaklarda yeni bir hayat kurdular. Hadi ama, dışarıda sırılsıklam ıslanmaktan ve rüzgardan donmaktan bıktım. Kapıyı açın ya da bırakın ben açayım, içeride en azından başımızı sokacak bir çatı olur."
Arda, arkadaşatlarının bu tartışmasını sessizce dinledikten sonra derin bir nefes aldı. Kalbi, göğüs kafesini kıracakmış gibi hızla dövüyordu ama grubun lideri olarak geri adım atamazdı. Köşkün devasa, paslı, üzerinde garip geometrik şekillerin oyulu olduğu demir kapısına doğru büyük bir adım attı. Elini soğuk, ıslak metal kulba uzattı. Ancak daha parmak uçları metale bile dokunamadan, tüyler ürpertici bir şey oldu. Kapı, sanki onların gelişini, attıkları her adımı uzun zamandır bekliyormuş gibi, rüzgarın bile itemeyeceği bir ağırlıkta olmasına rağmen, büyük, kulakları tırmalayan bir gıcırtıyla kendiliğinden arkaya doğru aralandı.
İçeriden dışarıya, yüzlerine doğru buz gibi, adeta donmuş bir mezardan yükseliyormuş gibi rutubet kokan bir hava dalgası yayıldı. Bu koku; çürümüş ahşap, küf, eski kitaplar ve çok uzun süredir karanlıkta saklanan, gün yüzü görmemiş sırların kokusuydu. Herkes bir anlığına buz kesti. Zaman durmuş gibiydi. İçgüdüleri, beyinlerinin derinliklerinden gelen o ilkel ses, onlara arkalarına bakmadan, arkalarında bıraktıkları arabaya doğru son sürat kaçmalarını söylüyordu. Ancak gençliğin verdiği o hesapsız, deli cesareti ve grubun birbirine karşı mahcup olmama, korkak durumuna düşmeme isteği, korkudan daha ağır bastı.
İlk adımı Arda attı, ayağının altındaki eski ahşap zemin inleyerek esnedi. Ardından diğerleri, sanki görünmez bir ip onlara bağlıymış gibi sırayla onu takip ederek devasa, zifiri karanlık hole adım attılar. Grubun son üyesi olan Burak da içeri girip ayaklarını eşikten çektiği anda, arkalarındaki ağır demir kapı, sanki arkalarından devasa bir güç tarafından itilmiş gibi büyük bir gürültüyle kapandı. BAM! Sesi, boş konakta dalga dalga yayıldı. Hemen ardından gelen o ses ise hepsinin kanını dondurdu: Ağır, paslı kilidin kendi kendine mekanik bir şekilde dönme ve yuvasına oturma sesi... Tık. Tık. Tık.
Can, saniyeler içinde tüm o alaycı tavrını kaybederek hemen kapıya fırladı. Parmaklarını kulba geçirip çılgınca, olanca gücüyle yukarı aşağı zorladı, omuz attı, tekmeledi ama kapı milim bile kıpıramıyordu. Sanki duvarın bir parçası haline gelmişti. "Tamam, bu hiç komik değil," dedi Zeynep, sesi panikle incelerek. Etrafına bakıyor, elleriyle duvarları tutunmaya çalışıyordu.
Telefon fenerlerini birer birer yakıp etrafa tuttuklarında, tozla kaplı, tavanı neredeyse beş metre yükseklikte olan devasa bir holle karşılaştılar. Havada uçuşan toz zerreleri, ışığın altında adeta tekinsiz bir dans sergiliyordu. Duvarlarda, geniş altın sarısı çerçevelerin içinde, yüzleri kasıtlı olarak kesici bir aletle yırtılmış, boyayla karartılmış veya kazınmış eski aile portreleri asılıydı. Kıyafetlerinden 19. yüzyılın sonlarına ait oldukları anlaşılan bu insanların yüzleri yoktu ama en korkuncu, tablolardaki o silinmiş yüzlerin ve boş göz boşluklarının, fener ışığı hareket ettikçe kendilerini takip ettiği hissiyatıydı. Ev, yaşayan bir organizma gibi onları içine yutmuştu ve hissettikleri tek şey, buraya ait olmadıklarıydı. Yolculukları yeni başlıyordu ama bu evden çıkış, sandıklarından çok daha uzun, acılı ve karanlık olacaktı.
Evin derinliklerine doğru ilerledikçe havadaki soğukluk daha da belirginleşti. Arda öncülük ederken, her basamakta gıcırdayan ahşap zemin, adeta altlarında çökecekmiş gibi bir his uyandırıyordu. Duvarlardaki kağıtlar yer yer soyulmuş, altından rutubet lekeleri ve küf ağları çıkmıştı. Burak, elindeki telefon ışığını tavanın köşelerine doğru tuttuğunda, devasa örümcek ağlarının arasında sallanan garip, kurumuş nesneler fark etti. Bunlar rüzgardan süzülen bez parçalarına benziyordu ama dokuları insanı ürpertiyordu.
"Burada daha fazla kalmak istemiyorum," dedi Melis, sesindeki titremeyi engelleyemeyerek. "Bir çıkış yolu bulmalıyız. Arka kapı olmalı, ya da pencerelerden biri kesinlikle açılır."
"Sakin ol Melis," dedi Arda, kendi içindeki korkuyu bastırmaya çalışarak. "Her yeri kontrol edeceğiz. Giriş kapısı kilitlendi ama bu evden çıkmanın mutlaka başka bir yolu vardır. Eski evlerin her zaman birden fazla çıkışı olur."
Holün sonuna geldiklerinde, karşılarda iki büyük ahşap kapı belirdi. Kapıların üzerinde karmaşık, el işçiliğiyle yapılmış oymalar vardı. Sol taraftaki kapıdan hafif bir rüzgar sızıntısı ve ıslık sesi geliyor gibiydi. Sağ taraftaki kapı ise tamamen sessizliğe gömülmüştü. Can, cesaretini toplamak istercesine öne atıldı ve sol taraftaki kapının pirinç kolunu kavradı.

