Skip to content

Ölümüme... Ölümüne...

Chapter 1 · 9 min read

Ölümüme... Ölümüne...

Chapter 1

1. Bölüm

Annem masada bir şeyler karalıyordu. Bu zamana ait olmadığımı bir yerlerde hissediyordum. Sanki kendi bedenimi bile dışarıdan görüyordum.

Annem dalgalı saçlarını geriye aldı. Yaptığı şeyden emin olmadığı belliydi. Elleri titriyor, nefesi seyrekleşiyordu. Ressamın âşık olduğu tablosunu izler gibi anneme dalmıştım. O kadar güzeldi ki, cehennemde bile meleklerin yaşadığını kanıtlıyordu sanki. Daha iyi görebilmek için biraz doğruldum.

Vücudumdaki sigara yanıkları hala geçmemişti, asla geçmeyeceğine de zamanla inandırmıştım kendimi. Sadece sigara değil, jilet ve şırınga izleri taşıyordu minik bedenim. Buna rağmen kalkıp annemin yanına doğru ilerledim. Canımın artık yanmadığına da inanmıştım. Ruhumun bir yerlerde ıstırap çektiğini biliyordum, yazılmamış sayfalarca kaderimin üstüne yemin ederim ki bu zamana ait değildim ben.

Minik ayaklarım cam bölmenin üstüne geldiğinde annem beni fark etmiş olacak ki ayağa kalktı. Titreyen ellerini dolgun dudaklarının üstüne yerleştirip sus işareti yaptı. Ses çıkarmamak için olduğum yerde bekledim. Siyaha yakın yeşil gözleri doluydu. Yanıma gelip ikimizin arsındaki cam bölmeye ellerini koydu. Cam bölmenin ses geçirmediği kafamda bir şekilde yer ediyordu. Hatta benim karşı tarafı görmem imkânsızdı. Bu cam beni izlemek için yapılıydı. Nasıl olduğunu bilmiyorum ama annemin sesi yankı şeklinde odaya doldu.

“Özür dilerim su perisi… Ben hayatında gördüğün en bencil insan olarak kalacağım.”







Öyle kalmayacaktı. Ben zamanla ondan daha bencil ve acımasız olacaktım. Hayatımda tanıdığım en bencil insan benden başkası değildi. Aynalardan tiksinmemin sebebi suretimdeki bencillik kırıntılarıydı.




Annem dizlerinin üzerine çöküp elindeki kolyeyi bana uzattı. Cam bölme yok olmuştu. Etrafımızda kızıl karlar yağıyordu. Şarap kızılı, kan kızılına denk olup avuçlarıma yağıyordu. Hiç uyanmayacağım bir rüya görmek gibiydi. Tüyleri diken diken eden bir vahşet, kısaca ölüm yağıyordu üzerimize…




Annemin dolu gözlerinden yaşlar süzülmeye başladı. Altı yaşımın uhdesi vardı. Koşup anneme sarılmalıydım. Bir kez bile sarılamamanın acısı yağıyordu biraz da. Sadece gözlerim kapalıyken gördüğüm yüze defalarca bakmak istedim o an. Dünyanın en güzel kadının saçlarını okşamak istedim. Yapma, geçecek, elbet kurtulacağız, beni yalnız bırakma demek istedim. Kendime söylediğim milyonlarca yalandan birkaçını duysun istedim.




Annem gözden kaybolmuştu. Çıplak ayaklarım, kızıl karlara değip kalbime kadar donduruyordu bütün bedenimi. Tam emin olamıyordum, vücudum hissizleşmeye başlamıştı. Belki de yanmayı donmak sanıyordum avuç avuç hissizlikten. Ruhuma el uzattım yanına gidebilmek için. Oysa ne gidebilecek bir yerim vardı artık, ne de el uzatabileceğim bir ruhum. Ellerimle kazıyıp ruhumu gömmüştüm annemin yanına… Bu bir ateş oyunuydu ve ben oyun oynamak istemiyordum.




Kızıl karlar alev olmuştu. Benim annemin öldüğü gün işte böyle alevler yağmıştı üzerimize… Siz görmemiştiniz, bense her hücremle hissetmiştim. Dudaklarımı birbirine bastırıp annemin cesedinin yanına ilerledim. Gözümden akan yaş alevle dans ederek annemin cesedinin üstüne damladı. Cesedin etrafını gül çalıları süslüyordu. Ben dışarda kalmıştım. Dikenleri aşmaya çalışıp anneme ulaşmaya çalışıyordum.







“Anne gitme!”







Yataktan çığlıkla fırladım. Her yerim ter içindeydi. Derin derin nefes alıyor, soluklarımı kontrol edemiyordum. Her şeyin bir kâbus olması, uyandığımda geçmiş olması gerekiyordu. Ben bu rüyayı altı yaşımda yaşamıştım. Durmadan düştüğüm bir çukur gibi düşüyordum ama yere çarpmıyordum. Birinci rüyadan ikinci rüyaya geçiş gibiydi. Birincisinden daha gerçek geliyordu çünkü uyandığımı sanıyordum. Lakin daha derin bir uykuya dalmıştım...







“Felaket,” dedim boşluğa bakarak.







Sesim ağlamaklı çıkıyordu. Zaten uyurken ağladığım için gözlerim nemliydi. Her zamanki gibi komodinin üzerine su bırakmıştım. Suyu alıp tek dikişte içtim. Ellerim yüzümde banyoya ilerledim. Ellerim ölü bir can taşır gibi iki yana savruldu. Aynanın karşısında birkaç dakika bekledim. Gözlerim yüzümdeki belli belirsiz yara üzerinde gezindi. O gün yüzüme düşen alev parçasıydı. Kaşımla yanağım üzerinde ince bir yol çizmiş alev iziydi.







Aynadan gözlerimi alıp yüzümü yıkadım. Ellerim yara izini söküp atmak ister gibiydi. Odama geri dönüp telefonumu aldım. Saat yediyi biraz geçmişti. Sadece iki saat uyumuştum. Mavi kotumu ve kırmızı gömleğimi giydim.




Normalde bu kadar açık renkler tercih etmezdim. Üstümdeki kırgınlığı kimse fark etmesin diye açık renkler seçmiştim. Etmeyeceklerdi, biliyordum. Bencillikleri yalnız kalmamalarını isteyecekti. Yalnız kalma korkusu onlara yalanlar söyletecekti. İstemiyordum sahte samimiyet. Hatta varlığımın hissedilmesini bile istemiyordum.




Yok olmak istemiyordum aslında, hiç var olmamış olmak istiyordum. Bunu kendime defalarca hatırlatmıştım, var olmamanın güzelliği süslüyordu hayallerimi.




Üstümü giyinip kendimi toparladıktan sonra telefonumu elime aldım. Tahmin ettiğim gibi Hasan defalarca aramıştı. Yine telefonu sessize alarak uyumuştum. Sessizde unutmamıştım. Gerçi unutkanlık gibi bir huyum yoktu.




Kendi kendime gülümsedim. Annenin adı nerede ya Sinem, dedim kendi kendime. Annemin adını hatırlamıyordum. Onun duası kabul olmuştu. Onu tanıyan son kişi de onu unuttuğu için o artık hiç var olmamıştı.




Gördüğüm hiçbir şeyi unutmayan ben, annemi sadece rüyalarımdan tanıyordum. Hatta annemi tanımama utancıyla yaşıyordum. Telefon tekrar çalmaya başladı. Yine Hasan arıyordu.







“Kızım neredesin sen? Saat kaç oldu gene? Okula sürekli geç kalmaktan sıkılmadın mı?”







Onlar rakam bağımlısıydı. Sadece saatin kaç olduğuyla ilgilenirlerdi. Tüm zamanı taşıyan akrep ve yelkovanın ne kadar yorulduğuyla değil. Herkes bir yerlere yetişmeye çabasındaydı, sanki bir saniye sonra ölecek gibi, oysa tüm hayatlarını sonsuza dek yaşayacak gibi geçiriyorlardı.




Hasan babamın en yakın arkadaşının oğluydu. Bu konuyla bana en yakın olabilecek ama en uzak durmasını bilecekler kadrosunda yer alıyordu.







“Hasan saat daha sekiz. Yirmi dakikamız var, İstiklal marşına da geç kalsak, sıra kontrolü falan derken bir saate yakın vaktimiz var. “







“Senin dilin fazla uzadı. Sen suspus bir şeydin, ne ara böyle oldun?”







“Benim dilim kedime uzun, size değil. Beş dakikaya geliyorum.”







Telefonu kapatıp aynaya döndüm. Hala gördüğüm rüyanın etkisindeydim. Nefessizlik sarıyordu bedenimi. Konuşmak istemiyordum. Gözlerimi kapatıp sadece onun yüzünü hayal etmek istiyordum. Hatıralarımdan silinmesin diye defalarca onu düşünmek istiyordum. Asla silinmeyeceğini bilmeme rağmen üzerimdeki korkuyu atamıyordum.







“Merak etme, aksin sana anneni unutturmayacak.”







Gözümden damlayan yaşı hiç akmamış gibi sildim. Gözlerim belli etmezdi ağladığımı. 'Gözlerim benden ama zihnim senden yana felaketim.' Aynanın karşısından çekilip hızlıca aşağı indim. Korumalara kafamla selam verip Hasan’ın arabasına yöneldim. Hasan elini camdan uzatmış sigara içiyordu.







“Sigarayı söndür.”




Hasan sigarayı camdan fırlatıp arabayı çalıştırdı.




“Aral nerede?”




“Hastaymış yavşak, yalana bak.”




Gülümseyip arabanın camlarını kapattım. Küfür gülümsemekti, yalan talimatlar verip tiksindirdim bedenimi. Oysa söylediğinde hiçbir şey yoktu. Söyleyen kişiden tiksiniyordum. Farkındaydım her şeyin, bilmiyormuş gibi yapıyordum onun gibi… Felaketim gibi… Birilerinin felaketi de ben olmalıydım, yaşamak için en gerekli duygu nefret değil miydi ne olsa?







“Asel gelmediyse kesin hastadır.”




“O da gelmedi. Ben servis şoförlüğünüzü yaptığım için herkesten haberim var.”




“Neyse Efşan Hanım’la görüştün mü hiç?” dedim dudaklarımı birbirine bastırarak.




Kimsenin ne düşündüğünü önemsediğim yoktu. Sadece normalmiş gibi davranmaya çalışıyordum. Kimseden tiksinmiyormuş gibi. Senin olmadığın bir dünyada her şey normal sayılıyor felaketim. Başımı koltuğa yaslayıp gözlerimi yumdum.







“Seni tanımasam gerçekten birilerini önemsediğini düşüneceğim.” dedi imayla. Tek gözümü hafiften aralayıp yüzüne baktım.







“Karışma.”







Alışkınımdır kulübelerde kalmaya. Dağ başında herkesten uzak bir ev seçmiştim kendime. Istırabın güçlensin diye felaketim. Seni daha çok anabilmek için. Annemin anısını unutmamak için… Hiçbir şeyi unutmayan zihnim annemi unutmuştu. En azından annem rüyalarımda kalsın istiyordum. Kâbus olsalar bile… Zaten başımda onlarca koruma vardı. Merkeze inmek yaklaşık iki saat sürüyordu ama umurumda değildi.







“Hem kim dedi sana, dağ başından ev al diye? Kürşat Baba’nın dediği gibi okula yakın bir ev alsaydın, her gün senin şoförlüğünü yapmak zorunda kalmazdım.”







Gözlerimi açıp önce Hasan’a sonra dışarı baktım. Ormanlık alandaydık. Ağaçlar köpek kulübesini çevreler gibi çevirmişti evimin etrafını. Evim görünmüyordu ama orada olduğunu biliyordum. Ben ağaçlara değil, evime bakıyordum. Altı sene benimle var olmuş soluk hikâyeye bakıyordum. Sonraki iki yıl harap, kalanlar bana haramdı. Yaşamak yasak meyveydi. Bir kere tadına bakmıştım. Artık Tanrı’da biliyordu, tekrar tekrar tadına varmak isteyeceğimi. İzin vermiyordu ölmeme. Cezam buydu benim, ölümden korkmak...







“Sana her gün beni al, diyen biri olduğunu sanmıyorum. Bunu yapacak yüzlerce koruma var etrafımızda. Ben gidip Kürşat babama yalvarmadım birileri beni evimden alsın diye. Zaten çoğu zaman kendi arabalarımla geliyorum. Kürşat babam ısrar ettiği için buradayım. Sen de biliyorsun.”







Babam beni gözünden bile sakınıyordu. Hep dünyadaki en değer verdiği insan olduğumu söylerdi. Kürşat Karaaslan aslında manevi babamdı. Biyolojik babam ben sekiz yaşındayken eşekler cennetini boylamıştı.




Ölüm korkum ben sekiz yaşındayken başlamıştı. O adamın öldüğü gün iliklerime kadar hissetmiştim ölümden korktuğumu.




Kürşat babam beni sekiz yaşındayken evlat edinmişti. Bir günahı üstlenmişti. Büyük bir günahı üstlenmişti. Ondan başkasına körelmiştim çünkü o hayattan kurtulunca bile çok ağır şeyler yaşamıştım ama o bir şekilde yanımdaydı.




Kürşat babam başarılı bir iş adamıydı. Ayrıca İstanbul’un en büyük mafyalarındandı. Beni korumak istediği için mafya piyasasında pek bilinmezdim. Çok nadir bilinirdi benim Kürşat Karaaslan’ın manevi kızı olduğum. Uzun zamandır magazine de yakalanmamıştım. Babam sadece İstanbul’un mafyalarından değildi tabii ki. Bütün dünyayı kasıp kavuran KGB’nin sahibiydi. Gittiğim okul dâhil İstanbul’un yarısı ona aitti. Tabii bu varlığının çok ufak bir kısmıydı.







Bana gelince işler biraz daha karışıktı. Babam okulu benim kavga çıkarmam sonucu almıştı. Okuldan atılmamam onun için önemliydi. Ben okula gitmem gerektiğini düşünmüyordum. Küçüklüğümden beri gördüğüm herhangi bir şeyi unutmuyordum. Yoldan geçerken karşılaştığım silueti birebir çizebilirdim, tarif edebilirdim. Havanın hangi saatte nasıl olduğunu, hangi yaprağın hangi noktaya düştüğüne kadar her şeyi hatırlayabilirdim.




Doktorlar yine bildiğiniz gibi, bilmedikleri bir şey olmadığını düşündüğü için bunun imkânsız olduğunu düşünüyorlardı. Onların ne düşündüğü umurumda bile değildi.




Bu benim için akıl almaz bir cezaydı. Hele her şeyi hatırlayıp annemi hatırlayamamak küf tutmuş kalbimin hala bir şeyler hissedebileceğini gösteriyordu. Onun sayesinde acıyı iliklerime kadar hissediyordum. Kötü de olsa bir şeyler hissetmeyi seviyordum. Daha doğrusu sadece acı çekebileceğimi başka hiçbir duygunun pastel rengi atmıyordu kalbimde. Sadece annemi unutmak da değildi ayrıca beni bu ıstıraba boğan, öz babamın bana ve anneme yaptıklarını unutmuyordum. Annemi unutuyordum… Ona yapılanları unutmuyordum. O lanet adamı düşününce bedenim buz kesilmişti.




Sadece hava değildi soğutan bedenimizi. Siz hiç kalbininiz soğuktan kristalleştiğini, yükselen buzların ağır ağır kalbinizi deldiğini hissetiniz mi? Yüzümü buruşturdum duygusuzluğumu koruyamayarak.







“İyi misin sen?”







Hasan bir anda konuşunca afallamıştım. Gözlerimi kaçırdım. Umursamaz görünmeliydim. Duygusuz görünmeliydim. Beni kırmalarına, zaafıma dokunmalarına izin vermeyecektim.







“İyiyim.” dedim yüz ifademin bozulmasına izin vermeyerek.




Onun ne olduğunu anlamadan vazgeçmeye niyeti yoktu. Beni inciteceklerdi. Kafalarına koymuşlardı. Güçsüz görünmemi istiyorlardı. Okula geldiğimizde hızla kapıyı açtım. Tam aşağı inecekken Hasan bileğimi kavrayıp inmemi engelledi. Sinirli bakışlarımı Hasan’a çevirdim.










“Sen dün kaçta yattın? Gözaltların mosmor.”




Gözlerimi ovuşturdum. Derin bir nefes alıp “Kıyafet işi yattı anlaşılan,” dedim dudaklarımı birbirine bastırarak.




Anlamamış gözlerle bir süre beni inceledi. Beni görmüyordu. Beni göremezdi. Ben hala cam bölmedeyim felaketim. Beni görmeleri imkânsızdı. Sadece gözaltlarımı görebilirlerdi. Gözaltlarımın sen taşıdığını, her gün sel olup aktığını değil, mor olduğunu görürlerdi.







“Umurunda mı gerçekten?”




Başımı iki yana sallayıp alay eder gibi gülümsedim.




“Tabii ki umurumdasın Sinem.”




“Gidelim.”




Sanki hiç acı çekmiyormuşum gibi “İyiyim,” dedim elimi elinin üstüne koyarak.




Başını sallayıp arabadan indi. Onlara istediklerini verdiğinizde inanacaklardı size, gerçeği söylediğinizde değil. İyi değilim derseniz, iyi ol diyeceklerdi. Sanki gerçekten bu sözler sihirli gibi hemen iyi edecekti beni.




Neredeyse ikinci dersin sonuna gelmiştik. Hasan’ın peşinden ağır aksak adımlarla ilerdim. Ayaklarımla yeri delip göğe yükselmek istercesine, öyle değil midir? Toprağa gömdüğümüze gökyüzünde demez miyiz hep? Yoksa kandırılıyor muyuz? Yoksa bizi gökyüzünden izlemiyorlar mı? Kulaklıklarımı çantamdan çıkarıp elime aldım. Kapıyı çalarak sınıfa girdim.







“Dersinizi böldüğüm için özür dilerim,” dedim telefonumu telefon dolabına koyarken. Öğretmen gülümseyip eliyle geç işareti yaptı.







“Okulun sahibi biraz ayrıcalıklı olabilir sanki değil mi hoca?” dedi Gökhan ağzını yaya yaya.




Hiçbir şey söylemeden donuk gülümsememle arka sıraya doğru yürüdüm. Neden bilmiyordum ama güç gösterisi istiyordum.




“Biliyor musun Gökhan?”




Elimi enseme götürüp en tehditkâr sesimle cümlemi tamamladım.




“Kölelik kalkmış olsa da hala sınıflandırma barındırır bünyemiz. Yani kısaca senin sesinin bana ulaşması için çok sınıf atlaması gerekli.”




Gökhan’ın sırıtan yüzünün dağılmasının verdiği huzurla sırama yerleştim. Mp3 çalarıma kulaklığımı takıp gece alamadığım uykumu almak için sesini fulledim.




Gökhan’ın sert bakışlarını yüzümde hissettiğimde rahatsız olmadım. Aksine çenemi inatla kaldırıp tiksiniyormuş gibi gülümsedim. Beni korkutamazlardı. Benden ancak korkarlardı.

End of chapter

1 comments

  • Bu kadar güzel beklemiyordum bunun gibi devam etsin sürükleyici bir kitap gibi bebeğim 🙃 kendimden parçalar bulacağım gibi geldi 🥲🤍

    1Answers