Genç kadın yürüdüğü bu yolda istikrarlı ve sağlam adımlar atarak ilerliyordu. Aklında tek
bir şüphe ve tereddüt barındırmadan yol alıyor çıktığı bu yolda tökezleyip düşmemek adına
büyük bir güç sarf ediyordu. Yaşam onun için her zaman zor olmuştu ama ölmeyi ya da pes
etmeyi hiçbir zaman düşünmemişti. O, aklına koyduğunu geçte olsa yapar. Kalbinde yer
edindiği sevdasından vazgeçmez her daim hedef ve isteklerini başarır. Hayalini kurduğu şerefli
sonsuzluk için didinirdi. Hedefi netti. Aklı her zaman onunla doluydu. Kalbinde yer verdiği bu
sevda onun sonsuzluğu olacaktı, ruhu ölümle nişanlanacaktı. O kimsesiz, yurtsuz, barksız bir
kız olarak dünya denilen bu yerde yer alabilirdi ancak vatanım dediği bu memleket onun hem
yurdu, hem evi hem de ailesi olmuştu. Dışarıdan insanlar bakınca nasıl gözükürse gözüksün ya
da kimliğinde ne yazarsa yazsın hiçbirinin onun gözünde önemi yoktu. Göklerde dalgalanan bu
eşsiz bayrak baktığı her yerde var oluyorsa onun evi hep var olacaktı. Bastığı toprak, uğruna
can veren nice kefensizi ona hatırlatıyorsa onun yurdu hep var olacaktı. En önemlisi ise o bu
şanlı orduda yer aldığı sürece onun ailesi yaşıyor olacaktı. Babası bu vatan, bayrak ve devlet
için can vermişti. Annesi onu yaşatıp bu devlete tıpkı babası gibi iyi bir evlat olsun diye can
vermişti. Onlar şehitti. Vatan borcunu ödemiş, bu borç için canlarını feda etmiş, kızlarını bir
başına bırakmış iki büyük yürekli melekti. Ve geriye bırakmış oldukları tek varlıkları onların
yolundan gidecek, onları asla bu yolda yalnız bırakmayacaktı, gerekirse bu yolda şehit düşerdi
ama anne ve babasının emanetine sahip çıkmaktan bir gün bile vazgeçmezdi. Yine anne ve
babasının fotoğraftan gülümseyen çehreleri düştü hatırına, burukça, belli belirsiz bir gülüşle
baktı penceresinden gökyüzüne, geceye yön veren yıldızlar bir şey söylemek ister gibi daha çok
parladı o esnada, yüreğinde oluşmuş büyük kor daha da yaktı bedenini, ruhunu. Oturduğu
odasında bir elinde çayı, bir elinde kitabıyla asırların sessizliği gece saatlerini değerlendiriyor,
yakmış olduğu mumun loş ışığında huzuru kucaklıyordu. Etraf çok sessizdi, bu sessizlik
buralarda pek de hayra alamet sayılmazdı. Gece tüm karanlığını yeryüzüne sarmış, sınır karakolunun çevresini sis bulutlarıyla çevrelemişti. Düşüncelerinin yoğunluğunda
kaybolmamak için uğraşan genç kız, kesik bir nefes verdi ve hissizce titretti bedenini, hafifçe
silkelenip çıktı oluşturmuş olduğu düşünce kuyusundan. Postalları ayağını iyice rahatsız etmeye
başlamıştı, daraldığını hissetti. Bu soğuk havada cayır cayır yanan sobanın sıcaklığında
yüreğine oturmuş bir huzursuzlukla başa çıkmaya çalışıyor “bir şey olacak, büyük bir şey!”
diyerek sayıklıyordu. O esnada karakolda iki kişinin ayak seslerini işitti. Hızla yerinden
kalkarak odasının kapısını sessizce açtı ve seri ama temkinli adımlarla ayak seslerini takip etti.
Komutanı yüzbaşı Onur ve postası hızlıca karakol santralcisine doğru ilerliyordu. Bir durum
vardı, ciddi bir durum. Öyle olmasa Onur yüzbaşı bu denli sinirle yeri postallarıyla yok etmek
istercesine adım atmaz sinirlendiğinde yapmış olduğu boyun kütletmesini on saniyede bir
yapmazdı. Ne olduysa ya da oluyorsa sonu sınırda bir dağda bitecekti, emindi. O yüzden gerisin
geri odasına ilerledi ve komutanı odasının kapısını arşınlamadan hazırlanmaya başladı. Son
olarak hücum yeleğini de üzerine geçirince miğferini de eline alarak odasından çıktı. Seri
adımlarla komutanının yanına ilerledi. Koridorun başında onu gören komutanına selam durup
tekmil verdi. Posta ve karakol santralcisi şaşkınca ona bakarken komutanı bu duruma alışkın
olduğunu belli eder nitelikte usulca kendisine doğru adımladı:
-On dakika, bir dakika bile sapma olmayacak tam tamına on dakika sonra tim bahçede tam
teçhizatlı bir şekilde tekmil verecek anlaşıldı mı Tomris ?!
- Emredersiniz komutanım!
Genç kız, selam durup hızlıca tim yatakhanesine doğru ilerledi. Kısa bir zaman dilimi
içerisinde ulaştığı yatakhanenin kapısını hızlıca açıp kapıya sert bir şekilde vurdu;
- Tim, kalk! Koğuş kalk!
Timin diğer üyeleri bir hışımla yataklarından kalkıp genç kıza dikkat kesildiler.
- On dakika içerisinde tam teçhizatlı şekilde tekmil verilecek. Komutanın kesin emri
hazırlan!
- Emredersiniz komutanım!
Tüm tim selam durduktan sonra hızlı ve atik bir şekilde hazırlanmaya başladı. Genç kız
memnun bir şekilde oradan ayrılarak timin son üyesi ve aynı zamanda ikinci komutanı olan
kıdemli üsteğmen Çeviker’in odasına doğru yol aldı. Ancak komutanı çoktan hazırlanmış ve
odasından çıkıyordu. Genç kızla göz göze gelince:
- Yine haberin üzerinden saniye geçmeden hazırdın değil mi?
- Hazır! Her daim hazır ve nazır!
- Pekâlâ, o halde teçhizat deposuna marş marş!
- Emredersiniz komutanım!
Çeviker komutanı ile teçhizat deposuna doğru ilerleyen genç kız bastığı yeri titretircesine
adımlar atıyor ve sadece gidecekleri operasyonu düşünüyordu. Son hazırlıkları yapmak için
girdiği teçhizat deposundan tüm gerekli malzemelerini alan genç kız, gözü gibi sakındığı
“KNT-76 SASS” modeli özel nişancı tüfeğini de eline alarak bahçeye doğru ilerledi. Peşi sıra
gelen diğer tim üyeleri ise hiyerarşiye uygun şekilde alanda yerlerini alarak esas duruşta tim
komutanlarını ve karakol komutanlarını beklediler. Karakolun kapısından çıkan tim ve
karakol komutanları karşılarında durduklarında tüm tim gecenin eşsiz sessizliğine bomba gibi
düşecek bir selamlamayla selam durmuş, hazır olda komutanlarının ağızlarından çıkacak her
bir cümleye kulak kesilmişlerdi.
- Rahatta dinle asker!
Diyerek konuştu karakol komutanı Albay Nafiz. Ardından gecenin bir saatinde yattıkları
sıcacık yataklarından aniden kaldırılma sebeplerini dinlediler. O gece oldukça tuhaf bir
durum yaşanmıştı. Her askeri personelin bir kez dahi olsa ölmeden önce görmek
istedikleri, efsanelere konu olan özel kuvvetler timi yakınlarında ki konumda büyük bir
pusuya düşürülmüştü. Operasyon bitişi geri dönmek için ilerleyen efsane tim, iki yüzü
geçkin bir terörist grup tarafından abluka altına alınmış ve bu doğrultuda karakollarından
yardıma gidilmesi yönünde özel kuvvetler komutanlığından emir gelmişti. Emir netti,
yapacakları ise belli. Bu gece sınırdaki her biri aslan olan yiğitleri o hain pusudan çekip
çıkarmak, istenilen yardımı onlara götürmekti. Timin her bir üyesi aldığı bu haber ile hem
sinirlenmiş hem de heyecana kapılmışlardı. Yardıma gidecekleri tim, Türk özel
kuvvetlerinin efsaneleşmiş, namları ülke dışında dahi duyulmuş, Türk kara kuvvetlerinin
her bir personelinin bir kere bile olsa görmek için hayaller kurduğu, adlarına methiyeler
düzdüğü yegâne timdi. Onlar ölüm melekleriydi. Gölgelerinin dahi yer kaplamadığı bu
dağların sahibi olarak dolaşır ama izlerini belli etmez, adları yüzleri bilinmez savaş
robotlarıydı. Ancak özel kodla gelen bu emir onların ne kadar zor bir durumda kaldıklarını
belli eder nitelikteydi. Adlarına söylenmiş onca efsanenin aksine onlarda birer insandı.
Belli ki mühimmatları kalmamış dayanabildikleri kadar dayanmışlardı. Ancak düşman it
sürüsü gibi sürekli çoğalıp türüyordu. Genç kız Albay nafiz’in her bir cümlesini dikkatle
dinliyor. Söylenen her bir kelimede daha da harlanıyordu. Başı dik, yüreği sağlam, bileği
kuvvetli fırtına timi, bu gece efsanevi Şahadet timine o cehennemden çıkmaları için
yardıma gidecek ve onları oradan çıkarmadan karakollarına geri dönmeyeceklerdi.
Konuşması biten Albay Nafiz her biri birbirinden yiğit askerlerine baktı ve son cümlelerini dile getirdi.
Allah yar ve yardımcınız olsun evlatlarım. Sağ salim gidip, sağ salim dönün. Ayağınıza
taş, gözlerinize yaş değmesin!
Bunu duyan tim, gecenin sessizliğini bölmek istercesine “sağ ol, sağ ol, sağ ol” diyerek
selam durdu. Tim komutanları yüzbaşı Onur’un emriyle araçlara binip gecenin
karanlığında sessizce yol aldı. Koordinatlar belliydi ancak çok sıkıntılı bir bölgede yer
alıyordu. Sessiz ve derinden ilerlemeli, karanlığa karışmalıydılar. Yapacakları tek bir hata
dahi hem kendilerini hem de yardıma geldikleri timi yok ederdi. Ancak onlar Türk
askeriydi. Zoru başarır, imkânsız zaman alırdı. Yine de yenilmez ve geride adam
bırakmazlardı. Askeri araçların ilerleyebildikleri son koordinata kadar ilerlediler. Bundan
sonrasında yayan bir şekilde devam edecek ve timin bulunduğu koordinatlara kadar yol
alacaklardı. Araçlardan inen tim, komutanının sessiz kol komutuyla yan sıra düzenine
geçti, rahat emriyle komutanını dinledi:
- Fırtına timi, gideceğimiz koordinatlar oldukça sıkıntılı ve dikkat etmemiz gereken
bölgede, biliyorsunuz ki sınırın ötesine geçtiğimiz dakikadan itibaren tek başımızayız.
Bundan sonra herhangi bir olumsuz durumda bizlere de yardım gelmeyecek, buraya
şahadet timini almaya ve sağ salim dönmeye geldik. Bunun bilincinde hareket
ederseniz iyi olur. Zira içinizden birisinin dahi kılına zarar gelirse sizi elimden kimse
alamaz. Tomris!
- Emredin komutanım!
- Sen gideceğimiz koordinatlara yakın bir yerde bizden ayrılacak ve kendine konum
belirleyeceksin. Senin yerini biz dahil olmak üzere kimse bilmeyecek. Emrim ile ilk
atışı sen yapacak ve time ulaştığımızda geri dönüş yolunu bize sen açacaksın. Bizde
ikişerli gruplar halinde ilerleyecek ve time destek sağlayacağız. Oraya vardığımızda
Turan, şahadet timi ile bizim timin frekanslarını ayarla. Durumlarını öğren, yaralı
veyahutsa şehit var mı sor. Aldığın bilgiler doğrultusunda şayet yaralı var ise muzaffer
ile yaralının bulunduğu mevziye giderek durumunu kontrol edip, ilaç desteği sağlayın.
Anlaşıldı mı tim!
- Emredersiniz komutanım!
- Güzel, hadi biraz fırtına estirelim.
Fırtına timi aldığı emirler doğrultusunda sessizce geceyi yararak Şahadet timinin
bulunduğu koordinatlara doğru ilerliyordu. Koordinata yaklaştıklarında yüzbaşı onurun
verdiği emirlere uyarak kendi mevzilerini ayarlayıp yerleştiler. Her biri birbirinden
görünmez ve fark edilmez olmuşlardı. Ancak genç kız bulunduğu yerden hem kendi
timinin üyelerini hem de şahadet timinin üyelerini görüyor. Onlara yaklaşma riski olan
terör örgütünün adamlarını gözüne kestiriyordu. O herkesi görebilir ama asla görünmezdi
onu bulmak imkânsızın ötesindeydi. İşini oldukça iyi yapıyor ve kimseye bu konuda kötü
bir şey söyletmiyordu. O babası gibi en iyi keskin nişancıydı. Babasının ona bıraktığı
unvanını en iyi şekilde taşıyordu. Hazırlığını bitirip yerine yerleşen genç kız, “Mübariz”
adını verdiği özel nişancı tüfeğini gözüne kestirdiği avının üzerine sabitledi. Telsizden
“hazırım” dedikten sonra “vur” emrini bekledi. Emir gecikmemiş bir dakika kadar zaman
sonra verilmişti. Tomris bu zamana kadar çok fazla operasyona katılmış, çok fazla
teröristi leş olarak sermişti yere. Nişancılığı sadece kendi çalıştığı sınır karakolunda değil,
kara kuvvetlerinin birçok yerinde duyulmuş, dağlarda nice teröristin korkulu rüyası
olmuştu. Ama bu atışında heyecanlandığı kadar galiba bir tek ilk operasyonunda ki ilk
atışında heyecanlanmıştı. Bu durum onun için oldukça garipti. “Galiba efsaneleşmiş tim
diye bu heyecanım fark etmeden galiba bende heyecan yaptım.” Diye geçirdi içinden.
Avına odaklandı ve mübarizi ateşlerken dilinden şu sözler çıktı:
- Biz Türk Han'ın beş oğluyuz,
Gök Tanrı'nın öz kuluyuz,
Beş bin yıllık bir orduyuz,
Turan yurdu durağımız! ( ve ilk atış yapıldı)
Havan mermisi atacak olan hain tam alnından vurularak etkisiz hale getirildi. Peşi sıra tim
arkadaşları da saldırıya geçti. Tomris ikinci atışını da hiç durmadan gerçekleştirdi.
- Ak ordumuz sola gitti,
Üç hakanlık tesis etti,
"Medi", "Sümer Akad", "Hitti"
Bu üç şanlı oymağımız! (ikinci atış yapıldı)
Hızını kesmeden el bombası atmak için kalkan haini de göz hapsine aldı.
- Birincisi Azerbaycan,
İkincisi Geldanistan,
Üçüncüsü Arz-ı Kenan,
Fışkırdı üç kaynağımız! ( üçüncü atış yapıldı)
Hainler nereden geldiğini bilmedikleri bu peş peşe atışlarla iyice sekteye uğradılar ancak
Tomris dördüncü avı için şiirini çoktan dillendirmişti.
- Gök ordumuz sağa vardı,
Çin’i baştan başa sardı,
Hiyong-nular bu Hanlardı,
Set olmadı tutağımız! ( dördüncü atış yapıldı)
Beşinci avı için yeni bir keşif yaptı, it sürüleri o kadar çoktu ki bu keşif kısa sürmüştü. Ancak
çok olmaları korkudan titremelerine engel değildi. Görüyordu Tomris, korkudan tir tir
titriyorlardı. Hiç durmadı beşinci avına odaklandı şiirini devam ettirdi.
- Kara ordu gitti, İskit,
Ülkesinde yaptı bir çit.
"Atilla ol, Şalon’a git",
Sözü oldu adağımız! ( beşinci atış yapıldı)
- Yüce Tanrı Oğuz Han’ı,
Göndererek Türk hakanı,
...
- Birleştirdi beş Turan’ı,
Doğdu güneş sancağımız! ( sekizinci atış yapıldı) hız kesmeden devam ediyordu.
- Oğuz Han’dan sonra Hanlar
Kazandılar yüce şanlar,
Bilinmek için bu boş anlar,
Şahnamedir sorağımız, ( dokuzuncu atış yapıldı)
...
-Kurt’tan hali iken bu yurt,
Bir gün peyda oldu bir kurt,
Bir geyiğe attı avurt,
Gördü çoban yamağımız! ( on dokuzuncu atış yapıldı)
- Kurt bir delik buldu,gitti,
Bir demirci takip etti,
Ocak yaktı taş eritti,
Açıldı yol kapağımız! ( yirminci atış yapıldı)
...
- Börteçine kurdun adı,
Ergenekon yurdun adı,
Dört yüz sene durdun hadi,
Çık ey, yüz bin mızrağımız! ( yirmi üçüncü atış yapıldı)
O sırada telsizden başçavuş yavuzun sesi duyuldu:
- Börteçine komutanım, acaba bize de mi bıraksanız, hayır itlerin yarısı zaten kaçtı, geriye
pek bir şey kalmadı.
- Ağzın değil, elin çalışsın kasaturalı! O zaman böyle ağlamazsın börteçine komutanıma.
- Emredersiniz kadir komutanım ama sizce de bugün daha iştahlı değil mi börteçine
komutanımız.
- Mübariz acıkmış besbelli...
- Beyler, kadınlar matinesinde değilsiniz, diliniz çalışacağına eliniz çalışsın bir an önce
bitirelim. Turan ne durumdasınız irtibata geçtin mi şahadet timiyle.
- komutanım, bir yaralıları var ancak durumu ağır değil. Doktor, şahadet timinin diğer
sağlıkçısıyla müdahalede bulunuyor. Bende yanlarındayım. Bizim hattı onların hatta
bağlıyorum hemen.
- Tamamdır paşa, bekliyorum.
Tomris, telsizden konuşulan her şeyi duymuştu ama tek bir cevap dahi vermemişti. O iş
esnasında konuşmayı çok sevmezdi, gerçi o konuşmayı hiç sevmezdi. Gerekli olmadıkça
konuşmaz, kelime tasarrufu yapardı. Tim üyeleri konuşurken o çoktan otuz ikinci avına göz
kestirmişti.
- Alplerimiz girdi harbe,
Düşmanlara attı darbe;
Şimal, cenup, şarka, garbe,
Akın etti kısrağımız! ( otuz ikinci atış yapıldı)
...
- Askerliği gördü atsız.
Harzem Şah’ı oldu atsız.
Bugün hakan, dün bir adsız:
Böyle kayar kızağımız! ( otuz altıncı atış yapıldı) işte son atışını da yapmıştı, içinden
“ah be bitiremedik şiiri” diye geçirmişti. O sırada telsizden bir ses duyuldu bu ses tim
üyelerinin sesi değildi. Bu sesi tanımıyordu ama belli ki turan, şahadet timiyle irtibat
kurmuştu. Onur yüzbaşı konuşmaya başladı:
- Ben fırtına timinin komutanı Yüzbaşı Onur Alayurt geçmiş olsun yüzbaşım, duydum
ki bir yaralımız varmış. Etraf temizlendi. Şimdi yanınıza geliyoruz
- Şahadet timi komutanı Yüzbaşı Selim Ata Yıldırım. Tam zamanında geldiniz sağ olun.
Tomris, bu sesi istemeden de olsa hafızasına kazımıştı. Unutulacak gibi değildi, ses onu
bir çıkmaza sokmuştu. Kendini bir an önce toplamalıydı. Zira burası ne yeri ne de
vaktiydi. Birazdan timi şahadet timinin yanına gidecekti, tim hareket etmeden etrafı bir kolaçan etse fena olmazdı. Her hangi bir eksiklik çok kötü sonuçlar doğurabilirdi ve
Tomris böyle bir şeye asla izin vermezdi. Tomris, timinin ve diğer timin bulundukları
mevzilerden çıktığını gördü. Kendisi de eli tetikte etrafı taramaya başladı. Tam o sırada
yaralı bir teröristin silahını ateşlemek için kaldırdığını gördü. Silah şahadet timinden
olduğunu düşündüğü bir askere doğrultulmuştu. Hız kesmeden nişan aldı son sözleriyle
tetiği çekti. Şiiri bitiremedim ama son kıtasını söyledim çok şükür diye düşündü. Ancak
kaçırdığı bir ayrıntı vardı. Mübarizi nişan alması için oynattığında telsizine denk gelmiş
ve sesi diğer tüm tim üyelerine açılmıştı. İki tim önce sessizliğin arasında bir kadın sesi
duymuş sonra dağlarda yankılanan silah sesiyle sarsılmışlardı. Etraflarına şaşkınca bakan
iki tim üyeleri de az önce yaşanan durumu anlamak için birbirlerine bakmış ve yüzlerini
dağa dönerek Tomris’i aramışlardı. Fırtına timinin komutanı yüzbaşı Onur çarpık
gülümsemesiyle telsizini aktifleştirerek karşısında bulunan diğer timin komutanı Yüzbaşı
Selime bakarak konuştu:
- İyi atıştı Börteçine, etrafı tekrar gözden geçir ve geçeceğimiz güzergâhın temiz
olduğuna emin ol. Bu arada, telsizin aktif kalmış Börteçine haberin olsun.
- Emredersiniz komutanım!
Tomris işittiği sözle neredeyse utançtan yerin dibine girecekti. Telsizinin açık kaldığını
fark etmeden nasıl olurda şiirini seslendirirdi. Daha önce hiç böyle bir hata yapmamıştı.
Şimdi tim arkadaşları ona bunu sürekli sorup duracaktı. Üstelik tek onlar değil Şahadet
timi de duymuştu onu. Şimdi aşağıya nasıl inecekti, demezler miydi ona namına uygun
şiir okumadan atış yapamıyor musun diye. Ah ah nasıl da böyle bir hata yapmıştı. Aklı
hala daha almıyordu. Neyse dedi içinden,” bir tek deli ben miyim?”. O sırada telsizini
kapattı ve gidecekleri güzergâhı kontrol etti herhangi bir sorun görünmüyordu. İyice emin
olduktan sonra mevzisinden hızlı ama sessiz bir şekilde kalktı, timinin yanına doğru
ilerledi. Geldiğini görmemiş olan timi, hala daha onu konuşuyordu buna adı kadar emindi.
Kimseye aldırış etmeden komutanı Yüzbaşı Onur’un yanına doğru yürümeye devam etti.
O sırada ona arkası dönük olan askerin kim olduğunu merak etti. Zira bu asker az önce
canını kurtarmış olduğu askerdi. Tomris meraklı ama ifadesiz şekilde ilerlerken yüzbaşı
Onur onu gördü ve gülümseyerek;
- Gel Tomris. Her şey yolunda mı, gidebilir miyiz?
- Evet komutanım. Her şey yolunda, geçeceğimiz yol temiz görünüyor.
- Tamamdır Tomris... Yüzbaşım yaralımız hazırsa yola koyulalım mı?
- Olur, Onur yüzbaşım... Hakan ne durumdasınız. Emre yürüyebilir mi?
- Yürüyebilir komutanım. Omuzda ki kemiğe ve bağlara zarar vermeden delmiş geçmiş.
İlk yardımını yaptık. Ancak her ihtimale karşı hızlı olmamızda fayda var.
- Tamamdır Hakan, hazırlanın gidiyoruz.
Bu emirden sonra iki tim de hazırlanıp yola koyuldular ancak risk hala devam ediyordu.
Terörist grubunu ne kadar geri püskürtmüş olsalar da bulundukları bölgenin risk düzeyi
yüksekti. Her an yeni bir terörist grubuyla karşı karşıya kalabilir ve çatışmak zorunda
kalabilirlerdi. Bu durumda ellerinde varla yok arası kalmış mühimmat ile oradan sağ
çıkmaları imkânsız olurdu. Fırtına timinin muhaberecisi Turan, mola vermek için
durdukları ilk yerde karargâhı aramış ve komutanı Yüzbaşı Onura vermişti. Yüzbaşı Onur,
üstlerine gerekli bilgileri sunmuş helikopterin iniş yapacağı yerin koordinatlarını almıştı.
Üstlerinden aldığı komutla Şahadet timinin komutanı Yüzbaşı Selime telefonu vermiş ve
oradan uzaklaşmıştı. Yüzbaşı Selim bir müddet karşı tarafı dinlemiş ve “anlaşıldı” diyerek
telefonu kapatmıştı. İki tim verdikleri kısa moladan sonra ayaklanmış tekrar yola devam
etmişlerdi. O sırada iki timinde kulaklıklarında kasaturalının sesi duyuldu:
- Komutanlarım izin verirseniz Tomris komutanıma bir şey sormak istiyorum.
Peş peşe ve koordineli şekilde yürüyen iki tim ise bu cümleden sonra eğlenceli dakikalar
yaşayacaklarının bilincinde yüzlerinde istemsizce oluşan tebessümle komutanlarının
vereceği cevabı bekledi. Kimsenin bir cevap vermediğini fark eden Yüzbaşı Onur, biraz
eğlenmekten zarar gelmez diye düşünerek kasaturalıya yanıt verdi;
- Sor bakalım kasaturalı ama sorduğun sorunun sonunu da düşünerek sorarsan senin için
daha iyi olur aksi takdirde olacaklardan biz sorumlu olmayız ve senin için kılımızı
dahi kıpırdatmayız.
- Yok, komutanım öyle densiz bir soru sormayacağım sadece bir şey merak ediyorum
eğer Tomris komutanımın da izni olursa merakımı gidereceğim, hem eminim ki bu
sorduğum sorunun cevabını burada ki herkes merak ediyor.
- Kediyi merak öldürürmüş kasaturalı, sor sorunu dinliyorum.
- Komutanım bu sözü demeseydiniz iyi olurdu ama yinede dayanamayacağım
soruyorum. Komutanım, az önce mübarizi ateşlediğiniz de söylemiş olduğunuz şiiri
acaba her atışınızda tekrarlıyor musunuz? Yani aslında sormak istediğim o şiir neyin
nesiydi öyle sanki tam size yazılmış gibiydi. Nasıldı şiir dur bir düşüneyim... Nasıl
demiştiniz...
- Yurt girince yâd eline,
Ergenekon oldu yine!
Çıkmaz mı bir Börteçine?
Nurlanmaz mı çerağımız… Ziya Gökalp’ın “Ergenekon” adlı şiirinin son kıtası...
Tomris, eninde sonunda bu sorunun geleceğini biliyordu ama hemen olmasını, üstelik
herkesin içinde sorulmasını istemiyordu. Sorulan soruya ne cevap vereceğini düşünürken,
kulağında yankılanan şiirin son kıtasıyla ayakları anlık olarak tökezledi. Şiiri
seslendirende kim diye düşünmeden zihninde, görev sırasında komutanını yanıtlayan
Şahadet timinin komutanı Yüzbaşı Selimin sesi yankılandı. Evet, bu ses ona aitti. Demek
onunda ezberindeydi bu şiir. Üstelik ne de güzel seslendirmişti, şiir onun dilinde can
bulmuş, yürüdükleri yolu aydınlatmıştı. Düşüncelerine şaşırdı, o asla böyle aciz duygular
hissedemez, bu denli kendini kaptıramazdı. Hemen şimdi düşünce kuyusundan çıkmalı ve
kasaturalının sorusunu yanıtlamalıydı.
- Komutanımızın da dediği gibi Ziya Gökalp’ın “Ergenekon” adlı şiiriydi söylediğim.
Ve hayır her atış yaptığımda aynı kıtayı tekrarlamıyorum. O anda o atışa başlamadan
önce ne hissediyorsam ona göre bir şiir ya da söz söylüyorum.
- Nasıl yani komutanım; siz her gittiğiniz görevde, yaptığınız her atışta şiir okuyorsunuz
ve bu durumdan bizi mahrum bırakıyorsunuz öyle mi? Sizde hiç insaf yok mu
komutanım. Kadir komutanımın arada o karga sesiyle söylediği türküler yerine, sizin
güzel sesinizle söylediğiniz şiirleri dinlesek kötü mü olurdu.
- Sen ölmeyi bayılmak sanıyorsun galiba aslanım! He ne dersin...
- Yok, komutanım ben o manada demedim üstünüze alınmayın sadece Tomris
komutanımı ikna etmeye çalışıyordum. O güzel sesini bundan sonra bize de dinletsin
diye yoksa sizin sesiniz çok güzel...
- Yemin ediyorum senin kadar ağzı laf yapan bir adam daha görmedim.
- Teşekkür ederim komutanım, bunu bir iltifat sayıyorum.
- Öyle değil ama neyse uğraşamam daha fazla seninle.
- Evet, asıl konumuza dönelim o zaman; ne diyorsunuz Tomris komutanım sizi
dinleyebilecek miyiz?
- İlk defa kasaturalıya katılıyorum Tomris, açıkçası hepimiz bu konuda hem fikiriz.
- Siz nasıl uygun görürseniz komutanım!
- Eyvallah Tomris...
Bu konuşmadan sonra iki timin üyeleri de buluşma noktalarına gidene kadar hiç
konuşmadı. Sessiz ve temkinli bir şekilde yol aldılar. Şahadet timi bugün fırtına timi ile
birlikte sınır karakoluna gidecek ve orada dinlendikten sonra gelen helikopter ile
Kendi karargâhlarına döneceklerdi. Sonunda iki timde araçların bulunduğu buluşma
noktasına geldiler ve araçlara binerek ilerlemeye başladılar. Bundan sonrası artık onlar
için daha güvenilir ve hızlı bir ulaşım olacaktı bu yüzden rahat bir nefes alarak yolculuk
etmeye başladılar.