Grup, holün tam ortasında, yukarıya, karanlığın kalbine doğru uzanan devasa, çürümeye yüz tutmuş ahşap merdivenlerin önünde adeta birbirine yapışmış bir halde toplandı. Telefonlarının şarj göstergeleri, anlaşılmaz bir şekilde normalden çok daha hızlı bir şekilde tükeniyordu; sanki evin içindeki hava, pillerdeki enerjiyi bile kendi karanlığını beslemek için emiyordu. Bu durum, ortamdaki halihazırda var olan gerilimi daha da tırmandırıyor, panik dalgasına dönüştürüyordu. Üst kat, fenerlerin ışığının bile delip geçemediği zifiri, yoğun bir karanlığa gömülmüştü; alt kat ise sağa ve sola labirent gibi uzanan, sonu görünmeyen dar koridorlara açılıyordu. Pencerelerden sızan fırtınanın şimşek çakışları, saniyelik olarak içeriyi aydınlatıyor, odaların içinde anlık dehşet verici silüetler yaratıp kayboluyordu.
"Birlikte kalmalıyız," dedi Arda kesin bir dille. Sesini olabildiğince güçlü ve sakin tutmaya çalışıyordu çünkü eğer o da yıkılırsa, grubun tamamen dağılacağını biliyordu. "Ne olursa olsun kimse gruptan ayrılmayacak. Birbirimizin görüş alanından tek bir saniye bile çıkarsak, bu evin içinde kaybolmamız işten bile değil. Kimse kahramanlık yapmasın."
"Bence bir an önce buradan çıkmanın başka bir yolunu bulmalıyız," dedi Melis, gözyaşlarını artık serbest bırakarak. Omuzları sarsılıyordu. "Giriş kapısı açılmıyor olabilir ama pencerelere bakalım. Salon taraflarında büyük pencereler vardı. Belki birini kırabiliriz, ya da arkada bir servis kapısı, yangın çıkışı falan vardır. Burası beni boğuyor, nefes alamıyorum. Lütfen gidelim."
Fenerlerin ışığını sağ taraftaki geniş koridora çevirerek büyük salona doğru ilerlediler. Adımları, zemindeki eski parkelerin üzerinde yankılanıyor, sanki evin derinliklerinde uyuyan bir şeyleri uyandırıyordu. Salona girdiklerinde, karşılaştıkları manzara tüylerini bir kez daha ürpertti. Salonun tam ortasında, sanki sahipleri daha birkaç dakika önce yemeği yarıda kesip masadan kalkmış gibi duran büyük, tozlu bir meşe yemek masası vardı. Üzerinde kalın bir toz tabakasıyla kaplanmış porselen tabaklar, gümüş ama kararmış çatallar, kadehler ve tamamen kurumuş, zamanla kömürleşmiş, ne olduğu anlaşılamayan yemek kalıntıları duruyordu. Ama en garip, en tekinsiz olanı, masanın tam ortasında, sanki bir sergi parçası gibi duran eski, pirinçten yapılma mekanik bir kurmalı saatti. Saat çalışmıyordu; akrep ve yelkovan tam gece yarısını, yani tam olarak 12:00’yi gösteriyordu. İşin tuhafı, masadaki her şey kalın bir toz ve örümcek ağı tabakası altındayken, saatin camı pürüzsüz ve temiz görünüyordu, sanki birisi yakın zamanda onu oraya koymuş ya da temizlemiş gibiydi.
Tam o sırada, evin üst katından, tam kafalarının üzerindeki tavan döşemesinden net, tok bir ayak sesi duyuldu. Tık... tık... tık... Birisi, acele etmeden, kendinden emin bir şekilde, sert tabanlı veya topuklu ayakkbılarla koridorda bir uçtan bir uca yürüyordu. Hepsi tek bir vücut gibi nefesini tuttu. Çıt çıkarmamaya çalışarak, gözlerini tavana diktiler. Kalp atışları o kadar hızlanmıştı ki, birbirlerinin göğüs kafesinin hareketini görebiliyorlardı. Burak, yerdeki kırık bir sandalyenin kalın, çivili bacağını eline alarak öne çıktı ve savunma pozisyonu aldı. Alnından soğuk terler süzülüyordu.
"Kim var orada? Güvenlik mi? Bak, biz sadece fırtınadan kaçıyorduk, niyetimiz kötü değil!" diye bağırdı Burak. Sesi boş, devasa odalarda, boşlukta dalgalanarak yankılandı ama mantıklı hiçbir cevap gelmedi. Ayak sesleri, merdivenlerin tam başına, tırabzanların arkasına geldiğinde aniden bıçak gibi kesildi.
Fenerlerini titreyen, terli elleriyle merdivenlerin tepesine, karanlığın başladığı o noktaya çevirdiler. Orada fiziksel olarak, etten ve kemikten yapılmış hiçbir insan veya canlı yoktu. Ancak, şimşeğin çakmasıyla eşzamanlı olarak, duvara yansıyan devasa, en az iki buçuk metre boyunda, insansı ama uzuvları normalden daha uzun bir gölge belirdi. İşin dehşet verici, aklı zorlayan kısmı şuydu: Gölgenin bir kaynağı yoktu. Merdivenlerde duran, ışığı kesecek fiziksel bir beden bulunmuyordu; fener ışığı boşluğa vuruyordu ama duvarda, sanki mürekkeple çizilmiş gibi süzülen, ışıktan ve fizik kurallarından bağımsız simsiyah bir karaltı vardı. Gölge, yavaşça ve akışkan bir hareketle merdivenlerden aşağıya, onlara doğru inmeye başladı.
"Kaçın! Hemen kaçın!" diye bağırdı Can, o güne kadar koruduğu tüm o lakayıt ve soğukkanlı tavrını saniyeler içinde kaybederek.
Grup büyük bir panik ve dehşet içinde yan taraftaki dar koridora doğru koşmaya başladı. Fenerlerin ışıkları duvarlarda, tavanlarda çılgınca savruluyordu. Tam o kargaşa esnasında Zeynep, yerdeki çürümüş, yırtık halının bir ucuna takılarak büyük bir gürültüyle sert ahşap zemine kapaklandı. "Arda! Burak! Yardım edin, ayağım burkuldu, kalkamıyorum!" diye çığlık attı, sesi odada yankılandı. Burak, arkasına bile bakmadan kaçmak üzereyken gelen bu çığlıkla duraksadı, içindeki dostluk bağı korkusuna galip geldi ve hızla arkasına dönüp Zeynep’i koltuk altlarından yakalayarak tüm gücüyle ayağa kaldırdı. O sırada duvardaki gölge, Zeynep’in düştüğü yerin tam üzerindeki duvara kadar inanılmaz bir hızla ulaşmıştı. Gölgenin içinden, sanki duvarın arkasında karanlık, boyutlar arası bir sıvı boşluk varmış gibi, iki adet soluk, etsiz, parmakları upuzun ve uçları kapkara beyaz el uzandı. Eller, havayı yırtarcasına Zeynep’in az önce durduğu boşluğu yakalamaya çalıştı.
Şans eseri Burak, Zeynep’i tam zamanında, saliseler kala geriye doğru çekmişti. Koridorun sonundaki ilk buldukları odaya can havliyle dalıp ağır kapıyı arkalarından kapattılar. Odadaki devasa, meşeden yapılma, içi boş eski gardırobu hep birlikte, tırnaklarını ahşaba geçirerek, delice bir güçle kapının önüne çektiler. Hepsi nefes nefeseydi; akciğerleri oksiyen yetersizliğinden yanıyor, kalpleri göğüs kafeslerinden dışarı fırlayacak gibi küt küt atıyordu. Karanlık odaya çöken sessizlikte sadece birbirlerinin hızlı, kesik ve korku dolu nefes alışverişleri ile dışarıdaki fırtınanın sesi duyuluyordu.
Odanın köşesinde eski bir ayna duruyordu. Aynanın yüzeyi o kadar kirliydi ki yansımaları neredeyse tamamen bozuyordu. Melis, aynaya doğru bakarken birden donakaldı. Aynadaki kendi yansımasının arkasında, kapının önünde duran o devasa gölgenin silüetini görür gibi oldu. Ancak arkasını döndüğünde orada kimse yoktu. Korku, zihinlerini bir sis gibi kaplamıştı. Artık neyin gerçek, neyin bu evin bir oyunu olduğunu ayırt etmek imkansız hale geliyordu.
"Burada bekleyemeyiz," dedi Can, dişlerini sıkarak. "Kapıyı kapattık ama o şey fiziksel kurallara uymuyor. Duvarlardan geçebiliyorsa bu dolap bizi korumaz."
Zeynep ayağını ovarak, "Can haklı," dedi. "Buradan çıkmanın başka bir yolunu bulmalıyız. Odanın diğer tarafına bakın, belki başka bir kapı vardır."
Arda fenerini odanın dip köşelerine doğru tuttuğunda, büyük kitaplıkların arasında gizlenmiş dar bir aralık fark etti. Burası sıradan bir kütüphane odası gibi görünse de mimarisi çok daha karmaşıktı.