İçeriğe geç

𝐊𝐢𝐥𝐥 𝐭𝐡𝐞 𝐋𝐢𝐠𝐡𝐭𝐬/𝐃𝐫𝐚𝐜𝐨 𝐌𝐚𝐥𝐟𝐨𝐲

Bölüm 2 · 6 dk okuma

𝐊𝐢𝐥𝐥 𝐭𝐡𝐞 𝐋𝐢𝐠𝐡𝐭𝐬/𝐃𝐫𝐚𝐜𝐨 𝐌𝐚𝐥𝐟𝐨𝐲

Bölüm 2

Chapter 2

Lord'un gözleri, bir kıvılcım gibi üzerime kilitlenmişti. Yılanın dilini andıran o ses, geniş ve taş duvarlı salonda yankılandığında tüm Ölüm Yiyenler nefeslerini tutmuştu. "Clémentine Lestrange," dedi, asasını ince parmaklarıyla okşarken. "Sadakatini kanla kanıtladın. Şimdi... aklını kanıtlayacaksın." Boğazımda düğümlenen bir nefesi bastırmaya çalıştım. Bu defa emir, ilkinden farklıydı. Öldürmek, her ne kadar ruhuma ağır bir yük bindirmiş olsa da, basit bir şeydi: tek bir büyü, tek bir anlık karar. Ama zekâ gerektiren görevlerde hata, ölümle sonuçlanırdı. Lord asasını havada hafifçe salladı. O an önümde kara dumanlardan oluşmuş bir şekil belirdi: eski, yıkık dökük bir malikâne. Yarım kalmış kuleleri, yer yer çökmüş çatısı, duvarlarını saran asmalar... Burası terk edilmiş gibi görünüyordu. Ama öyle değildi. "Bu harabe," dedi Lord, "bir zamanlar güçlü bir büyücüye aitti. Adı Mathias Rowle. Onu öldürdüm, ama bıraktığı miras hâlâ orada. Bir kitap... kara büyülerin en eski derlemelerinden biri. Onu bana getireceksin." Kalbim hızla atmaya başladı. Bir kitaptan bahsediyordu. Sıradan bir kitap değil, karanlığın damarlarında dolaşan, yüzyıllarca gizlenmiş bir büyü kaynağı. Voldemort'un dudakları kıvrıldı. "Ve seni izlemek için iki göz daha olacak. Draco Malfoy..." Bir gölge, kalabalığın arasından ayrıldı. Gözlerim istemsizce onun üzerine kaydı. Sarı saçları solgun ışıkta parlıyor, gri gözleri buz gibi soğuk bakıyordu. Ne şaşkınlık vardı bakışlarında, ne de merak. Sadece mesafe. Beni ilk defa gerçekten görüyor gibiydi. "Ve..." Lord başını çevirdi, karanlıktan biri öne çıktı. Yüzünde maskesi yoktu; bu, onun kayıtsızlığının göstergesiydi. Saçları dağınık kestane rengi, dudaklarının kenarında küçümseyici bir gülümseme vardı. "Adrian Travers." Genç adam hafifçe eğildi, ama ciddiyetten uzak bir tavırla. "Emriniz, Lord'um," dedi. Sesinde kışkırtıcı bir rahatlık vardı. Lord gözlerini bana çevirdi. "Kitap bana getirilecek. Sen yapacaksın, Clémentine. Diğerleri... sadece izleyici." Asasıyla işaret etti. Karanlık İşaret'in sol kolumdaki yanık acısı yeniden kıpırdadı. "Git." ⸻ Malikâne, ormanın derinliklerinde gizlenmişti. Gökyüzü gri bulutlarla kapanmış, rüzgâr eski taşların arasından uğulduyordu. Toz kokusu ve rutubet, içime kadar işledi. Floo tozunun yeşil dumanları dağıldığında, üçümüz harabenin girişindeydik. Draco sessizdi. Ellerini pelerinin cebine gömmüş, sanki buraya ait değilmiş gibi dimdik duruyordu. Bakışları benden uzak, ama çevreyi ölçüp biçiyordu. Adrian ise çok farklıydı. Dudaklarında kayıtsız bir gülümseme, gözlerinde alaycı bir ışık vardı. "Eh," dedi, ellerini çırparak, "Küçük Lestrange'in ilk gerçek macerası. Heyecanlı olmalısın." Dişlerimi sıktım. Cevap vermedim. "Ne oldu?" diye üsteledi Adrian. "Dilin mi tutuldu? Yoksa Malfoy'un buz gibi varlığı seni de mi içine aldı?" Draco ona göz ucuyla baktı, ama tek kelime etmedi. Sessizlik içime su serpmişti. Onların birbirleriyle konuşmasını tercih ederdim. Ama anlaşılan Adrian'ın hedefi bendim. "Görev benim," dedim sonunda, sert bir sesle. "Siz sadece izlemekle yükümlüsünüz." Adrian kahkaha attı. "Ooo, buyur işte! Küçük Lestrange buyurdu. Merak etme, seni izlerken sıkılmamaya çalışacağım." Derin bir nefes aldım, kalbimi yatıştırmaya çalıştım. Babamın sözleri aklıma geldi: 'Lord'un önünde asla zayıflığını gösterme.' Kapının önünde durdum. Demirden yapılmıştı, paslanmış halkaları örümcek ağlarıyla kaplıydı. Elimi uzattım, ama derinlerde büyünün titreştiğini hissettim. Kapanmıştı. Korunuyordu. "Bekleyin," dedim. "Bu kapı basit bir Alohomora ile açılmaz." Asamı kaldırdım, gözlerimi kapatıp büyüyü dinledim. İçeriden yayılan koruma büyülerini ayırt etmeye çalıştım: kilitleme, uyarı, hatta bir tuzak büyüsü. Rowle zekiydi. Malikânesini mezarı gibi korumuştu. İlk büyüyü bozmak için dudaklarımda fısıltılar dolaştı. Mavi kıvılcımlar kapının etrafında çatırdadı. Sonra ikinci büyüye geçtim, alnımdan ter damladı. Üçüncüsü ise en zorlusuydu: yanlış bir hareket yaparsam, tüm malikâne üzerime çökecek gibiydi. Bir uğultu, bir çatırtı... Kapı ağır bir iniltiyle aralandı. Arkamdan Adrian'ın sesi geldi: "Eh, fena değil. Demek zekâ da varmış kanında." Onu görmezden geldim. İçeri adım attığımda, karanlık havuz gibi üzerime çöktü. Toz kokusu burnuma doldu, tahtakurularının tıkırtıları, eski taşların çökme sesi... Ve bir başka şey: sanki gözler beni izliyordu. ⸻ Koridorlarda ilerledim. Draco ve Adrian biraz geriden geliyordu. Onların varlığını unutmaya çalıştım, çünkü önümdeki her şey dikkat gerektiriyordu. Döşemelerin üzerinde yer yer runik semboller vardı. Yanlış basarsam, tuzaklar devreye girerdi. Asamı ışıkla doldurdum. Duvarlarda eski tablolar asılıydı, yüzleri kararmış, gözleri oyulmuş portreler. Rowle'un geçmişi buradaydı, ama geleceği Lord'un avuçlarında çürüyordu. Adımlarımı yavaşça attım, sembolleri çözdüm. Birkaçının sahte olduğunu fark ettim: yalnızca korkutmak için yapılmıştı. Ama bazıları... gerçekten ölümcül tuzaklardı. Bir odaya vardım. Ortasında büyük bir kasa vardı, demirden yapılmış, üzerinde onlarca mühür işareti. Burasıydı. Kitap buradaydı. Dizlerimin üzerine çöktüm, sembolleri tek tek inceledim. Rowle'un tarzı... simetriyi severdi. Çocukken Hogwarts'ta Arithmancy derslerimde onun makalelerini okumuştum. Bir kasayı mühürlemek için her zaman asal sayıları kullanırdı. Asamla mühürlerin üzerinden geçtim. Altısı sahteydi, biri gerçek. Asal düzeni bozan mühür. Onu hedef aldım, büyümü gönderdim. Kasadan bir inilti çıktı, kilitler çözüldü. Ağır kapak aralandı. İçeriden eski deriyle kaplı, kara büyüyle parlayan bir kitap çıktı. Parmaklarım titrese de kitaba dokundum. Beni içine çeken uğursuz bir enerji yayıyordu. Yüzlerce yıl boyunca kan görmüş, lanetlerle beslenmiş bir kitap. Tam o anda Adrian omzuma dokundu. Sıçradım. "Vay vay... Küçük Lestrange gerçekten iş beceriyor." Sesinde hem alay, hem hayranlık vardı. "Kitabı bana ver, taşıyayım." Gözlerimi kısmıştım. "Bu görev benim." Draco'nun sesi ilk kez duyuldu. Soğuk, donuk. "Lord, kitabı onun getirmesini istedi. Karışma, Travers." Adrian gülüp ellerini kaldırdı. "Peki, peki. Sadece yardım teklifiydi." Kitabı pelerinimin içine sakladım. Onun sıcaklığı ateş gibi kolumdan yayılıyordu. ⸻ Dönüş yolunda sessizlik hakimdi. Kasanın kapandığı ses hâlâ kulaklarımdaydı. Görev tamamlanmıştı, ama içimdeki gerginlik dağılmamıştı. Adrian'ın alaycı sözleri, Draco'nun buz gibi sessizliği arasında yalnızlığım daha da belirginleşmişti. Dışarı çıktığımızda gökyüzü kararmıştı. Floo tozunu kullanırken Draco'nun bakışlarını hissettim. Sanki bir şey söylemek istiyor ama kelimeleri gereksiz buluyor gibiydi. Adrian ise dudaklarının kenarında yine o alaycı gülümsemeyle bana baktı. "Güzel iş çıkardın, Lestrange. Ama bakalım hep böyle şanslı olacak mısın?" Yeşil alevler beni yutarken, aklımda tek bir düşünce vardı: Bu yolda tamamen yalnızdım. Malikâneden döndüğümüzde, Lord'un salonu yine sessizlikle kaplıydı. Kara taşlardan yansıyan titrek ışık, yüzümü solgun gösteriyordu. Elimde taşıdığım kitabın ağırlığı artık ruhumun ağırlığıyla eşleşmişti. Dizlerimin üzerine çöktüm, başımı eğdim. "Lord'um," dedim, sesim boğazımdan zorla çıkarken. "İstediğiniz kitap." Kitabı iki elimle ileriye uzattım. Voldemort'un ince parmakları eserin kapağına değdiği anda odadaki hava buz kesildi. Kitabın sayfalarından sızan karanlık titreşim, onun gülümsemesine karıştı. "Sadakat," dedi fısıltı gibi. "Zekâ... Lestrange kanında boşuna akmıyor." Söylediği her kelime, içimde hem gurur hem de korku uyandırıyordu. Onun onayını almak, babamın gözlerindeki takdirden daha keskin bir şeydi. Ama aynı zamanda zincirlerin daha da sıkılmasıydı. "Asanı bana kaldır." Dediklerini yaptım. Karanlık İşaret kolumda yanıp söndü, acısı neredeyse yeniden kazınıyormuş gibi tazeledi. Voldemort'un gözleri, parıltılarla ışıldadı. "Bundan sonra her görevde senden daha fazlasını isteyeceğim." Sözleri, boynuma geçirilen görünmez bir tasma gibiydi. Başımı eğdim. "Anladım, Lord'um." Elini hafifçe salladı. "Çıkabilirsiniz." ⸻ Salonun ağır kapılarından çıktığımda ciğerlerime biraz olsun hava doldu. Karanlık aura geride kalmıştı ama omuzlarımdaki baskı hâlâ hissediliyordu. Koridorun loş ışığında adımlarım yankılandı. Tam o sırada yanımda beliren ses, kalbimi irkiltmeye yetti: "Fena değildi, küçük Lestrange." Başımı çevirdiğimde Adrian oradaydı. Omuzlarını duvara yaslamış, dudaklarında her zamanki alaycı gülümseme. Gözleri üzerimde gezinirken rahatsız edici bir keyif alıyordu. "Lord bile memnun kaldı. Demek ki, kanın sadece delilik taşımıyormuş, işe yarar şeyler de varmış." Kaşlarımı çattım. "Ne demek istiyorsun?" Adrian omuz silkti. "Herkes Lestrange adını duyunca yalnızca... delilik, dengesizlik, karanlığa körü körüne tapınma hatırlıyor. Ama sen farklısın. Daha soğuk, daha dikkatli. Tehlikeli bir kombinasyon." Yaklaştı. Sesini alçaltarak kulağıma doğru eğildi. "Böyle birini kontrol etmek ya da yanında olmak... eğlenceli olabilir." Gözlerim parladı. Asamı sımsıkı kavradım, ama kendimi tutarak ona tek bir adım geri çekildim. "Benden uzak dur, Travers." Adrian kahkaha attı. "Sinirlendiğinde daha da güzelsin." O an, koridorun öteki ucunda bir gölge kıpırdadı. Draco. Sessizce bizi izliyordu. Gri gözleri Adrian'a dönük, ifadesi okunmaz. Ne öfke vardı yüzünde, ne de kayıtsızlık; yalnızca soğuk bir uyarı. Adrian onun bakışlarını fark etti, dudaklarının kenarı daha da kıvrıldı. "Bak bak, sessiz kahramanımız da burada. Merak etme Malfoy, sadece sohbet ediyoruz." Draco hiçbir şey söylemedi. Ama bakışları Adrian'ın üzerinden bir an bile kaymadı, buz gibi donukluğu havayı keskinleştirdi. Ben fırsatı kullanıp adımlarımı hızlandırdım. Koridor boyunca yürürken kalbim hâlâ hızlı çarpıyordu. Arkamda Adrian'ın kahkahası yankılandı, ama aynı zamanda Draco'nun sessiz, keskin bakışının da hâlâ üzerimde olduğunu biliyordum. Ve içimden şu geçti: Bu zincirlerle yalnız savaşacağım. Ama yalnız kalmama izin vermeyen gölgeler de var. ...

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.