"Herkesin boyun eğdiği o günde, ben diz çökmeyi unutan tek kişiydim." Gökyüzü, Lord'un zaferine şahitlik eden uğursuz bir alacakaranlıkla örtülmüştü; yanık ahşabın, kana karışmış yağmurun kokusu hâlâ havada asılıydı. Hogwarts'ın taş duvarları paramparça olmuş, avlusu ölülerin sessizliğiyle dolmuştu. Büyücülük dünyası diz çökmüş, onun soğuk gölgesini kabullenmişti. Herkes susmuş, herkes başını eğmişti... Ben hariç. Ben, Clémentine Lestrange. O gün, kırık merdivenlerin gölgesinde, kanla ıslanmış taşların üzerinde kendime sessizce yemin ettim: Onu devireceğim. Öyle bir an gelecek ki, korkusuzca bakacağım gözlerinin içine... ve karanlığı karanlığıyla boğacağım. 1 Yıl önce...
Yaz tatilinin ilk günleriydi, odamda yatağımın üzerinde oturmuş arkadaşımdan gelen mektubu okuyordum tam bu sırada odamın açık kapısından babam içeriye girmişti, kafamı kaldırıp babama baktım.
"Kızım, biraz konuşalım mı?" kafamı olumlu anlamda sallarken babam yatağın üzerine oturmuştu bende o sırada mektubu yatağımın yanındaki komidine koymuştum.
"Tabii babacım konuşalım." Babam derin bir nefes almış ve bir süre durmuştu, diyeceklerini muhtemelen kafasında ölçüp tartıyordu.
"Clémentine Lord'a karşı olan bağlılığımı biliyorsun bir ölüm yiyen olduğumu da biliyorsun."Kafamı hafifçe salladım. Bir şey demeden onu dinlemeye devam ettim.
"Artık büyüdün ve savaş yakında başlayacak bu yüzden seninde ölüm yiyen olma zamanın geldi." Hafifçe yutkundum ve babama baktım, evet onun ölüm yiyen olduğunu biliyordum ama beni bu karanlık hayata sokacağını asla tahmin etmezdim.
"Baba ben..." cümleme devam etmeme izin vermeden lafımı bölmüştü bile.
"Clémentine başka bir şansın yok kızım, zorlama."Babam bir süre gözlerime bakmış ardından konuşmaya devam etmişti. "Hem yaşı genç tek ölüm yiyen sen olmayacaksın."
Babamın kurduğu bu cümle ile kaşlarımı çatmıştım. "Ne demek istiyorsun baba?"
"Malfoy'ların oğlu geçen hafta ölüm yiyen oldu." Bu cümle yaklaşık beş kez kafamın içerisinde tekrar etmişti.
Draco... Malfoy... Ölüm yiyen olmuştu...
O slytherinliydi bu yüzden onu okulda çok görmezdim ama aynı yılın öğrencileri olduğumuz için onu tanırdım.
Tanıdığım birisinin sadece ismen tanıdığım birisinin bile bu karanlık hayata çekilmesi, çok kötüydü.
Babam yataktan kalkmış ve ceketini düzeltirken konuşmaya başlamıştı.
"3 gün sonra lordun karşısına çıkacaksın." Bu cümleyi kurmuş ardından da odamdan çıkmıştı.
Şimdi hayat bitmişti, Lord'un çevresine giren birisi bir daha oradan çıkamazdı.
Üç gün...
O kısacık süre içinde hayatımın geri kalanını belirleyecek bir yola zorla itilmiştim. Geceleri uyuyamıyor, her kapı gıcırtısında irkiliyordum. Babamın sert bakışları ve evin duvarlarına sinmiş karanlık aura, beni boğuyordu.
O gün geldiğinde, siyah bir elbise giydirildi bana. Kumaşı ağır, soğuk ve sanki omuzlarımdan aşağıya korkularımı bastırmak için yapılmış gibiydi. Bileklerime kadar uzanan kol ağızları dar, boynumu sıkan yakası ise nefes almayı zorlaştırıyordu. Babam beni evin arka tarafındaki eski şömineye götürdü; tozlu tuğlalar arasında bir avuç floo tozu parladı.
"Lord'un huzuruna çıkarken başını eğeceksin, Clémentine. Asla gözlerinin içine bakmayacaksın. Onun karşısında hataya yer yoktur." Sesi tehditkârdı, ama içten içe korktuğunu hissedebiliyordum. Kafamı hafifçe sallamakla yetinmiştim.
Yeşil alevlerin arasında, soğuk ve kasvetli bir salona düştük. Yüksek tavanlardan sarkan kara demir şamdanlar titrek alevlerle yanıyordu. Taş duvarlar boyunca, başlarında maskeleriyle dizilmiş Ölüm Yiyenler sessizce izliyordu. Ortada ise o... Lord Voldemort, tahtı andıran koyu renkli bir koltukta, ince parmakları yılan gibi hareket ederek asasına vuruyordu.
"Clémentine Lestrange." Adımı söylediğinde sesinin içinde hem merak hem de tehdit vardı. Önüne diz çöktüm. Yutkundum.
"Baban senden çokça bahsetti. Sadakat, kanında akar. Ama sadakat kelimelerle değil... kanla kanıtlanır."
Parmaklarını şıklattı. Bir Ölüm Yiyen, kollarında çırpınan genç bir büyücü getirdi. Yüzü kan içinde, muhtemelen bir Hufflepuff öğrencisiydi. Voldemort bana doğru eğildi.
"İlk sınavın... basit. Onu öldür."
Parmaklarım titredi. Asa avucumda terledi. Genç büyücü gözlerimin içine baktı... korku, yalvarış, umut... Ama o anda umut, benim için bir lüks değildi. Dudaklarım kıpırdadı, sesim boğuk çıktı:"Avada Kedavra."
Yeşil ışık yüzünü kapladı. Sessizlik. Göğsümde ağır bir taş vardı, ama yüzümde hiçbir ifade yoktu. Voldemort'un dudaklarında ince bir gülümseme belirdi.
"Sadakatini gördüm."
Koluma dokunan soğuk bir el hissettim, bu Voldemort'un eliydi, asasını koluma doğru tutmuştu. Ölüm Yiyenlerin işareti... Karanlık İşaret, derimin altına ateş gibi kazındı. Artık dönüş yoktu.
Kolumun üzerinde yanmaya devam eden işareti ovuştururken nefes alamıyordum. Sanki derimin altına değil de doğrudan kalbime kazınmıştı Karanlık İşaret. Lord'un gözü üzerimdeydi; nefesim bile ona aitmiş gibi.
Tahtını andıran koltuğunda doğruldu. Gözleri, ruhumun en derin karanlık köşesine kadar iniyordu.
"Clémentine Lestrange..." dedi, adımı telaffuz ederken sesindeki yılanımsı tını ürpertilerimi artırıyordu. "Sadakatini gördüm. Ama sadakat, sadece ölümle değil, hizmetle de kanıtlanır. Şimdi bana hizmet edeceksin."
Başımı eğdim. "Emredildiği gibi, Lordum."
İnce parmaklarıyla asasını havada çevirdi, önünde kara bir duman kıvrıldı. Dumanın içinden eski bir asa ucu belirdi; gümüşten yapılmış, üzerinde yılan kabartmaları olan bir parça.
"Bu," dedi, "Salazar Slytherin'in takipçilerinden birine ait. Yıllar önce parçalanmış olsa da gücü hâlâ içinde saklı. Onu bana getireceksin."
Kalbim sıkıştı. Tarihten bir parça, eski bir lanetin yankısı... Lord'un istediği şey, sıradan bir eşya değildi.
"Bu asa ucu, Blackwood adındaki eski bir büyücünün koleksiyonunda saklanıyor. Karısı öldüğünden beri yalnız yaşıyor. Ama unutma..." Gözleri zehirli bir ışıkla parladı. "Koleksiyoncular, eşyalarına kendi canlarından çok değer verir. Onun büyüleri seni öldürmeden önce zekân seni kurtarmalı."
Sözleri taş duvarlara çarparak yankılandı. Derin bir nefes aldım, kendimi hazırlamaya çalıştım."Görevin tek başına," dedi. "Babana bile güvenmeyeceksin. Sana ait ilk kanıt bu olacak. Ya eşyayı getirirsin... ya da o evden asla dönmezsin." Sözleri içimde buzdan bir hançer gibi saplandı. Başımı eğdim. "Emredildiği gibi, Lordum."
⸻Gece çökmüştü. Ay solgun bir gümüş gibi bulutların ardında kayboluyor, Londra'nın kuzeyindeki terk edilmiş sokaklara soğuk bir ışık bırakıyordu. Floo tozu beni Blackwood Malikanesi'nin yakınındaki kırık dökük bir şömineye savurduğunda, dizlerim taşa çarptı. Ayağa kalkarken kalbim deli gibi atıyordu.
Malikane, bir mezar taşı gibi karşımda yükseliyordu. Yüzyıllık taş duvarları yosun tutmuş, kırık pencerelerinden soğuk bir rüzgâr esiyordu. Bahçesinde yapraklarını dökmüş kuru ağaçlar, parmaklarını gökyüzüne uzatmış gibiydi.
Asamı sımsıkı tuttum. Kapının önüne geldiğimde büyülerin varlığını hissettim. Karanlık, görünmez iplikler gibi örülmüş, en ufak bir yanlış adımda çığlık atacak tuzaklar.
Gözlerimi kapattım, babamın bana öğrettiği eski sözcükleri hatırladım. Sessizce fısıldadım: "Specialis Revelio."
Kapının üzerinde mavi ışık çizgileri belirdi, tuzak büyülerinin örüntüsü ortaya çıktı. Tek bir yanlış dokunuşta beni paramparça edebilecek bir ağ gibi. Dudaklarımı ısırdım, Ravenclaw zekâmı kullanmalıydım.
İnce parmaklarımı zincirin yanındaki boşluğa sürdüm, mavi ışıkların yönünü değiştirdim. Büyü ağını açmak, matematik problemi çözmek gibiydi. Her çizgiyi doğru noktaya taşımalıydım. Sonunda kapı derin bir inlemeyle aralandı.
İçeri girdiğimde, keskin bir küf ve kitap kokusu burnuma çarptı. Tavanlardan sarkan avizeler karanlıkta solgun parlıyordu. Raflarda yüzlerce kitap, kavanozlarda tuhaf sıvılar vardı. Çalışma odasına giden koridoru buldum.
Yavaşça ilerlerken ayaklarımın altında tahta gıcırdadı. O an gölgelerden bir ses yükseldi: "Kim var orada?"
Nefesim tutuldu. Siyah cübbeli, beyaz saçlı yaşlı bir büyücü gölgeden çıkıyordu. Elinde asa vardı. Blackwood.
Beni gördüğünde gözleri daraldı. "Kimsin sen?!"
Kaçış yoktu. Asamı kaldırdım. "Expelliarmus!"Büyü odada yankılandı, Blackwood'un asası elinden fırladı. Ama o yaşlı görünse de gözlerindeki öfke diri bir ateşti. Ellerini açtı, raflardan kitaplar fırladı, üzerime doğru uçtu.
Sakındım, büyüleri savuşturdum. "Protego!"
Büyü kalkanımın arkasında nefes nefese kaldım. Kalbim gürültüyle çarpıyordu. Ama bir anda fark ettim: duvarın yanındaki masanın üzerinde, Lord'un bahsettiği gümüş asa ucu parlıyordu. Onu almak zorundaydım.
Blackwood üzerime yürüdü. Dudaklarından eski ve ağır bir büyü döküldü. "Confringo!"
Zemin patladı, taş parçaları sırtıma çarptı. Dizlerimin üzerine düştüm. Ama gözlerim hâlâ masa üzerindeydi. Asa ucuna...
Kendimi son bir hamleyle ileri attım. Asamı kaldırdım."Accio!"
Gümüş parça havada süzüldü, elimde parladı. Blackwood'un çığlığı odada yankılandı.
"Onu alamazsın! O bana ait!" Ayağa kalktım, nefes nefeseydim. Gözlerimde korkuyla karışık bir öfke vardı. "Artık değil."
Arkamı döndüm, şömineye koştum. Floo tozunu fırlattım. Geriye baktığımda Blackwood'un gözlerindeki nefret, ömrüm boyunca beni takip edecek gibi geldi.
—
Lord'un huzuruna geri döndüğümde, gümüş asa ucunu iki elimle ona sundum.
Gözleri kıvrıldı, dudaklarındaki gülümseme yılanın zaferine benziyordu. "Güzel," dedi. "Sadakatin ilk meyvesi. Bunu bana tek başına getirdin."
Başımı eğdim. Kalbim hâlâ deli gibi atıyordu.
"Bunu unutma, Clémentine," dedi. "Bana hizmet etmek, karanlığa ait olduğunu ispatlamaktır. Şimdi sen bana aitsin."
Sözleri derime işaret kadar yakıcı kazındı.
⸻ O gece yatağıma döndüğümde, elim hâlâ titriyordu. Asa ucunu düşünüyordum; o küçücük parça için bir adamın gözlerindeki dehşeti, öfkeyi görmüştüm. Onun çığlığı kulaklarımda yankılanıyordu.
Ama en çok kendimden korkuyordum. Çünkü görevimi başarmıştım. Ve içimde, korkunun yanında bir parça gurur vardı.
Karanlık beni yutuyordu. Ve ben daha yeni başlamıştım ....
