Skip to content

RAYDEZ

Chapter 7 · 14 min read

RAYDEZ

Chapter 7

7 BÖLÜM

Keyifli okumalar 🕊

Şarkılar;

Çağan Şengül, 22

Duman, Melankoli

Sezen Aksu, Tutuklu

7. BÖLÜM

Adımlarım hem titrek hem de güçlü bir şekilde zemine basarken önümdeki koridora bakıyordum. Bu koridorun sonunda, o kapının ardında, ruhumuzu bile görme zamanımız olmadan bedenlerimiz birlikte olmuş o gecenin kalıntılarının bir parçası olan kişi oradaydı. Beni bekliyordu.

Onun gözde öğrencisi olduğumu söyleyerek bütün sınıfın bize odaklanmasını sağlamıştı. Ve en önemlisi de hemen yan tarafımda dona kalmış Vahit'in kıpırdayıp yüzüne bakmasını sağlamıştı o sözler. Evet birbirlerini tanıyorlardı. Fakat onun davranışları Vahit'i de desteklemişti ve ağzını dahi açmamıştı.

Bugünün son dersinde onun yanına gitmemi söylemişti. Ve şu an akrep ve yelkovanın bulunduğu o nokta birbirimizi görme noktasıydı. Bir heyecan vardı, onunla öğretmenim olduğunu öğrenmemden sonra ilk defa yalnız kalacaktım. Göğsümden aşağı dökülen saçlarımı geriye doğru attım, titreyen buz gibi parmaklarımla. Son ders olduğu için montumu ve çantamı da alarak odasına adımlıyordum. Acaba o da benim gibi heyecanlı mıydı? Hayır olamazdı çünkü o beni çağırarak görevini yapıyordu.

İlk konuşanın kim olacağını düşünmeye başladım, onunla o geceden sonra ilk defa yalnız kalacaktık bunun yanında onun ve benim olduğumuz konumu da bilecektik. O benim öğretmenimdi. Düşüncelerin gerçekliği sıkıntıyla dolmama sebep olurken adımlarım durdu. Kapının önüne vardığımda giyinmeyip koluma attığım montumun kumaşına, parmaklarımı büküp tırnaklarımı geçirdim. Derin bir nefes alarak gözlerimi yumdum bunları kafamdan atmalıydım. Biz öğretmen ve öğrenci olarak karşı karşıya kalacaktık ve onun gibi davranmalıydım. Elimi kaldırıp kapıyı iki kez tıkladım.

İçeriden gelen o tanıdık sesin komutuyla kalbim henüz onu görmeden hızlanmaya başladı. Buraya kadar kolaydı ama göz göze gelmek en zoruydu. Terlemiş avuç içimle soğuk kapı kolunu aşağı doğru indirdim. Ufak bir tık sesinden sonra kapı aralanarak açıldı önce kafamı içeri doğru eğdim teredütle. Oradaydı.

Küçük sayılabilecek pencerenin önünde arkası kapıya dönüktü sadece bana dönük olmayan bedenini görüyordum. Giyindiği gömlek sırt ve omuz hatlarını tamamen sarmıştı. Ellerini bacaklarını kusursuz saran kumaş pantolonunun cebine koymuş, pencereden dışarıyı izliyordu. O, pencereye bakmaya devam ederken gövdemi içeriye doğru kaydırdım ardımdan kapıyı kapatırken kalbim hızla atmaya devam ediyor göğüs kafesimi zorluyordu.

Kalbim, onun ruhuyla tanışmak için çırpınıyordu.

Terden sırılsıklam olan avuç içimi okul eteğimle silerken ona doğru adımlamaya başladım. Spor ayakkabım zeminde minik tıkırtılar çıkararak sınıfta yankılanıyordu. Heyecandan kuruyan boğazım ile yutkunmaya çalıştım ve gözlerimi üst üste kırpıştırdım. Yanına adımladığım süre içerisinde bana dönüp bakmamıştı.

Onun için ayrılmış odada bir masa ve uzun gri bir dolap vardı. Oda kasvetli ve küçüktü zaten devlet okulu olduğu için bu normaldi. Öğretmen masasının hemen yanında ayakta dikildim. Sadece bekledim hızlı kalp atışlarımla, heyecandan terleyen avuç içimle ve onu görür görmez kasıklarımdan aşağı inen huysuz sızıyla bekledim. Ve bu beklemek en can yakıcı olandı.

O anımızdan sonra birbirimizi bedenen görmüştük ama ruhlarımız birbirini görmemiş hissetmişti. Bedenler birbirleriyle tanışabilirdi ama önemli olan ruhlardı ve bunu yapmamıştık. Ya da fırsatımız olmamıştı.

"Hoş geldin, otur." Beklediğim saniyeleri geri getirmek istercesine söylediği bu kelimeler.

Sessizliği bozan o olmuştu. Boş sınıfta yankılanan sesi önünde duran pencereye çarpıp kulaklarımda yankılanıyordu. Harfler tek tek zihnime doğru yol olarak cümleyi tamamladı. Ve ilk cümlesi buydu. Ruhlarımız birbirine yaklaşırken ilk cümlemiz buydu. Kalbim daha da hızlanırken ben dediğini yaparak çekingen hareketlerle masanın karşısında olan yıpranmış sandalyeye oturdum ardından elimde olan montumu kucağıma aldım. Bana o geceki gibi şevkatle seslenmişti, o geceki gibi güzel sesiyle. Bu son günlerde olduğu gibi soğuk değil. O gece bana olan dokunuşları gibiydi.

Gözlerim onun sırtındaydı derin bir nefes aldığını, yukarı doğru kalkan omuzlarından anlamıştım. Omuzları tekrar olduğu konuma geri döndü birkaç saniye sonra omuzları üzerinde yüzünü bana çevirdi. Yan profili gözlerim önüne geldiğinde sert bir şekilde yutkundum.

Daha bugün sakallarını traşlamıştı, dolgun dudakları iki yapboz parçası gibi birbirine bağlanmıştı, siyah gözleri pencereden sızan güneş ışığında parlıyordu. Siyah göz yoktur ama gözleri o kadar koyuydu ki bana siyahı andırıyordu. Saçlarının arasından süzülen güneşin ışığı, saç uçlarını açık bir kahveye çeviriyordu. Ona bakarken yutkunmamak elde değildi.

Kumaş pantolonunun cebine koyduğu ellerini çıkardığında, yavaşça gövdesini de bana doğru çevirdi. Yan profili şimdi yok olmuş, karanlık geceyi kıskandıracak yüzü gözler önündeydi. Sanki bana bakarken ruhu, bana doğru küçük adımlar atmaya başladı, o küçük adımlar ruhumu ayakları altına almak istercesine yavaş ve can yakandı. Gözleri, gözleri tek bir saniye bile kıyılarımdan uzaklaşmamıştı.

Hiçbir şey demedim ne denirdi bilmiyordum sadece sessizce oturup onu bekledim. Dışa vurduğun tek şey onun gözlerinde bulundurduğu sözleri anlamlandırmaktı sanırım onu bile başaramıyordum. Kara harelerinde öyle anlamlı sözler barındırıyordu ki, ben anlayamıyordum.

Yüzümü her bir ayrıntısına bakıyordu. Bir ressamın eserine hayranlıkla bakıp kusur bulamaması gibiydi. Benim mavi dalgalarım ise sadece onun gözlerine bakıyordu. Göz kapaklarını her kırpışında kara gözlerini çevreleyen çitler gibi uzayan kirpileri, gür siyah kaşlarına değmek için çırpınıyordu.

Dudağının kenarı kıvrıldığını görmüştüm. Minik hareketleriyle göz bebeklerim hızla dudağını kadrajı altına aldı. "Sanırım bu konuşma için geç kaldık." Dudaklarının hareketlerine eş zamanlı olarak düz ses tonu kulaklarıma ilişmişti. Dudağındaki gülümseme gözle görülür şekilde artıyordu. Göğsümün altında atan o şey hızını hiç kaybetmemişti.

Bir cevap vermedim. Yanıtımı beklemediğini de biliyordum. Bunu benden daha çok kendine söylüyor gibiydi. Masanın diğer tarafında olan sandalyeye oturdu şimdi karşı karşıya kalmıştık. Görüş alanımda olan şey onun güzel yüzüydü kafamı minik bir açıyla geriye doğru atıp ona baktım.

"Beni ilk gördüğünde ne hissettin?" dedi düz ses tonuyla gözlerimi kırpıştırdım.

Ne hissetmiştim?

Bunu açıklamak zordu çünkü onu gördüğümde yüzüme çarpan gerçek çok iğrençti, benim öğretmenimle yatmam çok iğrençti ama sonra bunun bizim suçumuz olmadığını anlamıştım. Biz bu gerçekten önce beraber olmuştuk ve bunun bu kadar abartılacak bir şey olmadığını fark etmiştim. Bunda bir suçlu aranamazdı.

"Senin öğretmenim olduğunu öğrendiğimde başta kendimden iğrendim ama günler geçtike bir şeyler kafamda oturdu." Evet, bu cevap olmalıydı her ne kadar şimdi kendimi suçlu görmesem de o zamanki duygum buydu kendime, sadece kendime. O an ki duyguyu yaşıyormuş gibi çıkan ses tonum onu afallatsa da tepki vermemeye çalıştı.

"Beraber ilişkiye girdik. Neden sadece kendinden iğrendin?" diye sordu afallamış yüz ifadesini hemen saklayarak.

Hafifçe omuz silkip dudağımı bilinçsizce öne doğru büzdüm. "Sence o yaşadıklarımızdan sonra gurur mu duymalıyım? Ve sana besleyecek bir duygum yok bunu senden ben istedim. Beni durdurmaya çalıştın. Seni suçlayamam, iğrenemem." sesim sonlara doğru alçalarak yavaşça yok olmuştu.

Gözlerimi ondan ayırıp masanın üstüne indirdim. Masada sayfalarca kağıt ve bir ajanda vardı. Kağıtlardan birinin üst kısmında, bizim deneme sınavı sonuçlarımızın belirttiği kalın bir baaşlık vardı. Gözlerimi masadan ayıramıyordum, onun gözlerine uzun süre bakamıyor sebepsiz bir çekingenlik hissediyordum.

"Gurur duymanı istemiyorum ama kendinden de nefret etme. Bunu bilmeden yaptın, yaptık." Düz ses tonu ondan yavaşça uzaklaşırken o gecenin ses tonu tekrar kulaklarımda yer edinmişti.

Masanın diğer ucunda göz ucuyla hareketlendiğini gördüm. Her iki elini masaya koyup bana doğru yaklaştığını gördüğümde sessizce yutkundum. Aramızda sadece iki el kadar mesafe vardı masa küçüktü ve eğer sakin olsaydım şu an teninden yayılan kokusunun ne kadar güzel olduğunu düşünebilirdim. Onunla bu konuları da konuşmak istemiyordum lakin bu konu konuşulmadıkça kapanmayacaktı.

"Pişmansın." Fısıltılı sesi, gözlerimin onu görmesi için bir emir gibiydi. Mavi dalgalarım onun kara kıyılarına vardı. O kıyılarda anlamlandıramadığım harfler vardı. Kucağımda duranmontuma tekrar tırnaklarımı geçirirken derin bir nefes aldım. Göğsüm ciğerlerime dolan havayla yükseldi.

"Pişman olmadığımı söyledim kendim istedim." Dediğimde yüzüm kızarmaya başlamıştı, yüzümde az da olsa çil vardı ve şu an aşırı çirkin olduğum düşüncesi bana fısıldarken devam ettim. "Utanılacak bir an da değildi." Ardından yüzünde oluşan rahatlamaya baktım. "Ama unutulacak bir andı."

Yüzündeki rahatlamaya eş zamanlı olarak sorgulayıcı ifadesi de eklendi ve, "Unutulacak derken?" diye sordu.

Omuzlarımı yukarı kaldırıp indirdim. "Unutulacak. Hatırlamak bize bir şey kazandırmayacak. Fakat benim kötü hissetmeme neden olacak sana baktığımda o geceyi düşünmek istemiyorum." Söylediğim sözlere kaşlarını daha çok çatarken mümkünmüş gibi biraz daha eğildi masaya. Nefesi yüzüme çarpıyordu.

Geri çekilmek isterken yapmamamı beli edercesine dişlerini sıkmıştı. Gözleri gözlerimle sinirle buluşurken aramızdaki o kısa mesafeye baktım bir çırpıda ardından kravatsız giyindiği beyaz gömleğinin ilk iki düğmesinin açıkta bıraktığı ve onun o küçük alandaki esmer tenine baktım.

"O geceyi düşünmek senin için neden bu kadar zor."

Şimdi dudaklarından özgürlüğüne ulaşan harfler yüzümü yalayıp kulaklarıma varıyordu. O geceyi düşünmek benim için neden bu kadar zordu. Bir sürü nedeni vardı aslında bunlardan biri o benim öğretmenimdi ve onu gördüğümde kadınlığımda kasıklarıma akan lâvı hissediyordum.

Ve bu doğru değildi.

"Cevap ver güzelim." Yüzünü yüzüme doğru biraz daha eğdiğinde sert bir şekilde yutkundum.

Bana eğildiği için açık gömleğinden burnuma sızan erkeksi kokusu ses tonuna yardım ederken kadınlığımda oluşan sızı ile bacaklarımı sıkı sıkı birleştirdim. Gözlerimi yumarken dudaklarımı araladım.

"Bana güzelim diye seslenme." Ses tonumu duygularımdan uzak bir şekilde çıkartmaya özen gösterdim. Bu konuşmayı hemen kapatmak ve bu aptal duygulardan kurtulmak istiyordum.

Lanet olsun ki bana öyle seslenmesini seviyordum. Gözlerim kapalı bir şekilde dururken güneş ışığında bir gölge oluştu, pencereden sızan güneş ışığının kaybolması ile anlamıştım. "Böyle seslenmemi istemiyorsan seni anlatan başka kelimeler bulurum, cefâpîşem." Büyük elleri sıcak yanağıma kondu, irkildim.

Ağzından dökülen o son kelimeyi öyle bir duyguyla söylemişti ki gözlerimi yavaşça aralamak zorunda kalmıştım, kucağımda olan montumu parmak boğumlarım acıyacak şekilde sıkıyordum. Gözlerim gömleğinin açık bıraktığı göğsünden yukarı doğru tırmanırken dolgun dudaklarını kıskacı altına almıştı. Aralanmış dudakları birkaç santim uzağımda duruyordu. Gözlerim orada çok oyalanmadan kıyılarına doğru sürüklendi. En sevdiğim kıyılarına sürüklenmiştim.

"O ne demek?" diye sordum kısık, güçsüz sesimle. Gözleri gözlerime ihtiyaçla bakmaya devam ederken kupkuru olan boğazımla yutkunmaya çalıştım. Dudağı burukça yukarı kıvrılırken gözlerini yumdu.

"Önemli bir kelime değil ama seni anlatan bir kelime." Sessiz söylemiş gibiydi. Kalp atışlarım arasında sessizce mırıldanan sözlerini duydum.

"Beni neden çağırdın veya bunu sorayım neden sınıfın ortasında öyle sözler söyledin?" Konudan uzaklaşmak istercesine sarf ettiğim sözlerle birlikte onun teninden uzaklaşmak istercesine geriye kaçırdım yüzümü eli yüzümden ayrıldı.

"Seni neden çağırdığımı bir an unuttum. Özür dilerim." Boğazımı temizleyip yerimde kıpırdayıp gözlerimi ondan kaçırdım. "Denemeden 40 net yapmışsın." Hemen karşımdan gelen sese yüzümü dönmeden kafamı aşağı yukarı salladım, iki kere.

"O it herif kadar kötü olmasa da netlerin kötü." Yantu'dan bahsederken sesi yükselmişti.

Yüzümü ona çevirdiğimde önündeki kağıtlara uzanıyordu. "Denemede kötü yapmış olabilir ama sen ona öyle seslenemezsin." Onun kadar sesim yüksek çıkmasa da sert sözler sarf etmiştim.

"Seslenmesem bile onun bir it olmadığı anlamına gelmez." dediğinde omuzlarını hafifçe indirip kaldırdı. Belki bir göz yanılmasıydı çünkü dikkatli bakılmadıkça anlaşılmazdı.

Kaşlarımı çatarken onun yan profiline baktım. "Onu tanıyorsun, Vahit'i de."

Eline aldığı kağıtları göz atarken, "Evet." dedi sadece. Bunu zaten biliyordum ama onun onaylamasını bekliyordum.

"Seni gerçekten hiç görmüyorum." Dalgın çıkan ses tonumla birlikte başını kaldırıp bana döndü.

"Bunu önceden de söyledim beni fark etmiyorsun çok dikkatsizsin." Gözlerim gözleri ile dudakları arasında mekik dokurken yutkundum.

"Dikkatsiz değilim seni gerçekten görmüyorum. Bizimkiler seni görebiliyor ama ben seni hiç göremedim ya da dediğin gibi fark etmedim."

Kaşlarını çatıp, "Bunları boş ver." dediğinde yüzünü benden yana gizledi tekrar kağıtlara döndüğünde eline bir kalem aldı.

"Dün gece eve gelmedin." Durgun bir ses tonuyla dillendirdiği sözlere şaşırmadım, beni takip ediyordu. Unutmamıştı, unutmuş gibi yapıyordu.

"Orada kalmıyorum." Oturduğum yerde kıpırdamışken tekrar konuşmuştu.

"Bunu anladım. Nerede kaldığını da biliyorum sadece nedenini soruyorum."

Ah tabii ki bilecekti ama nedenini bilmesi de gerekmiyor muydu? Ya da sadece benim konularımla mı ilgileniyordu annemin evlenip evlenmemesi umurunda değil miydi?

"Annem yeniden evleniyor." Bakışlarımı kasılan çenesinden çekip kucağımda olan ellerime indirdim ve konuşmama devam ettim. "Evi satmış." Sesim çatlamıştı.

Aslında o kadar büyütülecek bir şey değildi satmış olabilirdi. Fakat beni ayrı bir eve de yerleştirebilirdi ama o bunu yapmamış bir miktar para vereceğini söylemişti. Ki bu bir miktar paranın ne kadar az olduğunu tahmin edebiliyordum.

"Ve sende gidecek bir yerim yok diyerek o bok çukurunda mı kalıyorsun?" Yüzünü bana çevirdiğini anlamıştım.

Yüzümü, bana bakmasına rağmen ona çevirmedim. "Evet nereye gidebilirdim?" Kimsem mi vardı sandrada takılan kişilerin evleri bile yoktu, orası onların evi sayılırdı ben de arkadaşlarımın evine gitmiştim.

"Bana gelebilirdin." Dediğini duydum dişleri arasında tıslayarak.

Parmaklarımın hareketlerini durdururken ellerimde olan bakışlarımı kaldırıp yüzü kaskatı kesilmiş adama baktım ardından hızla kaşlarımı çattım.

"Sana gelmek mi? Ne diye sana gelecektim. Bir gece seninle yattım diye seninle birlikte mi yaşayacaktım birlikte olduğun her kadını evine mi alıyorsun?" Sesim hiç olmadığı kadar sert çıkıyordu.

"Bu sensin, bu sadece senin için bir ayrıcalık. Herkesle kıyaslama kendini." Benim kadar sert olan ses tonuyla konuştu.

Sinirlerim yavaş yavaş şaha çıkmaya başlarken, "Benim bir ayrıcalığım yok yanına da asla gelmezdim, gelmem de."

Konuşmamı gözlerini hırsla yumarak dinledi. "Bunu kabul etmeyebilirsin ama benim için bir ayrıcalıksın." diyerek sakinleşmeye zorladığı sesiyle tekrar gözlerime bakarak konuşmasını sürdürdü. "Gelmem de ne demek oluyor?"

"Gelmiyorum demek, sandrada uzun bir süre kalmayacağım başka bir yer bulacağım ama bu yer senin yanın olmayacak." sözlerimle gülümsedi.

"Nasıl bulacaksın? Yantu'nun yöntemleriyle mi?" derken önündeki kağıtları düzeltti.

"Evet, bu seni ilgilendirmez." Ayağa kalktım ağırca. Başını kaldırıp bana baktığında dudaklarımı ayırdım. "Sanırım bana söyleyecek bir şeyin kalmadı." diyerek arkama döndüğümde küçük odada onun kendinden emin sesi dağıldı.

"Artık benimle yaşayacaksın Bejna." dediğinde ona sert yüzümle döndüm.

"Benimle emir kipiyle konuşma!"

Ayağa kalktı sakince, masanın kenarına sürtünerek aramızdaki birkaç adımı kapattı. Benden çok da uzun olmayan boyuyla karşıma dikildiğinde sinirim henüz geçmemişti. Ona hayır dememe rağmen onunla kalmam için diretiyordu. Kara gözleri mavi gözlerimdeyken dolgun dudakları hareketlendi.

"Özür dilerim. Niyetim emir vermek değildi senin sandrada kalmanı istemiyorum." dediğinde aramızdaki bir adımlık mesafeyi kapattı ve dakikalar önce tenime dokunduğu yere, yüzüme tekrar dokundu. Her iki büyük eli yüzümü avuçları içine aldığında titrekçe nefes alarak gözlerine bakmaya devam ettim. "En azından kendine bir yer bulana kadar benimle kalabilirsin."

"Kalamam." dedim sadece.

"Neden?" diye sordu bedenini bedenime daha çok yaklaştırırken gözleri dudağıma kaydı ve hızla gözlerime tırmandı tekrardan.

"Yanlış, seninle kalmam. Aramızda hiçbir şey yokken seninle kalamam." dedim boşta olan elimi elinin üzerine koyarak itmeye çalıştım.

"Kal Bejna." diye fısıldadı yüzüme daha da yaklaşarak. Sıcak nefesi zaten ateşler içinde olan yüzümü kül ediyordu. "Lütfen." Dudakları dudağımın kenarına dokunduğunda elinin üstünde olan elimi sıktım zorlukla.

Gözlerim hızla kapanırken dudakları aynı yerdeydi. "Emir." diye mırıldandım düşüncelerimin karmaşıklığı arasında.

"Cefâpîşem, bedenlerimizle birlikte ruhlarımızı da bağlamak için benimle birlikte olman lazım."

"Ne?" dedim inler gibi. Dudakları hemen tenimden uzaklaşmalıydı.

"Ruhlarımızı da birbirine ait kılacağız." Sesi yumuşaktı tıpkı tenimdeki dudakları gibi. "Birlikte yaşayalım."

🧸

Sessizlik.

Şu an içinde bulunduğum yerde sadece sessizlik vardı. Kalbim benden bu kadar diyerek hızını eski düzenine koymuş ve kulaklarımı sağır edecek o düzenden ayrıldı. Sessizlik güzeldi ama bu bulunduğum alanda sessizlik bir ölüm kefeni gibiydi.

Oturduğum bu geniş koltukta karşımdaki orta sehpaya bakıyordum. Okul eteğimin uçlarıyla oynarken sessizlik can sıkıcı bir hale gelmişti. Orta sehpanın üzerine konulmuş dergiler ve kitaplara bakarken kaşlarımı çattım. Paulo Coelho'nun Veronika ölmek istiyor kitabı ve Virginia Woolf'un Kendine ait bir oda kitabını bu hafta içerisinde okumuştum şu an ise kitaplar üst üste sehpanın üzerindeydi.

O bunları mı okuyordu. Evet, çok bahsedilen kitaplardı herkes bilirdi bende okumak için almıştım. Aldığıma da değmişti. Fakat onu şu an burada onun evinde görmeyi garipsemiştim. Bana ilk tanıştığımızda her şeyini biliyorum demişti beni takip ediyordu. Fakat bunları henüz bu hafta okumuştum nasıl bilmişti? Beni takip etmeye devam mı ediyordu?

"Aç mısın?"

Karanlık düşüncelerimden ayıran sese döndüm, yüzümü. Üstüne giyindiği geniş eşofman ve kazak onun bedeninin kıvrımlarını yok etmiş elinde tuttuğu mutfak beziyle elini siliyordu. Duş aldığı için nemli saçlarından birkaç tutam alnına düşmüştü.

"Hayır." dedim ona sakince bakarak. Kafamı hafifçe salladım ve tekrar önüme döndüm. Beni buraya zorla getirmişti. Ona bakarsan zorla değildi kendi isteğim de bunu tetiklemişti. Kendi yolumun da doğru olmadığını öğrendim bu hareketimle. Sanırım duygularımla değil de mantığımla hareket etmeliydim. Beni buraya nasıl bir dürtü getirdi bilmiyordum ama şu an bu koltukta oturuyordum ve içimde bir huzursuzluk da yoktu. Sadece biraz çekingenlik vardı. Onunla o şeyleri yaptıktan sonra tekrar karşılaşmak beni utandırıyordu.

Birkaç dakika sonra tekrar onun sesini duydum. Mutfaktan bana seslenirken derin bir nefes bahşettim ciğerlerime. Onun eviydi ve onun teni gibi kokuyordu. Oturduğum koltuktan yavaşça kalktım ve mutfağa doğru yürümeye başladım. İçeriden tabak sesleri geliyordu açtım ama onun karşısında yemek yiyecek gücü kendimde göremiyordum.

Kızarıp, moraracaktım.

Mutfak kapısının önüne geldiğimde küçük masanın üstüne tabakları yetiştiriyordu. Sesizce onu izlemeye karar verdim. Ocakta olan tencereyi hızla alıp masaya koydu. Yaptığı işe öyle odaklanmıştı ki hemen arkasında olan kapıda dikilen beni görmüyordu. Tenceredeki et soteyi servis ederken hafifçe başını eğip yemeğin kokusuna baktı ağzından garip bir mırıltı çıktı. Daha fazla ayakta dikilmeden onun yanına doğru yürüdüm. Tabakları etlerle doldurduğunda eğik olan kafasını kaldırıp bana baktı.

"Aç değilim demiştim." Kurt gibi açım.

Sessizce mırıldandım. Gözlerini devirirken boşalan tencereyi tezgaha koydu. Tekrar bana döndüğünde masayı işaret etti bıkkınca. "Otur."

Onu daha fazla kızdırmadan dediği gibi hemen kapıya yakın olan sandalyeyi çekip oturdum. Kafamı ona çevirdiğimde gülümseyerek masaya geldiğini gördüm. Gözlerimi güzel gümüşünden ayırıp masaya baktım. Küçük bir kase yoğurt ve pilavın daha önümde olduğunu gördüm. Burnuma ilişen güzel kokuyla içim kıpır kıpır olmuştu.

Uzun zamandır sıcak yemek yemiyordum. Kendim yapmayı bilmiyordum ve annemin evde olduğu bile yoktu. Sandrada hazır yemekler yenirdi tabii bende onları yemek zorunda kalırdım. Yüzümde oluşan gülümseme ile ete baktım.

"O da seni seviyor."

Sesiyle birlikte yüzümdeki gülümseme donarken kafamı kaldırıp karşımda bana çatık kaşıyla bakan Emir'e baktım. Genişçe açılan dudaklarımı yavaşça düz bir hâle getirdim. Ona bakmaya devam ettim.

"Ona âşıkmışsın gibi bakıyorsun." Sesi sert çıkmıştı.

"Şey kokusu çok güzel." Yüzüm tam da tahmin ettiğim gibi kızarmaya başlamıştı.

Yüzümü tabağa çevirdim tekrar. Onun çatal sesini duyduğumda ben de elime çatalımı aldım. Etten bir parçayı ağzıma alıp çiğnediğimde kokusu kadar tadında güzel olduğunu anlamıştım ama ben onun gibi garip mırıltılar çıkarmamaya çalıştım.

Sessizce yemeğimizi yemeye devam ederken salonda yankılanan dış kapının kapanma sesi ile kafamı kaldırıp Emir'e baktım. Elinde tuttuğu çatalı ete batırırken sesi umursamamıştı. Kapının kapanma sesini takip eden anahtar sesliyle yerimde kıpırdadım. Biri gelmişti.

Kimin geldiğini soracağım an arkamdan gelen sesle donakaldım.

O buradaydı.

"Bejna?"

🧸

Biz geldik :)

Bölüm nasıldı?

Yeni bölüm yarın gelecek❤️

OY VERDİK Mİ🌟

End of chapter

The next chapter is locked

Open chapter 8 for 5 coins in the app and carry on where you left off.

3 comments