تخطٍ إلى المحتوى

BÖRTEÇİNE

الفصل 3 · قراءة 12 دقيقة

BÖRTEÇİNE

الفصل 3

Geçmiş derin bir yara bırakır gelecekte...

Gün doğumuyla aydınlanan sınır karakolu, bugün hiç olmadığı kadar mutlu ve heyecanlı

askerlerle karşılaşmıştı. Orada görev yapmakta olan askeri personeller karakolda

dinlenmekte olan iki timin üyeleri için özenle hazırlıklar yapmış, sabah kahvaltısı için

daha dikkatli masaları düzenlemişlerdi. Zira gecenin karanlığında onlar uyuyor iken

karakola adımlarını atan bu iki timin varlığına hala inanmakta güçlük çekseler de

karşılaştıklarında her şeyin tam ve nizami bir şekilde dört dörtlük olmasını, sessizde olsa

bir aferin almayı istemişlerdi. Bu özverili davranış, çocuksu hisler, heyecanlı ve mutlu

yürekler, fırtına timinin karakoldan çıktığı an anlamıştı önemli bir operasyon olduğunu

ancak yanlarında Şahadet timi ile dönmelerini beklemiyorlardı ve durumun bu kadar ciddi

olduğunu düşünmemişlerdi. Akşam dokuzda alelacele karakoldan çıkan askeri araçlardan

sonra sessizce bekleyiş sürerken akıllarında dönen nice senaryo olmuştu. Bu mesleklerinin

belki de tek kötü yanıydı. Zira dost, abi, kardeş, baba bildikleri insanlardan elleri kolları

bağlı bir şekilde oturup haber beklemek, şehitte olsa en azından bütün şekilde bedenleri

onlara ulaşsın diye dua etmek çok can yakıcıydı. Ancak seçtikleri mesleğin şanı da,

masunları korumak, vatanı müdafaa etmek için çıktıkları yolda can alıp can vermek

pahasına olsa da gözünü dahi kırpmadan yerine getirmekti. O gece üçü beş geçe askeri

araçların çakıllı bahçeye giriş yapmasıyla kuş uykusuna yatan tüm karakolu ayağa dikti.

Hızlıca bahçedeki yerlerini alan askerler, araçlardan inecek olan fırtına timinin sağ

olduğunu görüp rahatlayacak sonrada rahat bir uyku çekmek için koğuşlarına

gideceklerdi. Ancak bahçede toplandıklarında karşılarında gördükleri yabancı bir tim

meraklarını celbetti. Kim olduklarını bilmiyorlardı daha önce hiç rastlaşmamışlardı. Ama

duruşlarındaki asalet her birinin birer bozkurt olduğunu kanıtlar nitelikteydi. Askerler

merakla birbirlerine bakmış ve Albay Nafiz’in söylediği sözler karşısında başları dik

göğüsleri kabarmış şekilde gururla time bakmışlardı. Timin adını öğrendiklerinde yaşamış

oldukları şok ve heyecan onları sendeletse de onlara duydukları sevgi ve hayranlık

duygusu ağır basmış, her bir tim üyesiyle tanışıp iyi dileklerini sunmuşlardı. O gece, gün

doğumuna az bir vakit kala gelen ambulans helikopterle şahadet timinin yaralı üyesi

hastaneye götürülmek üzere yola çıkmış, karakol rahat bir nefes alarak huzurlu bir uykuya

dalmıştı. Günün erken saatlerinde kahvaltı hazırlığına girişen askerler kahvaltı saatine her

bir şeyi halletmiş komutanlarının gelmesini ve iki ihtişamlı tim ile güzel bir kahvaltı

yapmayı hedeflemişlerdi. Komutanlar gelmiş fırtına timi masalarına yerleşmiş ancak

şahadet timi ortalarda gözükmüyordu. Bu durum karşısında şaşıran askerler kendi

aralarında fısıldaşıyor nerede olduklarını sorguluyorlardı. Ancak gün doğduktan sonra

ortadan kaybolan tim çoktan oradan ayrılmış kimseye veda edemeden hayal olmuş

askerlerin akıllarından şüphe etmesine sebep olmuştu. Şahadet timi gitmişti, ansızın gelen

bir telefonla aniden hazırlanmış ve yorgunluklarını umursamadan ortadan kaybolmuşlardı. Karakolda bu durumdan haberi olan kişilerin ise sayısı bir elin beş parmağını geçmezdi.

Fırtına timi bile sabah uyandıklarında durumu albay nafizden öğrenmiş şaşkınca durumu

sorgulamışlardı. Ancak hiç kimsenin bilmediği bir şey vardı. Fırtına timinin asil üyesi

Tomris teğmen, şahadet timi sessizce giderken duymuş, odasının penceresinden onların

gidişini izlemişti. O anlarda timiyle arabalara binen şahadet timinin komutanı Yüzbaşı

Selim, Tomris’in onları izlediğinin bilincinde penceresinden bakan kıza bakmış ve

karmaşık duygularla ona sessiz bir veda ederek yol almıştı. O gün kahvaltı, şahadet

timinin yokluğu ile karşılaşan askerlerin buruk tebessümleriyle yapılmıştı. kahvaltıdan

sonra ise herkes işinin başına geri dönmüştü. Aradan tam tamına bir hafta geçti her şey

olması gerektiği gibiydi. Zaman normal seyrinde devam ediyordu. Gün bitmeye yakındı

nöbetten dönen Tomris odasına dinlenmeye gittiğinde ise hiç çalmayan telefonu çalmaya

başladı. İçinde ki merakla telefonunu eline alan Tomris ise tanımadığı numaranın

aradığını görünce daha da meraklandı. Ufak bir bekleyişten sonra aramayı kabul ederek

telefonunu kulağına getirdi. Duyduğu şeyler karşısında önce kaşları çatıldı sonra ise

kimsenin görmeyeceğini bile bile başını sallayarak sesli bir onayla karşısındaki kişiyi

onayladı ve telefonunu kapatarak tez vakitte odasından çıkarak albay nafizin kapısının

önüne geldi. Telefon konuşmasından bahsederek izin aldı. Başı dik yüreği kırıktı, canı

yanıyordu ancak yüreğinin yangını yüzünde yer almıyor duygusuzca bakıyordu. Albay

Nafiz olanı biteni biliyordu, genç kız gelmeden önce aynı haberi o da almıştı. Üzüntü dolu

yüzüyle karşısında dikçe duran kıza bakarak onu incelemişti. Onun duygusuzca kurmuş

olduğu cümleleri dinlemiş içinde ki yangınının bilincinde babacan bir tavırla iznini

onaylamıştı. Ancak genç kıza izin vermeden önce ona bir şart koşmuştu. Şartı belliydi

yanında fırtına timinin komutanı yüzbaşı onuru da götürecekti aksi halde tüm timi onun

peşinden göndereceğini dile getirmişti. Genç kız bu şartı istemese de kabul etmişti.

Hızlıca hazırlanmaya başladı, ufak bir sırt çantasına bir iki eşya koyarak postallarının gevşemiş bağcıklarını sıkılaştırdı. Son olarak dolapta gerekmedikçe giymediği tören

kıyafetini de eline alarak odasından çıktı. Canı yanıyordu ancak susuyordu. Yüreği acı

çekiyordu saklıyordu. Başı dik, kalbi paramparça, adımları sert, bakışları duygusuz yol

alıyordu. Onu gören herkes yol veriyor alt rütbelileri selam veriyor ancak o görmüyordu.

Tüm karakol bir şeyler olduğunun farkındaydı ama sözleşmiş gibi kimse konuşmuyor

sessizce izliyorlardı. O dakikalarda yüzbaşı onur ve tim üyeleri yanına geldi. Her şeyden

haberleri olmuştu. Genç kızdan daha üzgün daha yıkılmış duruyorlardı. Genç kız bu

durumun farkına vararak onlara baktı. Ağzını açıp konuşmak istiyordu ancak

konuşamıyordu. Onlara söyleyip ağlamak istiyordu ama yapamıyordu. Dili lal bedeni buz

kesmiş sadece duygusuzca bakmakla yetiniyordu. Acaba onlar genç kızın ne hissettiğini

nasıl olduğunu bu durumunu anlar mıydı? Gerçi anlamasalar böyle bakmazlardı, o da

biliyordu timi ve komutanları onu anlıyorlardı ama hayır anlayamazlardı çünkü onlar

kimsesizliğin, kaybetmişliğin ne demek olduğunu bilmezlerdi. Sadece anladıklarını sanır

iki gün üzülür üçüncü gün unuturlardı. Olan her zaman ki gibi genç kıza olur ve yaşamını

bitirip şehit olana kadar hayatını idame ettirmeye çalışırdı. Üstelik ondan gidenlerle

birlikte kaybettiği ruhunun parçaları, gönlünü kanatmaya onun acısına acı, hissizliğine

hissizlik, yalnızlığına yalnızlık ekleyerek yapardı bunu biliyordu. O gün geceye

karıştığında gelen helikopterle Tomris ve yüzbaşı onur Ankara’ya gitmiş ve hastanede

morgun başında sessizce oturmuşlardı. Morgun olduğu koridor boş ve soğuktu. İnsanın

içini üşütecek bir soğuk vardı. Bu soğukluğun normal bir soğukluk olmadığının

farkındaydı çünkü ruhunu üşütüyordu. Yanında komutanı olmasa belki de bu soğuk onun

ruhuna daha çok işleyecekti. Acaba bu soğuğu komutanı da hissediyor muydu, hiçbir şey

bilmiyordu. Tek bildiği çok üşüdüğüydü. Genç kız bunları düşünürken komutanının ona

seslendiğini fark etti. Ruhsuz bakışlarıyla komutanına baktı:

- Tomris, her şey hazırmış cenazenizi alabilirsiniz dediler.

- Şehit...

- Efendim!

- Cenaze değil, şehit komutanım. Vatan için feda ettiğim bir canım, şehidim, son aile

ferdim, baba yarım, her şeyim...

- Pekâlâ, Tomris hadi şehidimizi alalım ve gidelim olur mu?

- İnzibatlar geldi mi komutanım.

- Geldiler Tomris, şehidimizi alacaklar.

Tomris daha fazla konuşmadı çok bile konuşmuştu. Sessizce onay vererek oturduğu soğuk

sandalyeden kalktı ve üzerine gelir gelmez giydiği tören kıyafetini düzeltti. Tören

şapkasını kontrol edip boş ve soğuk koridorda sert adımlarla yol aldı. Başı artık hiç

olmadığı kadar daha dik, bakışları daha ruhsuzdu. O, baba yarası gibi gördüğü ona sahip

çıkan babasının devresine, amca dediği Albay Yılmaz Türk’e son görevini yapmaya

gidiyordu. Son bir kez soğumuş yüzüne bakmış içten içe akıttığı gözyaşlarıyla ona veda

etmişti. Ancak babasının yanına cennete uğurlamak için son görevini yapması gerekti.

Haince yapılan suikast sonucu tam kalbinden vurulmuş, oracıkta gözü açık gitmiş, soğuk

bedeninde, tebessüm ederek can vermiş amcasını toprağa kavuşturmalıydı. Tıpkı babası

ve annesini aynı topağa kavuşturduğu gibi, geçmiş bir kere daha tekerrür ediyordu. O bir

kez daha kimsesiz kalıyordu ne büyük bir acıydı, ne sancılı bir ağrı. Yutkunamadığı, nefes

alamadığı o hastaneden şimdi kimsesizliğiyle çıkış yapıyordu. Morg kapısının çıkışında

bekleyen cenaze aracına konulan Al bayrağa sarılmış tabuta içi yana yana bakarak bindi

gösterilen araca. Cenaze aracı önde onun bindiği araç arkasında çıktılar hastaneden, yolda

peşlerine birçok araç daha katılmıştı. Hepsinde de canlarını uğruna feda ettikleri al bayrak

asılıydı. Gökyüzü ağlıyordu, şehidinin ardından yas tutuyordu. Caddelerde insanlar

durmuş şehidini selamlıyordu. Hepsinin yüzünden derin bir acı okunuyordu. Sonunda

cenaze namazının kılınacağı son görevlerin yapılacağı yere camiye gelmişler ve Albay

Yılmaz’a son görevlerini yapmışlardı. Cenazesi o kadar kalabalıktı ki adım atmaya dahi

yer yoktu. Albay yılmaz, Tomris gibi kimsesizdi. Bir tek arkadaşının emaneti olan kızı

gibi bildiği Tomris ve küçük yaşta evlat edindiği öz oğluymuş gibi sevdiği rahmetli eşinin

göz bebeği, tıpkı kendisi gibi asker olan Yüzbaşı Aslan Türk vardı. Albay yılmazın eşi

Semiha Hanım iki yıl önce mide kanserinden vefat etmişti. Genç kız bunu düşündükçe

ona anne şefkati gösteren Semiha Hanımın, Yılmaz amcasından önce vefat etmesine

sevinmişti. Çünkü Semiha Hanım o hasta haliyle bunu kaldıramaz, bu acıya dayanamazdı.

Tomris namazdan önce etrafına bakmıştı ancak Aslanı görememişti. Hastaneye dahi

gelmeyen aslan anlaşılan cenazeye de gelmemişti. Gerçek o ki Aslan görevde ve bu

durumdan habersizdi. Bir kez daha içi yandı, yüreği bu acı gerçekle daraldı. Ne acıydı

sevdiğin insanların cenazesine dahi gelemeyecek kadar yok olmak ve bunu kendi

seçimlerine bağlı olarak milletin ve vatanın için yaptığın halde anlaşılamamak. Derin bir

nefes aldı genç kız sessizce caminin yakınlarında bulunan Cebeci Asri Mezarlığına doğru

cenaze aracının arkasından yürüdüler. Tüm halk camlarından bakıyor yollara dökülüyor,

Sessizce yol alıyordu. Genç kız ne zaman bir şehit cenazesine katılsa hep bu görüntü ile

karşı karşıya kalıyor geçmişte anne ve babasının cenazesinde yaşadıkları aklına geliyordu.

Kalbinde derin bir yarası vardı. İlelebet onunla yaşayacak olan bu yara hep kanayacaktı.

Babasının katilini bulmadan, annesinin okuluna baskın yaparak onu şehit edeni bulmadan

belki de bu yara hiç kapanmayacaktı. Bunları düşünmek her zaman yüreğindeki yarayı

daha çok kanatıyordu ancak yapacak hiçbir şey yoktu. O, bu gibi durumlarda onları hep

derin bir acıyla hatırlayacaktı. Genç kız derin düşünce kuyusundan çıktı etrafına bakındı.

İşte son toprakta atılmıştı. Amcası, baba yarısı o toprağın altında derin bir uykuya

yatmıştı. Artık yoktu ve yine kimsesizdi. Ağır geliyordu ona tüm yaşananlar. Ağır

geliyordu anne, baba ve amcasının kahpece şehit edilmesi. Ağır geliyordu onların katillerini hala bulamaması. O şimdi ne yapacaktı, iki iken alacağı intikam üç olmuştu.

Artık üç derin yarası vardı. Çevresinde kimse kalmamıştı herkes yavaş yavaş ayrılıyordu

mezarlıktan, bir tek o ve komutanı vardı. Sessiz bir nefes aldı, yavaşça amcasının

mezarına adımladı. Sanki gücü tükenmiş, ruhu çekilmişti. Oturdu amcasının ayakucuna,

dokundu daha ıslaklığı geçmemiş toprağa. Üzerine bulaşan çamura aldanmadan, yağan

yağmura, ıslanan bedenine aldanmadan baktı derin derin toprağa. Avucunun altında ezilen

toprağı kaldırdı yukarı ve derince kokladı. Toprak, ailesi kokuyordu. Saçlarına aşık

babası, gülümsemesiyle içini sıcacık eden annesi, çatık kaşlarına rağmen tebessümle ona

bakan amcası kokuyordu. Gözleri dolu, elleri üşümüş, ruhu yok olmuş şekilde son

vedasını etti içinden. Komutanı onu bekliyordu daha çok işleri vardı. Amcasının evine

gidecek ve ondan kalan eşyaları toplayacaktı. Evinin önüne asker botlarını koyacaktı.

Karargâhtaki eşyalarını toplayıp son vakitlerini geçirdiği odasını boşaltacaktı. Titrek bir

nefes alarak elindeki toprağa her zaman yanında taşıdığı bayrağın içine koydu, güzelce

katladı bayrağı amcasının fularıyla bağlayıp düğüm attı. O dakika söz verdi amcasına:

- Andım olsun! Sizlerin katillerini bulacağım ve intikamınızı alacağım. Şehit kızı sözü!

Börteçine sözü!

- Hadi Tomris, üşüyeceksin gidelim.

- Ben zaten üşüyorum komutanım, kimsesiz kalışım üşütüyor beni. Soğuk vursa ne olur,

yağmur yağsa ne olur, kalbimde kor ateşler yanıyor ama ruhum üşüyor komutanım.

Ne bu ateş sönecek ne de ben üşümekten kurtulacağım...

- Ah be kızım, ah be Tomris’im...

- Gidelim komutanım!

Tomris, o mezarlıkta amcasını ve Semiha teyzesini bırakarak çıktı. Arabaya binerek

amcasının evine doğru yol aldılar. Üzerinde ki çamur ve ıslak olan tören kıyafetini çıkardı

öylece astı. Amcasının botlarını evin kapısının dışına koydu. Amcasının eşyalarını toplayarak kolilere koydu kaldırdı. Onları atmayacaktı, aslan geldiğinde o ne yapacağını

bilirdi. Evi de son kez kontrol ederek dışarıya çıkıp kapıyı kapattı. Anahtarı her zaman

olduğu gibi saksının içine koydu ve arabaya doğru yol aldı. Komutanı arabada onu

bekliyordu eşyalarını bagaja koyup arabaya bindi. Sırada amcasının görev yaptığı

karargâh vardı. Oraya doğru yol aldılar. Orada ki eşyaları da toplayıp kutuya yerleştirdiler.

Zaten pek bir şey yoktu masasının üzerinde, onun ve ailesinin fotoğrafı vardı. Bir de

birkaç kalem, defter ve evrak. Onları da kutuya koyarak dışarıya çıktı. O sırada bir asker

gelip selam durdu.

- Er Yusuf çelik, Konya! Komutanım Tuğgeneral Necmi Tuna komutanımız sizi

odasında bekliyor arz ederim.

- Pekâlâ asker, geliyorum önden git yol göster.

- Emredersiniz komutanım.

- Bu arada dışarıda gri audi var, içerisinde yüzbaşı onur var kendisine haber ver.

komutanla konuştuktan sonra geleceğim bir de tost ve çay götür beklerken yesin.

- Emredersiniz komutanım!

Tomris kapıyı tıklatarak içeriye girdi komutanına selam durup dinlemeye başladı.

Komutanı o odada öyle sözler etti ki, dinledikçe içinde ki kor ateş alevlendikçe alevlendi,

nefreti ve kini arttıkça arttı. Sonunda konuşma bitti ve bir karar verildi, bu karar belki de

rahat bir nefes almasını sağlayacak yaralarını saracak, tek gerçeği olacaktı. O gün o odada

konuşulanlar yalnızca ikisinin arasında kaldı. Tomris sınır karakoluna dönmüş işine

kaldığı yerden devam etmişti. Verdiği kararın sonucunu ise ileride çok güzel bir şekilde

görecekti. Sonunda ölüm dahi olsa bu karardan vazgeçmeyecek geçmişin açtığı derin

yaraları saracaktı. Börteçine, adına yaraşır bir şekilde yoluna devam edecekti. Zaman

belirsizliklerle doludur ancak o belirsizlikleri yok etmek sizin elinizdedir. İşte bu yüzden

börteçine o belirsizlikleri yok edecek yeni ufuklarda yeni dağlarda kimileri için şans toplayarak kolilere koydu kaldırdı. Onları atmayacaktı, aslan geldiğinde o ne yapacağını

bilirdi. Evi de son kez kontrol ederek dışarıya çıkıp kapıyı kapattı. Anahtarı her zaman

olduğu gibi saksının içine koydu ve arabaya doğru yol aldı. Komutanı arabada onu

bekliyordu eşyalarını bagaja koyup arabaya bindi. Sırada amcasının görev yaptığı

karargâh vardı. Oraya doğru yol aldılar. Orada ki eşyaları da toplayıp kutuya yerleştirdiler.

Zaten pek bir şey yoktu masasının üzerinde, onun ve ailesinin fotoğrafı vardı. Bir de

birkaç kalem, defter ve evrak. Onları da kutuya koyarak dışarıya çıktı. O sırada bir asker

gelip selam durdu.

- Er Yusuf çelik, Konya! Komutanım Tuğgeneral Necmi Tuna komutanımız sizi

odasında bekliyor arz ederim.

- Pekâlâ asker, geliyorum önden git yol göster.

- Emredersiniz komutanım.

- Bu arada dışarıda gri audi var, içerisinde yüzbaşı onur var kendisine haber ver.

komutanla konuştuktan sonra geleceğim bir de tost ve çay götür beklerken yesin.

- Emredersiniz komutanım!

Tomris kapıyı tıklatarak içeriye girdi komutanına selam durup dinlemeye başladı.

Komutanı o odada öyle sözler etti ki, dinledikçe içinde ki kor ateş alevlendikçe alevlendi,

nefreti ve kini arttıkça arttı. Sonunda konuşma bitti ve bir karar verildi, bu karar belki de

rahat bir nefes almasını sağlayacak yaralarını saracak, tek gerçeği olacaktı. O gün o odada

konuşulanlar yalnızca ikisinin arasında kaldı. Tomris sınır karakoluna dönmüş işine

kaldığı yerden devam etmişti. Verdiği kararın sonucunu ise ileride çok güzel bir şekilde

görecekti. Sonunda ölüm dahi olsa bu karardan vazgeçmeyecek geçmişin açtığı derin

yaraları saracaktı. Börteçine, adına yaraşır bir şekilde yoluna devam edecekti. Zaman

belirsizliklerle doludur ancak o belirsizlikleri yok etmek sizin elinizdedir. İşte bu yüzden

börteçine o belirsizlikleri yok edecek yeni ufuklarda yeni dağlarda kimileri için şans olacak kimileri için şansızlık olacak geleceğini şekillendirecekti ve böylece ruhunun can

çekişi biraz daha hafifleyecek yeni yönler yeni hayatlar keşfedecekti...

نهاية الفصل

0 تعليق

لا توجد تعليقات على هذا الفصل بعد. اكتب أول تعليق.