Skip to content

MİNEL

Chapter 20 · 36 min read

MİNEL

Chapter 20

🐣20🐣

Imposiblety'den

"Canımın içi, gelebilir miyim?"

Minel babaannesinin sesini duyunca başını yapbozundan kaldırdı. Gülümseyip "Geyebiyiysin babane." dediğinde Gülten de gülümsedi. Odaya girince yere, halının üzerine, oturup elindeki tepsiyi de yanına bıraktı.

"Sana çikolatalı kurabiye ve meyve suyu getirdim."

Minel tepsideki kurabiyelere baktı. "Ama aç değiyim ki..." dedi tatlı tatlı. Kahvaltıda bir sürü şey yemişti çünkü babası yine tabağını her türlü şeyle doldurmuştu.

"Aç olmana gerek yok babaannem, aç değilken de bir şeyler yiyebilirsin. Hem bu kurabiyeleri senin için yaptım, denemek istemez misin?"

Minel babaannesinin kurabiyeleri onun için yaptığını duyunca itiraz etmedi daha fazla. Tabağa uzanırken "Teşekküy edeyim babane." dedi tatlı tatlı. Gülten torununa dayanamadı, elini çenesinin altına koyup yanağına yumuşak bir öpücük bıraktı.

"Babaannesinin küçük meleği..."

Minel utangaç bir tavırla gözlerini kaçırırken kurabiyeden minik bir ısırık aldı. Ağzına yayılan sıcak, çikolatalı ama çok yoğun olmayan tatla mutlu oldu; kurabiyeleri sevmişti.

"Meyve suyun çilekli ve vişneli, canımın içi. Seversin diye düşünüyorum."

"Çiyek ve vişne." diye tekrar etti kız çocuğu. "Seveyim babane."

Gülten gülümsedi, torunuyla oyun oynamayı çok istedi o an ama yemekleri yetiştirmesi gerekiyordu. Uzun süredir yemek yapmayınca paslanmıştı, akşam yemeğini hazırlaması bayağı vaktini alıyordu.

"Sen bunları ye, meyve suyunu da iç, ben de yemek hazırlayayım bir tanem, olur mu? Tepsi burada dursun, ben sonra gelip alırım."

Minel başını salladı, kıvırcık saçları da onun bu hareketiyle sallandı. Kurabiyesinden ufak bir ısırık daha aldığında Gülten odasından çıkmıştı.

"Bu payça şuyaya, tavşan. Bu da buyaya."

Tavşanı yanındaydı, kamerasıysa yatağının üzerinde duruyordu. Bir şey çekmek istediği zaman boynuna asıyordu kamerasını, diğer türlü bunalıyordu sürekli boynunda var olan ağırlıkla.

"Buyanın payçası neyde?" dedi yapbozun sonuna geldiğinde. Son bir parça kalmıştı, halısının üzerine baktı, hiçbir yerde eksik parçayı göremedi. Yatağının altına bakmak için arkasını dönmeye çalışırken ayağı meyve suyu bardağına çarptı, bardak devrildi. Kırılmadı ama içindeki tüm meyve suyu krem rengi ağırlıklı halıya döküldü.

Minel kesik bir nefes çekti içine korkuyla. Halıda büyüyen kırmızı lekeye baktı, elleri giydiği mavi tulumu sıkıca kavradı. Kızacaklardı, ona çok kızacaklardı, meyve suyunu dökmüştü.

"Sen iyi bir dersi hak ediyorsun. Allah'ın belası! Senin kadar yaramaz bir çocuk görmedim ben ömrü hayatımda. Yükten başka bir şey değilsin. Allah'ın belası!"

Ceyda söylene söylene evinin kapısını açarken bileğini sımsıkı tuttuğu Minel kendisini anlatmaya çalışıyordu ama hıçkırıkları izin vermiyordu.

Minel Ceyda'nın çalıştığı evin mutfağındaki köşesinde oturup tavşanıyla oynarken evin altı yaşındaki kızı gelmiş, tezgahtan meyve suyu sürahisini almaya çalışırken düşürüp kırmıştı. Halı tüm meyvelerle mahvolunca ve annesi gelip "Ne oldu burada?" diye sorunca da Minel'i gösterip "O yaptı, döktü." demişti bir anda.

Minel kendisini açıklayamamıştı, zaten kelimeleri yarımdı. Üstüne üstlük insanlardan çok korkuyordu; kendisini sıkmış, hiçbir şey söyleyememişti. Ceyda mutfağa girdiğinde kadın hem onu hem de Minel'i azarlamıştı. "Bu nasıl çocuk?" demişti öfkeyle.

"Bir gün evde dolanır, bir gün halıyı mahveder! Bırakacak yerim yok, dedin. Tamam, deyip kabul ettim. Böyle olacağını bilseydim... Kim bilir yarın da neyi kıracak? Çok arsız büyütmüşsün sen bu çocuğu, kendinin olmayan evde... Sabır Allah'ım, sabır!"

Ceyda derin bir nefes aldı eve girip anahtarını vestiyere attıktan sonra. Minel'e döndü. "Gel." derken öfkeli olmasına rağmen sesi kısıktı. Minel'i kolundan tuttuğu gibi sürükledi. Dar, rutubetli hole girdiklerinde Minel ne olacağını anladı. Kolunu annesinden çekmeye çalışırken "Özüy diyeyim." dedi ağlayarak. "Biy daha yapmicam anne, özüy diyeyim." Kendisini açıklamaya çalışmaktan vazgeçmişti, zaten annesi ona inanmazdı, özür dilemek daha mantıklıydı.

"Kes sesini! Senin yüzünden komşularla da papaz oluyoruz. Hem ben sana ne dedim? Hiçbir şeye dokunmayacaksın demedim mi? Adamların halısına ne döktün, meyve suyu mu?"

Minel "Özüy diyeyim." dedi tekrar. Ceyda aldırmadı; küçük, duvar köşeleri rutubetten küflenmiş banyonun kapısını açtı. Minel'i içeri itip kapıyı çekti, kilidin üzerindeki anahtarı çevirdi. Banyonun küçük, tavanın üst kısmına yakın olan ve üzerindeki toz tabakasından dolayı ışık geçişine izin vermeyem camı apartman boşluğuna baktığı için kızın sesini buradayken komşular duymuyordu, içi rahattı.

"Burada kal da aklın başına gelsin."

Işığı kapattı, banyo tamamen karardı. Kalbi korkuyla küçük bir kuş gibi çırpınan Minel kapıya vurdu güçsüz yumruklarıyla. "Anne noyuy..." derken iç çeke çeke ağlıyordu. "Sös. Biy daha yapmicam."

Ceyda kapıyı açmadı. "Yaramazlık yapmadan önce düşünecektin onu." dedi soğuk bir sesle. Daha sonra oturma odasına gidip oranın kapısını kapattı, televizyonun başına geçti, izleyeceği dizinin sesini açtı. Kızın ağlayış sesleri gelirse daha da sinirlenecekti, zaten yorgundu.

Minel annesinin onu banyodan çıkarmayacağını anladığında korkuyla yerine çöktü, dizleri acıdı. Tavşanını vücuduna yapıştırdı. Hıçkırıklarını sessiz tutmaya çalıştığı için göğsü ağrıdı, sırtı kapıya değdiğinde irkilip bacaklarını kendine çekti. Her yer çok karanlıktı, hiçbir şey görmüyordu. Terlemeye başladı, kıvırcık saçları alnına ve yanaklarına yapıştı.

Nefret ediyordu karanlıktan. Banyoda veya bodrumda, fark etmiyordu. Nefret ediyordu. Korkuyordu, çıldıracak gibi oluyordu.

Ceyda dört saat sonra sesinin kesilmesini ders aldığına yorarak Minel'i dışarı çıkarmak için kapıyı açtığında daha üç yaşına bile girmemiş kızın gözleri kıpkırmızıydı. Tüm vücudu titriyordu ve baygın gibiydi, "Biy daha yapmıcam anne, geyçekten." diye sayıkladı içeriye dolan ışıkla yeşillerini az da olsa açabildiğinde.

O zaman kendisi dökmemesine rağmen saatlerce karanlıkta kalmıştı. Şimdi ne olacaktı? Karanlıktan korkuyordu, istemiyordu.

Vücudu titredi, halıdaki gözlerini çekip kapıya baktı. Babaannesi gelip tepsiyi alacağını söylemişti. O halıdaki lekeyi gördüğünde burada olmak istemiyordu, tavşanını alıp ayağa kalktı.

"Kayanyık istemiyoyum." diye titrekçe mırıldandı merdivenlerden inerken. Kalbi hızla atıyordu, nefesleri derindi ama sesli değildi, ses çıkaramazdı.

Oturma odasına kapının kenarından baktı, kimse yoktu. İçeri girdi, bahçe kapısı açıktı. Gökhan'ın işe aldığı Ali Nihat havuzun başında beklediği için kapıyı kapatmaya gerek duymuyorlardı. Kız çocuğu bunu fırsat bildi, bahçeye çıktı. Duvarın kenarından yürüdüğü için havuzun öte yanında duran Ali Nihat kız çocuğunu fark etmedi.

"Kayanyık oymaz. Kayanyık istemiyoyum."

.

.

.

Gökhan Aktuna'dan

"Gökhan?"

Sigaramdan derin bir nefes çektikten sonra Hakan abime baktım. "Bari burada rahat ver, sigara molasına çıktım!" diye çıkıştığımda gülümsedi. Gülümseyişi bir tuhaf gibiydi, kaşlarım çatıldı.

Göz kırpıp "Ne oldu?" diye sorduğumda "Hadi." dedi yavaşça. "Çıkıyoruz."

Saatime baktım, daha altıydı. "Nereye bu saatte?" Saat dokuzda komşularla konuşacaktık, altıda ne işimiz vardı evlerinde? Çay mı içecektim kızıma yapılanlara sesini çıkarmayan insanlarla?

"Eve gidelim, yemek yiyip öyle gideriz komşulara. Babam da gelecek, evden bizimle çıkar."

Cümleleri de garipti. Bir şeyler oluyordu da bana söylemiyorlardı sanki. Sigaramı küllüğe bastırıp söndürdüm. Terasın çıkışına ilerlerken "Gerçekleri anlat." dedim sert bir sesle. "Ne işler dönüyor da siz bana anlatmıyorsunuz?"

"Bir şey olduğu y-"

"Abi!" diye sözünü kestim. Bana baktığında yürümeyi bıraktım, o da durdu. "Başka birinden duyarsam daha kötü olur."

Derin bir nefes aldı, ellerini saçlarına soktu. Bunu kolay kolay yapmazdı, kaşlarım daha çok çatıldı. Arabamın anahtarını avucumda döndürdüm.

"Minel'i bulamıyorlar." dedi tek seferde.

"Ne yapamıyorlar dedin?"

Ses tonum gelecek fırtınanın habercisiydi. Alayla gülüp "Tekrar et." dedim sesi çıkmadığında. "Ne yapamıyorlar dedin?"

"Evdeymiş, odasında oynuyormuş ama annem ikinci gidişinde bulamamış. Her yere bakmışlar ama..." Derin bir nefes verdi, bir kez daha saçlarını karıştırdı. "Yokmuş hiçbir yerde."

Yana, koridordaki çalışanlara, bakarken ensemi sıvazladım. Dudaklarım kıvrıldı, sessizce güldüm birkaç saniye. Abime döndüm. "Lan..." dediğimde bana baktı.

"Lan!" Ses tonum yükseldi, gülmeyi bıraktım. Minel yokmuş ortada, öyle diyordu.

“Evin içinde nasıl kaybolur benim kızım? Onca insan neredeydi, ne demek bulamıyoruz?"

Cevabını beklemedim, asansöre ilerlerken bana bakanları gördüm, sinirim daha da büyüdü. "İşinize bakın!"

Elini omzuma koyup "Evin sınırlarının dışına çıkmış olamaz, buluruz." dediğinde güldüm, kendisi endişeli olmasa inanacaktım!

Otoparka indiğimizde sorular soran ablam ve Engin abimi umursamadım. Hakan abim onlara bana anlattıklarını anlatırken arabama bindim, gaza bastım.

Trafikten sıyrılmaya çalışıp habire küfrederken düşünüyordum. Nereye gitmiş olabilirdi? Bizim odalarımızdan başka bir yere gitmezdi benim meleğim, bizsiz bahçeye de çıkmazdı. Bir yerde düşmüş müydü? Ne demekti yokmuş ortada?

Eve geldiğimde arabamı garaja bırakmakla uğraşmadım. Zili çaldım, bekleyemeyince kapıya vurdum. "Annem nerede?" diye sordum kapı açıldığında. Çalışan kız cevap vermeyince bu sefer daha yüksek bir sesle tekrar ettim. "Annem nerede?"

"Oturma odasında, Gökhan Bey."

"Anne?" Sadece annem vardı odada. "Oğlum..." deyip oturduğu koltuktan kalkarken gözleri dolu doluydu. "Nereye gitti anlamadım. Odasındaydı, oynuyordu. Bir baktım, yok. Her yeri aradım. Şimdi Raif'le çocuklar arıyor ama..."

Bir şey demedim. Annem burada oturduğuna göre tansiyonu çıkmıştı ve ben ağzımı açarsam iyi bir şey söylemezdim.

Odadan çıktım bir hışımla. Nereye gidebilirdi? Alt kattaki odalardan birine girdim, küçücük bir şeydi, her yere sığardı. Yatağın altına bile baktım. Yoktu. Yoktu!

Benim kızım ortada yoktu.

.

.

.

"Lütfen saki-"

"Lan ne sakinliği, ne sakinliği? Sakinliğini!" Sesim bahçede yankı yaptı, boğazım acıdı. "Saat on lan, on!" dedim saatime vurarak. "Üç saattir arıyoruz, üç! Hiçbir yerde yok! Evde yok, bahçede yok! Ne sakinliği?"

Yüzümü sıvazlarken o kadar kuvvet uyguladım ki canım acıdı. "Sakinlikmiş!" diye bir kez daha bağırdıktan sonra çardağın tahtasına tekme attım.

"Nereye gitmiş olabilir? Küçücük çocuk! En son sabah yemek yedi! Kim bilir bir yerde bayılıp mı kaldı?"

Derin birkaç nefes alıp verdim, göğsüm hızla inip kalkıyordu. Öfkeden yanıyordum sanki, öfkeden ve endişeden. Şimdi acıkmış olmalıydı. Kesin korkmuştu da. Saat ondu. Işığı yanan odalara bakmıştık, hiçbirinde yoktu. Evdeyse karanlıktaydı, dışarıdaysa bahçe lambaları vardı ama... Akşamdı işte!

"Ben aramaya devam ediyorum." Bahçenin diğer tarafına geçerken önüme çıkan sandalyeye tekme attım. "Böyle öfkeliyken hiç kimseyi bulamazmışım! Durmaktan iyidi!"

Kimse yoktu bu tarafta, iki üç kez aramıştık ama yine bakacaktım. Kesin beni bekliyordu, titreyen ellerimle ağaçların arasına baktım dalları kenara çekip.

"Minel, güzelim?" diye seslendim sesimi hem yumuşak tutup hem de yüksek çıkarmaya çalışırken. "Babacığım? Burada mısın?"

Bir ses çıkmadı, kendi sesimin yankısını duydum. Dişlerim birbirine kenetlendi, derin birkaç nefes aldıktan sonra tekrar seslenecektim ki bir kedinin miyavladığını duydum. Başımı kaldırdım, uzakta beyaz bir karartı vardı. Çalılıkların önünde duruyordu. Israrla miyavlayınca o tarafa koştum. "Minel?" diye sesleniyordum bir yandan. "Meleğim, hadi, çık ortaya. Özlemedin mi beni babacığım?"

Kedinin olduğu yere geldiğimde çalılıkların arasına ve önüne baktım daha önce bakmamışım gibi, Minel burada da yoktu.

Bağıra çağıra küfredecekken beyaz bir şey gördüm. Eğildim, çalıların altına baktım. Bir karartı vardı çalılıklarla arkalarındaki taş duvar arasında. Kalbim yeterince hızlı değildi sanki, biraz daha çarptı.

"Minel?" dedim sesimi iyice yumuşatıp. Artık kısık sesle konuşuyordum. "Meleğim?" Dalları kırmayı umursamayıp duvarın tarafına geçtim zar zor. Duvarın üzerindeki lambanın ışığı zemini aydınlatıyordu. Yerde yatan oydu. Bu kıvırcık saçları çok iyi tanıyordum.

Gözlerim kapandı, derin bir nefes verdim. Üzerimden yük kalkmıştı, ellerim daha da fena titredi. Birkaç kez yüzümü sıvazladım konuşmaya başlamadan önce, tüm gücüm gitmişti.

"Babacığım..." dedim yavaşça. "Benim." Vücuduna dokunduğumda irkildi. Başka tepki vermedi. Yüzünü hâlâ daha göremiyordum. Belini sıkıca kavradım.

Bedenini kucağıma alıp dalların canını acıtmamasına dikkat ederek çalıların arkasından çıktığımda daha net gördüm nasıl bir halde olduğunu. Titriyordu, gözleri kıpkırmızıydı. Yanakları ıslaktı ama kendisini tutuyordu, yumrukları o kadar sıkı kapalıydı ki bembeyazdı elleri. Bir yumruğu tavşanının kulağına kapanmıştı.

"Meleğim?" dediğimde gözlerini bana çevirdi ama tepki vermedi, hiçbir şey demedi. Titremeye devam etti. Yanağını okşadım. "İnci tanem?" dedim endişemi belli etmemeye çalışarak.

Tepki vermiyordu, tepki vermiyordu.

Evin daha sıcak olacağını düşündüm, titreme nedeni belki de üşümesiydi. O tarafa yürürken Minel'i yanağı omzuma yaslanacak şekilde tutup elimi sırtına yerleştirdim. "Güzelim?" diyerek şansımı denedim yine. Sırtını sıvazladım, saçlarını okşadım.

"Ben buradayım, güvendesin. Yanındayım küçüğüm."

Hâlâ daha yumruk şeklinde olan ellerinden tavşanına tutunmayan eli çözüldü, gömleğimin yakasını tutup tekrar yumruk yaptı elini.

"Eve geldik bebeğim benim. Bak, herkes burada."

Başını kaldırmadı, hiçbir şey söylemedi. Daha sıkı sarıldı bana, vücudu daha çok kasıldı.

"Gökhan? Bulmuşsun! Min-"

Elimi kaldırıp ablamı susturdum. "Dur." dedim kısık bir sesle. "İyi değil." Hakan abim koşarak bu tarafa geliyordu. "Doktor çağır." dedim hemen. Minel iyi değildi, benim kızım iyi değildi ve neyin onu bu hale getirdiğini bilmiyordum.

Öğrendiğim an...

Oturma odasına girdiğimizde bir şeyler sayıkladı, gömleğim ıslandı. Oturdum, onu yan bir şekilde dizlerimin üzerine koyup yüzüne bakmak istedim ama gömleğime çok sıkı bir şekilde yapışmıştı.

Yumruk elini açmaya çalıştım, bunu canını acıtmadan yapmak çok zordu. Sonunda gömleğimin yakasını elinden kurtardım, artık parmağımı sıkıyordu çünkü.

Bacaklarımın üzerinde artık yan oturduğunda yüzünü görebilmiştim. Islanan yanaklarını yavaşça silerken "Babacığım..." dedim kısık bir sesle. Herkes sessizce odaya geliyordu bu sırada. "Ne korkuttu seni? Hadi, söyle bana."

Saçlarını okşadım, sonra yanağını. "Güzeller güzelim..." dedim endişeden delirecek gibi olsam da sakin bir şekilde. "Ben buradayım, kimse sana bir şey yapamaz. Hadi, konuş benimle bebeğim benim."

Konuşmadı. Başımı kaldırdım. "Doktoru aradın mı?" diye sorduğumda Hakan abim sessizce başını salladı. Ne yapacağımı bilmiyordum, kızıma iyi gelemiyordum. Dudaklarımı ıslatıp meleğime tekrar bakacağım sırada annem konuştu.

"Yüzünü yıkasak bir? Belki öyle açılır. Boynunu da ıslatırız."

Mantıklı geldi, şu an yapabileceğimiz başka bir şey yoktu çünkü. Başımı salladım. Babam "Bu kattaki banyoyu kullan." dediğinde...

Yapmamamız gereken bir şey yapmıştık o an.

"Hayıy, istemiyoyum."

Minel'e baktım, bir tepki vermesine sevinemeden daha da fazla titremeye başladı. "İstemiyoyum, istemiyoyum." Hareketsizce duran kız bir anda canlandı, kucağımdan inmeye çalışırken bu sefer sesli bir şekilde ağlamaya başladı. Ağlarken anlayamadığım şeyler söylüyordu.

"Minel, güzelim?" dediğimde beni duymadı bile. Küçük yumruklarıyla beni ittiğini görünce kollarımı çözdüm belki böyle sakinleşir diye, yere ayaklarını bastığında bir adım bile atamadan dizleri üzerine düştü. Hemen yere çöktüm, yüzünü avuçlarım arasına alıp başını kaldırmaya çalıştım.

"Babacığım, buradayım ben. Duyuyor musun beni?"

Tepki vermeyi bırak, nefes alamıyordu ağlamaktan. Başımı kaldırıp etrafımdakilere baktım. "Olmuyor." Çaresizdim, beni duymuyordu, doktor gelmemişti daha.

Abimler bunu dememi bekliyormuş gibi yere çöktü, onlar da şanslarını denedi. Ablam, herkes... Hiç kimseye tepki vermedi, ne zaman biri ona dokunacak olsa daha çok ağladı. Bir işe yaramıyorduk! Bunca insan...

Belki Kırmızı Balık...

"Kırmızı balık gölde kıvrıla kıvrıla yüzüyor. Balıkçı Hasan geliyor, oltasını atıyor. Kırmızı balık dinle, sakın yemi yeme."

Herkes bana eşlik ettiği halde hiçbir şey olmadı, ağlamaya devam etti. Hiçbir şey yapamıyordum. Dayanamadım, belki de yaptığım yanlıştı ama direnmesine rağmen onu kucağıma alıp sımsıkı sarıldım.

"Tamam, geçti." derken sırtını sıvazlıyordum. Meleğimse beni itmeye çalışıyordu. Ben mi bir şey yapmıştım? Sabah evimizde kahvaltı yapmıştık, onu buraya bırakmıştım, hatta beni yanağımdan öperek uğurlamıştı. Her şey normaldi. Ne olmuştu o zaman?

"Geçti inci tanem, geçti biriciğim. Ben buradayım, yanındayım. Geçti babam, geçti."

İç çeke çeke ağlarken nefes almakta zorlanıyordu. Hafifçe geriye çekildim, bir kolum sırtına sımsıkı sarılıyken yüzüne yapışan saçları geriye ittim, terlemişti.

"Benim minik bebeğim, benim güzelim, babasının bir tanesi, benim canım... Ağlama artık, hiçbir şey demeyeceğiz sana. Söz, ağlama daha fazla." İşe yarayacağını bilsem yalvaracaktım.

Tekrar sarıldığımda beni itmeye çalışmayı bıraktı. Tavşanı yere düştü, sesini duydum. Bir iki saniye sonra kolları boynuma sarıldı. "İstemiyoyum." dediğinde "Neyi babacığım?" diye sordum hemen. "Neyi istemiyorsun, söyle bana."

"Kayanyık." dedi canı acıyormuş gibi. "Kayanyık oymasın. Biy daha yapmıcam. Kayanyık oymasın."

"Tamam, olmayacak. Karanlık olmayacak." Saçlarını okşadım, şakağından öptüm. Biri odaya girdi, Hakan abim bana baktı. "Doktor." dedi kısık bir sesle, başımı iki yana salladım. Sakinleşecek gibiydi benim meleğim, hissediyordum.

"Oymasın. Kayanyık..."

"Olmayacak bebeğim benim, olmayacak. Tüm ışıklar açık olacak, söz. Tüm ışıkları açacağız."

Ağlamaya devam etti ama eskisi kadar şiddetli değildi, en azından nefes alabiliyordu. Herkes yerlerine çöktü, gözleri bizdeydi. Ben de kızımı teselli etmeye devam ettim.

"Benim Minel'imi babası çok seviyor." dediğimde içim yanıyordu sanki, bir şeyler eksilmişti benden kızım ağlarken.

"Hep onun yanında olmak istiyor, her istediğini yapmak istiyor. Çiçek ekiyorlar, kahvaltı hazırlıyorlar babasıyla. Babaannesi seviyor benim güzelimi, örgüler örüyor ona. Dedesi seviyor, 'bir tanem' diyor hep."

"Kayanyık... İstemiyoyum."

"Olmayacak karanlık, olmayacak. Herkes ışıkları yakacak." Şakağından öptüm, alnından, saçlarından... İç çektiğinde devam ettim.

"Ailesi çok seviyor benim meleğimi. Halası çok seviyor, ona elbiseler alıyor, ördekli kase de aldı. Amcaları çok seviyor, yemek oyunu oynuyorlar onunla. Engin amcası Barbie evi aldı, Hakan amcası çizgi film izledi. Sonra abileri var benim bebeğimin, hem de bir sürü. Oyun oynuyorlar onunla, doktorculuk oynuyorlar. Ayaz'ın ateşi kırk, o yüzden yıkadılar onu."

Ağlaması hafifliyordu. "Kayanyık... İstemiyoyum." diye mırıldandı. Saçlarından öptüm. "Tamam babacığım." dedim kısık bir sesle. "Sen istemiyorsan olmayacak karanlık."

Dakikalarca ağlamaya devam etti, en son bitkin düşüp uyuyakaldı. Kollarımı bir an bile çekmedim, omzuma yaslı bir şekilde uyurken "Karanlıkla ilgili bir şey mi oldu bugün?" diye sordum fısıltıyla.

Annem başını iki yana salladı. "Hayır oğlum." derken sesi titriyordu. "Her şey normaldi, yapboz yapıyordu, her zamanki gibiydi. Yarım saat sonra gittim yanına, yarım saat. Yoktu ortada."

Derin bir nefes aldım. Minel'di sorularıma cevap verebilecek tek kişi, anlamıştım. Dikkatle ayağa kalktım. Huysuzlandı, ağlarmış gibi bir şeyler mırıldandı. "Şişşt babam..." dedim merdivenlerden çıkarken. "Bir şey yok, uyu." Sayıklayışları bir iki saniye daha sürdü, sonra yine derinleşti uykusu.

Beni itmişti ağlarken, bu yüzden odamda uyanırsa nasıl bir tepki vereceğinden emin değildim. Odasına girdim, yorgun düşmüş bedenini yavaşça yatağa bıraktım. Gözlerini hafifçe açtı. "Biy daha yapmıcam." diye titrek bir şekilde mırıldandı. Saçlarını okşadım. "Tamam meleğim, tamam küçüğüm. Hadi, uyu." Gözlerini kapattı.

Kızımı asla yalnız bırakamazdım, kapıdan bana bakan babamla abime "Sandalye..." dediğimde bir iki dakika sonra getirdiler istediğimi. Sonra bizi yalnız bıraktılar. Yatağın yanına koydum sandalyeyi, oturdum, hemen elini tuttum diğer elim saçlarına yerleşirken.

Avuç içini okşayacaktım ama hissettiğim şeyle durdum, elini yukarı çevirdim, avuç içi kanlıydı. Yumruğunu o kadar sıkmıştı ki tırnakları yara yapmıştı.

Yara izlerini okşadım, öptüm. Canı çok acımıştı kesin, hassastı benim meleğim. Narindi, kırılgandı. Bebekti o daha.

Kime: Kâmil

Desenli yara bandı

Sarı bulabilirsen iyi olur

Prensesli, ördekli, civcivli, tavşanlı olsunlar

Telefonumu kapattım bu mesajları attıktan sonra, Minel radyasyondan etkilenmesin diye başka bir odaya koyardım ama en ufak seste uyanacak gibiydi, tekrar ağlamasını istemiyordum.

Sabaha kadar başında bekledim; saatte bir, hatta yarım saatte bir uyandı. Ağlayarak uyandı. Kendine gelmedi, sayıklayarak tekrar uyudu bir dakika içinde. Korktum bu hallerinden, ateşi çıkıyor mu diye baktım sürekli. Öyle bir şey olmadı en azından.

Güneş doğduktan bir iki saat sonra yine uyandı. Bu sefer sayıklamıyordu. Saçlarını okşadım. "Uyu babacığım." diye mırıldandım. Gözlerini iyice açtı, beni görünce kısık bir sesle konuştu. "Başka uykum yok ki..."

Saatlerdir ilk kez sayıklamak dışında konuşuyordu, yorgunca gülümsedim. "Günaydın o zaman inci tanem." Gözlerini birkaç kez kırptı, bir şey demedi. Sararıp solmuştu yarım günde.

"Kahvaltı hazırlayalım mı seninle?"

Bir dakika kadar cevap vermedi, örtüsünün ucuyla oynadı. Sonra başını salladı. Ayağa kalktım. "Kucağıma alabilir miyim seni bebeğim?" Tekrar başını salladı. Kollarımın arasına girdiği an yanağını omzuma yasladı ama künyemle oynamadı, mahvediyordu beni.

Önce oturma odasına girdim, tavşanını yerden alıp ona uzattım. "Koyyayım çok yoygun." diye mırıldandığında halsiz olduğunu, tavşanı tutacak kadar bile iyi hissetmediğini anladım.

Kim veya ne bu hale getirmişti benim kızımı? Çok mu kötü bir babaydım, niye bu haldeydi benim küçüğüm?

Mutfağa girdiğimizde başını kaldırdı omzumdan, etrafa yorgun gözlerle baktı. Bedenini tezgahın üzerine bıraktım. Tavşanını da yanına koydum.

"Bir tek ikimize kahvaltı hazırlayacağız." dedim gülümsemeye çalışarak. "Çünkü sen açsın, karnın bana öyle dedi." Başını eğip karnına baktı, derin bir nefes alıp saçlarının üzerinden öptüm.

"Ne yapalım güzelim?"

Zayıf bir sesle konuştu. "Yumuyta."

"Tamam, yumurta yapalım." Dolaptaki renkli yumurtalardan aldım. Daha sonra cam bir kap alıp Minel'in yanına koydum, yumurtayı ona uzatmadım bu sefer, yorgundu çünkü.

Hızlı hızlı yaptım omleti, Minel'le hazırladığımız keyifli kahvaltılar gibi değildi bu kahvaltı. Zaten her şeyi iyileştiren onun gülüşüydü, bıcır bıcır konuşmalarıydı. Böyle sessiz sessiz durduğunda ne anlamı vardı kahvaltı hazırlamanın?

"Gel babacığım, yedirelim seni." Kucağıma aldığımda yine başını bana yasladı. Böyle hep yapardı ama bu sefer sanki başını ayakta tutamıyordu. Dünden beri açtı; saatlerce ağlamış, doğru düzgün uyuyamamıştı. Normaldi bu halleri. Normal olmalıydı. Acaba başka bir sıkıntı mı vardı?

Düşüncelerimi başka bir zaman erteledim. Minel'e hazırladığım omletli, diğer kahvaltılıkların da olduğu tabağı önüme koydum. Sandalyemede oturduğumda Minel'i de döndürüp dizlerime oturttum. Ben yedirecektim bugün kızımı, yorgundu benim bebeğim.

Tabağındakilerin ismini tavşanına saymasını bekledim ama yapmadı, derin bir nefes aldım. "Aç ağzını güzelim." Hiç itiraz etmedi, tüm tabağı bitirdi sesini çıkarmadan. Yüzüne az da olsa renk geldi.

"Bahçeye çıkalım mı seninle? Otururuz."

Başını salladı, saçlarından öptüm. Bahçeye çıktığımızda hasır koltuklardan birine oturdum. Kucağımdan inmedi, başını göğsümr yaslayıp durdu öylece. Tavşanı yanındaydı ama konuşmuyordu onunla.

Saçlarını okşadım, öptüm. Ellerimi bir an bile çekmedim ondan. Gözleri kapandı bir süre sonra, uykuya daldı. Hiç ses çıkarmadım, nefeslerime bile dikkat ettim rahat uyusun diye.

Evdekiler uyandı bu sırada, camdan görüyordum. Cumartesiydi bugün, çoğunlukla işe giderlerdi ama bugün gitmeyeceklerdi herhalde, hiçbiri hazırlanmamıştı. Telefonumu çıkarıp gelmemelerini, Minel'in uyuduğunu söyleyen bir mesaj attım. Bu yüzden bahçeye çıkmadı hiçbiri, kahvaltılarını yaptılar hızlıca.

Künyemle oynayan parmaklar hissettiğimde başımı eğdim, meleğim bana gülümsedi. "Günaydın." Sesi yine zayıftı ama öncekinden iyiydi en azından, rahatladım az da olsa, ben de gülümsedim.

"Günaydın babacığım, iyi uyudun mu?"

Başını salladı, saçları yüzüne gelince elleriyle itmeye çalıştı ama uyku mahmuruydu, yapamadı. Onun yerine ben çektim kıvırcıklarını yüzünden, yanaklarına hafif öpücükler bıraktım.

"Keyfi yerine gelmiş mi benim kızımın?"

Tekrar başını salladı. Keyfi gerçekten yerine gelseydi utanıp başını göğsüme yaslarken "Geydi." derdi tatlı tatlı ama olsun, tepki vermesi bile bir şeydi dünden sonra.

"İçeri girelim mi güzelim? Sıcak oldu."

"Hıhı."

Ayağa kalktım. Bir kolunu boynuma sarıp gömleğimin yakasıyla oynadı. Dün şirketten geldikten sonra üzerimi değiştirmeye fırsatım olmamıştı.

"Biz geldik." dedim Minel ses çıkarmayınca. Herkes bize döndü. Annem "Hoş geldiniz." deyip gülümsedi. Bir çekingenlik vardı üzerlerinde, Minel'i tetiklemekten korkuyorlardı herhalde.

Tekli koltuğa oturdum. Minel de her zamanki gibi başını bana yasladı, dizlerime oturdu. "Bal kızım?" Engin abime baktı. "Nasılsın?"

"İyi." Bir süre bekledikten sonra ekledi. "Teşekküy edeyim."

Bir süre sessizce oturduk, herkes çaktırmadan kucağımdaki kız çocuğuna bakıyordu. İnsanı rahatsız ediyordu sessiz ve yorgun halleri.

"Babane?"

Annem hemen gülümsedi. "Efendim canımın içi?"

Elleri yine yumruk oldu dün avuç iclerini yara yapmamış gibi. İzin vermedim, hemen ellerini açıp tek avcumun içine aldım. Öptüm birkaç kez.

"Şey..." dedi yavaşça. "Hayıya döktüm, özüy diyeyim." Gözleri doldu, bir şey diyecektim ama konuşunca sustum. "Biy daha yapmıcam, yanyış oydu."

Dünden beri "Biy daha yapmıcam." diye sayıkladığı şey halıya bir şey dökmek miydi?

Bir sessizlik oldu. Yüzümü sıvazladım aklıma doluşan şeylerle. Soracaktım ama duyacaklarıma hazır mıydım bilmiyordum. Mahvedecektim onları, ne yapmışlardı benim kızıma ki halıya bir şey döktüğü için saklanıp saatlerce ağlamıştı?

"Bebişim..." diye söze girdi ablam. Gözlerini kırpıştırdı birkaç kez, inanamıyormuş gibiydi. "Sen daha önce halıya bir şey mi döktün?" Hızla ekledi. "Bizim evimizde değil, önceki evinde."

Minel bekledi birkaç saniye, sonra yavaşça başını salladı.

"Peki ne oldu sen dökünce?"

Derin bir nefes aldı, sonra başka bir nefes daha. Vücudu gerildi, işaret parmağımı sıktığında "Tamam." dedim hemen. "Söyleme güzelim, sıkıntı değil." Duymak istiyordum ama dünkü gibi olmasındansa başka birinden öğrenirdim.

Başını göğsüme yasladı, herkes konuşurken sessizce oturdu, kimseyi tekrar etmedi. Başka bir pedagog bulmalıydım, hemen. Kaldıramıyordu yaşadıklarını. Saçlarının üzerinden öptüm pişmanlıkla.

Özür dilerim, seni geç bulduğum için özür dilerim.

.

.

.

Imposiblety'den

Kız çocuğunun sessizce oturması o kadar rahatsız ediciydi ki herkes cümlelerinin arasında belli etmeden Minel'e bakıyordu. Ne olduğunu da soramıyorlardı, hemen kendisini sıkıyordu. Dünkü gibi olmasından korkuyorlardı.

Ayaz dayanamadı, normalde bu kadar durmazdı oturma odasında, oyun oynamaya çıkardı ama dayanamıyordu kuzenini böyle görmeye, içi rahat etmeyecekti o tekrar gülene kadar.

"Minel, seninle oyun oynayalım mı odamda?" Minel Ayaz'a baktı. Tepki vermediğinde Ayaz cesareti kırılsa da devam etti. "Yine futbol oyunu oynarız, gol atarsın bu sefer de."

"İstemiyoyum."

Kızın zayıf sesiyle oluşan sessizlik kısa sürdü. "O zaman giydirmeyece oynayalım." dedi Doruk bir anda aklına gelen fikirle. "Ama bilgisayarda değil, gerçek hayatta."

Minel ilk kez bir şeyi merak eder gibi oldu o gün. Kaşlarını kaldırıp yavaşça "Ne? Nasıy?" diye sorduğunda Doruk bundan destek aldı.

"Ben model olacağım, sen bana kıyafet seçeceksin."

"Geyçekten mi?"

"Gerçekten fıstığım. Gel, oynayalım." Elini küçük kuzenine uzattı, Minel birkaç saniye tereddütle abisime baktıktan sonra indi babasının kucağından.

"Biz de geliyoruz."

Kuzey, Ayaz ve Arda da kalktıklarında Gökhan "Kuzey..." dedi kısık bir sesle. Kuzey yüzünde durgun bir ifade olan amcasına baktı. "Dikkatli olun, gözünüzün önünden ayırmayın."

"Tamam, amca. Dikkat edeceğim."

Gökhan güveniyordu yeğenlerine, yine de yavaş adımlarla odadan çıkan kızının arkasından bakmadan edemedi. Acaba düzelir miydi, yoksa böyle çekingen bir şekilde mi devam edecekti hayatına birkaç gün boyunca?

"Komşuları buraya çağıralım."

Hakan abisinin söyledikleriyle ona döndü. Devam etti Hakan Gökhan'ın dikkatini çektiğini fark ettiğinde. "Dışarı çıkarsak aklımız burada kalacak. Hem Minel seni arayabilir, en iyisi onlarla evde konuşmak. Minel görmeden içeri girerler, alt kattaki odalardan birinde konuşuruz."

"Tamam." Gökhan bunu dedikten sonra daha konuşmadı, dişlerini sıktı bahçe camından dışarı bakarken. O komşular ya doğruları anlatacaktı ya doğruları, başka seçenek yoktu.

Gökhan bunları düşünürken Aktuna kuzenler Doruk'un odasındaydı. Büyük dolabının tüm kapakları açıktı; Minel dolabın önünde, Kuzey'in kucağında oturuyordu. Minel'in yere oturmasını istememişti abisi, hasta olurdu.

"Şimdi... Ayazcığım, Ardacığım, sizi de sahneye alalım. Yardımcı solistler olarak..."

Arda Doruk'a hiçbir şekilde itiraz etmeden kalkarken Ayaz kaşlarını çattı. "Biz ne alakayız?" diye sorduğunda Doruk ona ters ters baktı. "Kalk diyorsam kalk, Ayaz. Abinim ben senin. Abilik hakkı denen..."

"Tamam, Allah aşkına sus. Kalkıyorum Doruk abi."

Doruk kuzeninin bıkkınlığına aldırmadı, istediği olduktan sonra önemli değildi. Dolabının içindeki parçalara göz gezdirdi fiziksel olarak gelişmiş olmasına rağmen böyle anlarda kaplumbağadan hallice davranan Ayaz'ı beklerken.

"Bir şey diyeceğim bu arada." dedi Ayaz ayağa kalkıp kolunu hemen hemen aynı boyda olduğu Arda'nın omzuna attıktan sonra. Arda kaşlarını çattı bu temasa karşılık, Ayaz'a da öyle baktı ama ailenin ergeni umursamadı. "Sen var ya..." dedi Arda'ya bakarken. "Tam şey gibi bir insansın... Hani, şu 'Vur ensesine, al ekmeğini.' tiplerinden."

Arda itiraz etmedi, önüne dönüp yere baktı kaşları hâlâ çatık dururken. Doruk onun bu haline gülüp yanağından makas aldı. "Tipe bak, abisinin Huysuz Şirin'i."

"Huysuz Şirin'i bana seslenişin olarak kullanman pek de takdir edilir bir şey değil, Doruk abi."

"Kullanmayayım mı yani?"

Gözlerini kaçırdı Arda, öyle bir şey diyemezdi. "Herkesin özgür iradesi var." diye mırıldandığında Doruk tarafından karıştırıldı kumral ve düzgün saçları. "Sen istemezsen söylemem abim, ben seni rahatsız edecek bir şey yapar mıyım?"

"Bunu sabah bir saat boyunca tarayıp düzelttiği saçlarını karıştırmadan söylesen daha inandırıcı olabilirdi Doruk abi."

Doruk gözlerini kırpıştırıp geri çekildi, Arda'nın dağılmış saçlarına bakarken mahçupça sırıttı. "Unutmuşum ben onu ya..." dedi ensesini kaşırken. Arda derin bir nefes aldı, zarif parmaklarıyla saçlarını dikkatlice düzeltirken "Önemli değil." diye mırıldandı ama önemliydi, çok rahatsız hissediyordu şu anda.

Dolabın bir kapağını yavaşça kapattıktan sonra yerine geri oturdu, buradan Doruk abisinin dolabındaki aynayı kullanabiliyordu. Saçlarını düzeltmeye çalıştı. Doruk'un sırıtışı silindi, cidden mahçup hissetti kendini. Unutmuştu Arda'nın düzen takıntısını bir anlığına. Yardım etmeyi teklif edecekken Kuzey'in kucağında sessizce oturup onları dinleyen Minel'in hareket etmesiyle sustu.

"Bekye Ayda abi."

Arda gözlerini kırpıştırıp baktı kendisine yaklaşan Minel'e. Ellerini saçlarından çekti. Oyun oynamaya bile pek isteği olmayan kız çocuğunun konuşmasına şaşırmıştı.

Minel Arda abisinin saçlarını düzeltmeye çalıştı. Bu konuda pek becerikli olduğu söylenemezdi ama yapacak bir şey yoktu, içi rahat etmemişti Arda abisini öyle görünce. Düzeltebildiği kadarıyla düzeltti Arda'nın saçlarını.

"Oydu." dedi geri çekildiği zaman. Sesi fazla enerjik çıkmasa da gülümsemişti. Arda aynaya baktı, saçları hâlâ dağınıktı ve başka bir zaman olsa böyle durmaz, odasıma gidip dakikalarca saçlarıyla uğraşırdı. Bu seer yapmadı, dik bir şekilde otururken ellerini saçlarına götürmedi, Doruk ve Ayaz'a baktı. "Oyun oynamaya başlamayacak mısınız?"

Kuzey gülümsedi çünkü bir kuzeni sessizliğini bozmuş, diğer kuzeni takıntılarına direnmişti.

Doruk gülümsedi çünkü yaptığı hata güzel bir şekilde sonuçlanmıştı.

Ayaz gülümsedi çünkü Arda'nın saçı çok komik gözüküyordu. "Horoza benzedin."

"Ayaz." dedi Kuzey uyarıcı bir tonda. Ayaz ellerini "Ben suçsuzum." dercesine kaldırdığında Kuzey başka bir şey söylemedi. Ayaz'ın yaptıkları kötüymüş gibi dursa da aslında Arda'nın takıntılarını dinlemeyerek ona yardım ediyordu, fark etmeden de olsa.

"Bu kadar boş yaptığımız yeter! Fıstığım, hadi, bana bir kıyafet seç. İstediğin kıyafetlere dokunabilirsin. Boyun yetmezse ki yetmeyecek, galiba bir metre bile değilsin, kollarım sana merdiven görevi görmeye hazır ve nazır!"

Minel Doruk'un hızlıca söylediklerine gülümsedi. Tavşanını aldı. Dolabın önünde dolaştıktan sonra gördüğü parlak sarı tişörtle durdu. "Bu." dedi hemen. "Sayı."

"Onu baştan seçmememiz hataydı." deyip güldü izleyici konumundaki Kuzey. Diğer üç Aktuna da -Doruk, Arda ve Ayaz- tereddüt bile etmeden başlarını salladı.

Askıdan tişörtü çıkarıp gösterdi Doruk. "Değerli seyircilerimiz, ilk parçamız olarak bu nadide eser seçildi. Gördüğünüz üzere parlak sarı olan tasarımımızın üstünde yeşil, şirin bir ağaç canavarı var."

"Evet, şiyin."

Minel'in onaylayacak bir şey söylemesiyle mutlu oldu Doruk. Daha bir enerjiyle devam etti. "Ayaz bunu giyerken sen ikinci tişörtü seç, fıstığım."

Ayaz elini kaldırdı. "Buyrun, giydirmece modeli."

"Oyuncumuza fıstığım demen hoş değil. Mesafeni koru bence Doruk abi."

"Senin bana Doruk abi demende sıkıntı yok, ben fıstığım deyince mi sıkıntı? Yürü, üzerini değiş."

Ayaz yediği minik azara homurdanarak tişörtü aldı, Doruk'un banyosuna girdi. Minel Ayaz'ın arkasından baktı birkaç saniye. "Üzüydü." dedi tekrar Doruk'a döndüğünde. "Ayas üzüydü."

"Üzülmedi fıstık, sen bakma ona, dram yapıyor. Hadi, ikinci tişörtü seç."

Minel bir süre daha tişörtlere baktı, sarı ve pembe göremeyince bir şey seçemedi. Yanında dikilen Doruk abisine kafasını arkaya eğerek mahzun mahzun baktığında Doruk güldü, Minel'in kıvırcık saçlarını karıştırdıktan sonra askıdan alabileceği kadar tişört aldı.

"Tişörtlerin desenlerine bakalım seninle."

İlk tişört kırmızıydı ve üzerinde yazılar vardı, Minel hiç sesini çıkarmayınca Doruk ikinci tişörte geçti. Bu siyahtı. "Sevdiki yenk." dedi Minel. Kuzey kızın beline elini atıp yanağına minik bir öpücük bırakırken sordu. "Babanın mı güzelim?"

Minel başını salladı. "Hıhı."

"Bunu mu giyeyim?"

"Hayıy."

Siyahı babası giyerdi, Doruk değil.

"Tamam, bu nasıl o zaman?"

Üçüncü tişört beyazdı ve üzerinde bir kedi çizimi vardı. Minel gülümsedi kediyi görür görmez. "Bu oysun." Doruk onun hafiften hafiften yerine gelmeye başlayan keyfine, neşesine karşılık bir rahatlama hissederken diğer tişörtleri dolaba astı.

"Kedi görünce hemen seçtin, değil mi? Neden seviyorsun kedileri bu kadar?"

Amacı az da olsa konuşturmaktı kız çocuğunu. Kediler de bunun için çok yerinde bir konuydu; ne zaman kedi görse peşinden koşuşturan, daha sonra da bunu tüm aileye anlatan bir kızdı çünkü bu minik.

"Kediyey güzey." dedi Minel yarım dakika kadar sessiz kaldıktan sonra. "Şiyinyey. Sonya... Tüyyeyi vay, yumuşak." Kendi kendini onaylamak için başını salladı.

Doruk onun bu haline gülümsedi. "Tamam, bunu giyeyim ben de." deyip birkaç saniye önce Ayaz'ın çıktığı banyoya girdi.

"Nasıl oldum?"

Ayaz'a tişört biraz uzun gelmişti, yaşıtlarına göre uzun boylu olsa da söz konusu Doruk abisiydi, o da uzundu kendi yaşındakilere göre. Zaten Aktunaların arasındaki tek kısa boylu Minel'di.

Bir metre bile olmayan Minel. Seksen santimetreden daha az olan Minel.

"Dönmen lazım, böyle tişörtün nasıl durduğunu tamamiyle idrak edemez."

Ayaz bu tarz kelimelere alışıktı Arda'dan, ne denmek istediğini anlayıp kendi etrafında döndü. Minel ellerini çırptı yavaşça. "Yakışyıkyı oydun."

"Ne oldum, ne oldum?"

Ayaz'ın şaşkın sorusuyla Minel de şaşırdı, Kuzey abisine baktı, yanlış bir şey mi söylediğini merak etmişti. Abisi gülümsediğinde içi rahatladı, tekrar etti. "Yakışyıkyı."

Ayaz güldü, eğilip Minel'in yanağını sertçe öptü. "Yakışlıklı olmuşum, ne güzel." demeyi de ihmal etmedi tabii.

"Asıl yakışlıklı benim, açılın şuradan!"

Doruk'un banyo kapısını tekmeleyerek geri itip Ayaz'ı tişörtünün ense kısmıdan tutarak yolundan çekmesiyle Minel sevimli bir şekilde güldü. Doruk bunun neşesiyle daha da bir şahlandı. "Nasıl oldum, nasıl oldum?" diye sordu etrafında dönerken.

"Sen de yakışyıkyı."

"Ben mi peki daha yakışıklıyım, Ayaz mı daha yakışıklı?"

Minel bir süre baktı iki kuzenine. Daha sonra masum masum "Dev adam." diye mırıldandı. Babası onun için dünyanın en yakışıklısıydı. Güven veren mavi gözleri, onu sarıp gölgesine alan ve saklayan kolları, bazen o uyurken dokunduğu uzun kirpikleri, gülünce ortaya çıkan bir gamzesi vardı.

Tüm kuzenler güldü, Minel anlamayıp saf saf baktığında Doruk bir dizini yere koyup boyunu Minel'e yaklaştırdı. "Fıstığım onu sormuyorum. İkimizden birini seçeceksin. Ayaz mı daha yakışıklı, ben mi daha yakışıklıyım?"

Minel uzun bir süre düşündü. Bir Ayaz'a baktı, bir de Doruk abisine. Tavşanına da baktıktan sonra cevap verdi.

"Dev adam yakışyıkyı."

.

.

.

"Minel nerede? Yukarıda mı?"

"Evet."

Akşam yemeğini yemişlerdi, saat dokuza yaklaşıyordu. Görüşecekleri komşuları eve çağırmışlardı ve şu an üçü de evin en ucundaki misafir odasının -Minel bağırışları duymasın diye burayı seçmişlerdi- masasına dizilmiş bir şekilde, Aktuna kardeşlerin karşısında oturuyordu. Onlarla ayrı ayrı konuşmak daha mantıklı olurdu ama hiçbir Aktuna'nın -Hakan dahil- o kadar sabrı yoktu.

Hale sabırsızca saçlarını sırtına attı. "Merhaba, ben Hale." dedi aceleyle. Tanışma faslını hızla geçip soru sormak istiyordu, hatta tanışma faslını atlamak istiyordu ama bilgileri kibar olurlarsa daha hızlı öğrenebileceklerini düşündüğü için bunu yapamıyordu.

Engin ağzını açacağı sırada "Sizin kendinizi tanıtmanıza gerek yok." dedi Gökhan. Sesi buz gibiydi, odanın ucundaki koltuktan kalktı, emin adımlarla masaya oturdu. "Beni tanısalar yeter." Soğuk bir şekilde güldü siyah gömleğinin kollarını yukarı kıvırırken.

"İsmimi bilmenize gerek yok, ben Minel'in babasıyım. Apartmanınızda yaşayan, annesinin eziyet ettiği, sizin de sesinizi çıkarmadığınız kızın babasıyım."

Komşulardan ortada oturan, kırklı yaşlardaki adam bir şey demek için ağzını açtığında anladı Gökhan itiraz edeceğini, başını yana yatırdı.

"Dene."

Adam anlamayıp duraksadı. "Ne?"

"İtiraz etmeyi, yalan söylemeyi dene. Hepimiz görelim ne olacağını."

"Ne olurmuş itiraz edersek?"

Diğer adam korktuğunu belli etmemeye çalışarak konuştuğunda Gökhan sırıttı, ellerini masaya vurarak ayağa kalktığında Hakan dışında herkes irkildi. Gökhan bunu görse bile umursamadı; yan yana oturan iki adamın arkasına geçip bir elini birinin, bir elini de diğerinin omzuna koydu. Eğildi.

"Benim kızıma ilgisiz davranmışlar ya... Ben de size ilgisiz davranırım."

Ellerini adamların omuzlarına vurduktan sonra doğruldu. Karşılarına geçerken sırıtışını ve alaycı ifadesini sildi.

"Tanışma faslımız yarım kaldı; biraz daha anlatayım kendimi, değil mi?" derken mavi gözleri alevlenmişti. Hale derin bir nefes alıp abilerine baktı, Engin başını iki yana salladı. Gökhan'ı bu saatten sonra kimse durduramazdı.

"Benim için bu dünyada kızımdan daha değerli kimse yok. Onun tek gözyaşı için dünyayı yakarım. Onu ağlatanı da bulur, benim meleğime bulaştığı için pişman ederim. Peki, dün ne oldu? Benim kızım ağladı. Niye ağladı? Çünkü geçmişinde bir şey olmuş ve korkmuş. Peki ben, bu korktuğu şeyi hemen bulamazsam ne olur?"

Öne eğildi.

"Bulana kadar geçtiğim tüm yolları yıkarım."

Yıkardı. Herkes ona kaba diyordu, soğuk, duygusuz. Bu sıfatların binlerce katını kızına bulaşanları göstermekten çekinmezdi.

"Bana ne olduğunu anlatacaksınız. Yalan söylediğinizi anlarsam, anlarım, mahvolursunuz. Gözümde kızımı ağlatanlardan bir farkınız kalmaz, enkaza çeviririm hepinizi. Gücümü kullanmakmış, umrumda değil, kızımın ağladığı o apartmanı başınıza yıkarım, arkama da bakmam."

Arkasına yaslandı, derin bir nefes aldı. "Şimdi..." dedi parlayan gözlerini üzerlerinde gezdirip. "Kim başlayacak?" Ses çıkmadığında gömleğinin yakasını gevşetti. "Anlaşılan sakince konuşmak işe yaramayacak."

Engin bir şey diyecek gibi oldu. Alayla gülüp "Sakın." diye mırıldandıktan sonra ayağa kalktı. Masa örtüsünün üzerinde küçük, antika aksesuarlar vardı. Sadece bir saniye içinde örtüyü çekti, yerle buluşan cam biblolar gürültüyle paramparça olurken diğer taraftan dolaştı, ellerini adamların sandalyelerinin arkasına koydu.

"Konuşacaksınız!" dediğinde sesi duvarlardan yankı yaparak döndü. "O zaman sustunuz, hiçbirinizin sesi çıkmadı ama şimdi hepiniz konuşacaksınız! Dün benim kızım ağlayarak uyudu ya... Buradan ağlayarak çıkartırım hepinizi! Anladın mı beni? Duyuyor musun lan, cevap ver bana! Konuş!"

"Duyu-duyuyorum."

"Güzel! Şimdi de konuşacaksın! Ben daha fazla delirmeden, bu masayı da sandalyeleri de devirmeden konuşacaksın! Anlatın lan!" diye gürledi. "Ne gördüyseniz, duyduysanız! Yalan söylediğinizi anladığım an cam, çerçeve bırakmam! Kimse de beni durduramaz! Konuş!"

"Bağırıyorlardı ona." Kadının titrek bir sesle söyledikleriyle bağırmayı bıraksa da hareketlerindeki yangın dinmedi, göğsü hızla inip kalkarken oturmadı, başlarında dikildi.

"Çok... Çok bağırıyorlardı, hep duyardık. Küfür de... Küfür de ederlerdi."

"Başka? Anlat! Başka?"

Diğer adam aldı sözü. "Evde oldukları zaman hep apartmana salarlardı kızı, akşama kadar orada dururdu. Yemek de vermezlerdi. Soğukta..."

Gökhan delirecek gibi hissetti o an. Yüzünü sıvazladı, adam onun değişimini görünce korkarak sustu. Gökhan adam susunca daha da sinirlendi, arka duvardan bir tablo aldı, yere atıp cam çerçeveyi parçaladı. "İkisi de bitti, ikisi de!"

"Dur lan, dur!" deyip duvara yumruk atacak elini tuttu Engin. Gökhan gözlerini ona çevirdiğinde bağırmasın diye hızlıca konuştu. "Her şeyi öğrenelim, öyle." O da sinirlenmişti bal kızına yapılanlara ama kendini tutuyordu, sona saklıyordu öfkesini.

Gökhan elini abisinden silkeleyerek kurtardı. "Devam et!" diye bağırdı adama dönüp. "Başka ne yapıyorlardı? Anlat! Vuruyorlar mıydı hiç?"

Adam korktu anlatmaya, tereddütle baktı diğerlerine. Gökhan bunu görünce çıldırdı. "Lan konuş! Konuş!" diye bağırdığında oturma odasındaki Gülten ve Raif bile duydular sesini.

"Birkaç kez... Birkaç kez gördüm. Tokat..."

Engin geri çekildi, Gökhan'ı tutmayacaktı bu sefer, tutamazdı. Hale sandalyesinden kalkıp Hakan'ın yanına geçti normalde sıcacık olan kahvelerinde buz gibi bir ifade varken. Hiçbir şey sağlam kalmayacaktı bu odada ama umrunda değildi onun "bebişim" dediği, yeğeni olduğundan emin olmadığı zamanlarda bile uyanınca korkmasın diye aynı katta kaldığı kız çocuğuna yapılanlardan sonra.

Gökhan ilk kez böyle bir öfke hissetti. Ne duvarda tablolar kaldı ne raflarda vazolar. "Bitti! Bitireceğim onları!" diye kendinden geçmiş bir şekilde bağırarak kırdı her şeyi. Bazılarını yere fırlattı, bazılarını yumruğuyla kırdı. Hızını alamadı, duvara tekme attı, masayı devirdi, ahşap sandalyelerden birini paramparça olana kadar çarptı zemine. Hiç kimse kıpırdayamadı cam kırıklarına basmamak için.

"Benim kızıma bunu yaptılar, bin beterini yaşatmazsam!.."

"Başka bir şey oldu mu?" diye sordu kıracak cam bir şey bırakmadığında. "Çıldırtmayın beni!" dedi bir saniye bile geçmeden. "Konuşun lan, konuş!" Adamın az önce otururken korkuyla kalktığı için boş olan sandalyesini alıp duvara fırlattı. "Konuş! Konuş!"

"Bodruma, bodruma..."

Burnundan nefes alarak dinledi Gökhan. Titriyordu öfkeden. Esmer teni kıpkırmızıydı. Gözleri kanlanmıştı. Alnında ve boynundaki damarlar açık seçik belli oluyordu.

Hakan ayağa kalktı, bu duyduğundan sonra Gökhan'ın ne yapacağından emin olamıyordu çünkü kırılacak bir şey kalmamıştı, duvarları yumruklarsa durdurmalıydı onu. Cam kırıklarına basmamaya çalışarak kardeşinin yanına geçti.

"Bir ara bodruma kapattılar. Birkaç saat... Birkaç saat kaldı. Çıkınca..."

Gökhan'ın kolunu tutan Hakan yavaşça adama döndü. Dudağının kenarı kıvrıldı, elleri titredi. Engin başını geriye yatırıp sesli bir şekilde güldü, dizini tokatladı. Hale kahkaha attı ellerini saçlarından geçirirken.

Kibar olmak umurlarında değildi, Aktunaların inci tanesini bodruma mı kapatmışlardı?

Kayanyık istemiyoyum.

"Sen ne anlatıyorsun lan?"

Az önce bağıran Gökhan sakince sormuştu bu soruyu. Bu daha kötüydü, adam sadece yutkunabildi. Gökhan sırıttı. "Karanlık mıydı bodrum?" Kısık sesle sorduğu soruya cevap gelmeyince bağırdı. "Cevap ver! Soruma cevap ver!"

"Evet, evet! Penceresi yok!"

Elini saçlarının üzerinde gezdirdi, sırıtışı gülmeye dönüştü. Gülüşü büyüdü, kahkaha attı. Bir dakika kadar sonra biraz kendine geldi. Hafif bir gülüşle "Devamını getir." dediğinde bağırmıyordu.

Fırtına öncesi sessizlik.

"Çıkınca..." dedi adam ağladı ağlayacak halde. "Hava biraz... Biraz soğuktu. Hasta... Hasta olmuş. Havale..."

Gökhan gözlerini kapattı. Alnı patlayacakmış gibiydi, kalbi sanki boğazında atıyordu. Gömleğinin yakasını çekti, derin bir nefes almaya çalıştı ama o kadar öfkeliydi ki nefesi yarım kaldı. "Bitti." dedi kısık bir sesle. "Bittiler."

Gökhan Hakan daha ne olduğunu anlayamadan kolunu ondan kurtardı, kırıklara basmamak için duvar kenarından yürüyüp kapıya ulaştığında Hale ve Engin ancak anlayabildiler onun odadan çıkacağını. Rüzgar gibiydi.

"Bana uçağı ayarla, Kâmil! O uçağı bana ayarla! Neredeydiler en son? En son neredeydiler? Karadağ? Tamam, oraya uçacağız! Geldiğimde birisi hazır olmazsa... Geliyorum!"

Hakan ve Engin yetişti, Hakan onları Gökhan'a bırakacağını söylemişti ama kastettiği bu değildi. Gökhan o uçağa binerse katil olurdu. Sakinleşemezdi, daha da öfkelenirdi, durduramazlardı.

"Dur, oğlum dur, böyle gitme. Yarın beraber gideriz, söz, yarın sabah..."

"Lan bırak!" diye bağırdı Gökhan kolunu kurtarıp. Sesi koridorda yankı yaptı, Raif ve Gülten'in de koşarak geldiğini buğulu bir şekilde gördü. "Ne sabahı lan, ne sabahı? Ben onları bu akşam bulacağım! Duyuyor musun beni? Kimse durduramaz beni, çekil, çekil lan kenara!"

"Ablacığım..." dedi Hale telaşla. "Bu halde gidersen..."

"Bu halde gideceğim! Hiçbiriniz de bana engel olmayacaksınız!" Önünde duran Hakan'ın kahve gözlerine dikti gözlerini. "Abi seni de ezer geçerim, çekil!"

"Gerekirse yap ama gitmene izin veremem, kardeşimi hapse sokamam ben."

Titreyen elleriyle yüzünü sıvazlarken güldü, Engin ve Hakan bu durgunluğundan yararlanıp kollarını tuttuklarında başını arkaya eğdi. Tavana, öfkeden bulanık gördüğü ışıklara bakarken "Sizi uyardım." diye mırıldandı.

Kimse onun ne dediğini anlayamadan kollarını hızlıca çekti, önündeki anne ve babasının arasından sıyrıldı. Koşar adım kapıya giderken kulakları uğulduyordu. Duyuyordu ama anlamıyordu, tek bildiği o kapıdan çıkıp onları mahvetmesi gerektiğiydi.

"Minel'i düşün, biz nasıl diyeceğiz 'Baban gitti.' diye? Açıklayamayız."

Onun "minik bebeğim" diyerek sevdiği, öpmeye kıyamadığı kızını bodruma kapatmışlardı.

"Beraber keseceğiz cezalarını, tamam, şimdi gidelim ama beraber!.."

Yanakları sadece öpülmekten veya utançtan kızarması gereken meleğine tokat atmışlardı.

Kolunu tutan kişiyi itti kapının önüne geldiğinde. Etraftaki sesler bir anda arttı ama nedenini anlayamadı, kapı kolunu aşağı indirdiği anda dizine sarılan minik elleri hissetti.

"Gitme."

Onu durdurabilecek tek cümle, tek ses belki de buydu. Durdu.

Dişlerini sıkmaktan başı ağrıyordu, bir an niye durduğunu anlayamadı. Parmakları kapı koluna hâlâ daha yapışıkken kesik, zangırdayan vücudu yüzünden titrek bir nefes aldı. Başını eğdi. Ona dolu dolu bakan yeşil gözleri, ıslanan yanakları gördüğünde sanki denizden çıktı. Uğuldayan kulaklarındaki boğuk sesler netleşti. Derin bir nefes çekti ciğerlerine uzun süredir su altındaymış da nefes alamıyormuş gibi.

"Beni bıyakma."

Kapı kolundaki parmakları çözülmedi ama gevşedi, kolunu tutan abisinden kurtulmaya çalışmayı bıraktı. "Gidicek mişin?" sorusunu duyduğunda daha fazla ayakta durmadı, yere çöktü, elleri hâlâ daha titriyordu sinirden.

Kızına, onun korku dolu gözlerine baktı. "Meleğim..." derken sesini sakin çıkarmakta zorlanıyordu. Kapıya baktı, gitmesi lazımdı, Minel'e açıklama yapacak ve gidecekti.

"Bıyakmıcam dedin."

Sesi titriyordu. "Güzelim..." dediğinde Minel bir anda boynuna sarıldı. "Gitme, noyuy. Ağyamıcam daha. Gitme." Küçük yumrukları gömleğin yakasına o kadar sıkı kapandı ki Gökhan kızını yüzünü görmek için bile ayıramadı kendisinden. Derin bir nefes aldı, vazgeçti, kollarını küçük bedene sardı.

"Tamam." dedi yavaşça. "Tamam, gitmeyeceğim."

Kucağında Minel'le ayağa kalktı. Etrafında halka olan kalabalık çekildi, merdivende duran yeğenleri yolu açtı. Yavaş yavaş çıktı basamakları, inci tanesinin saçlarını okşadı, kokusunu soludu. Sakinleşemiyordu, elleri titriyordu hâlâ. Kızına sarılmasına rağmen titriyordu. Başında keskin bir ağrı vardı.

Minel'in odasına girecekken kız çocuğu başını iki yana salladı. "Şenin odana." İtiraz etmedi, kendi odasına girdi. Yatağın üzerine oturdu. "Babacığım, yüzünü görebilir miyim?" dediğinde Minel başını iki yana salladı. "Gitmeyeceğim bebeğim benim, hadi, yüzünü göreyim."

Minel babasının sözüne güvendi, gömleğinin yakasını bıraktı, geriye çekilip dizlerine oturdu. Başını çok güvendiği bu adama yasladı, künyesiyle oynadığı birkaç sessiz dakikadan sonra titrek bir sesle sordu.

"Bana mı kısdın? Bıyakcak mıydın?"

Gökhan az da olsa sakinleşmişti, yine de titriyordu elleri. Minel'in yanağını okşadı bu titremeye durdurmaya çalışırken. "Ben sana kızabilir miyim güzeller güzelim? Ben seni bırakır mıyım?"

"Ama..." diye mırıldandı Minel. "Hayam şana dedi. Miney'i bıyakma dedi. Şen dinyemedin."

Abileriyle oynarken babasının bağırışlarını duymuş, ona engel olmaya çalışmalarına rağmen koşa koşa aşağı inmişti. Merdivendeyken gördüklerini, babasını tutmaya çalışan amcalarını ve dedesini, bir şeyler söyleyen halası ve babaannesini uzun bir süre unutamayacaktı. En çok da halasının "Minel'i bırakma, ne diyeceğiz biz çocuğa?" sorusuna babasının cevap vermeyişini unutmayacaktı.

"Duymadım biriciğim, duymadım. Çok..." Ne diyeceğini bilemedi Gökhan, aklına gelenlerle gözlerini yumdu, derin bir nees verip bir süre öyle bekledi. "Çok öfkeliydim." dedi gözlerini tekrar açtığında. Kızının saçlarını okşadı korka korka.

Bodruma kapatmışlardı kollarında tuttuğu bu iyi kalpli kızı, dövmüşlerdi, ağlatmışlardı, yalnız bırakmışlardı.

"Özür dilerim." diye mırıldandı. "Seni daha önce bulmadığım için özür dilerim. Daha önce baban olamadığım için özür dilerim."

Künyesindeki minik eli tuttu, renkli yara bandı yapıştırılmış avuç içini defalarca öptü. Diğer elinin hatrı kalırdı, onu da öptü defalarca.

"Söz veriyorum, yaşadığım sürece seni hiç bırakmayacağım. Seni korumak için her şeyi yapacağım, her şeyi. Bu dünyadaki kimsenin sana zarar vermemesi için, canını acıtmaması için..."

Kızının ellerini yavaşça bıraktı, kollarını sardığı bedeni göğsüne bastırdı. Alnından ve saçlarından öperken "Özür dilerim." diye mırıldandı yine. "Özür dilerim babacığım, özür dilerim meleğim, özür dilerim babasının canı."

Minel her zaman dağ gibi duran, dev adam dediği babasının üzgün cümleleriyle üzüldü. Kollarını boynuna sararken "Üsüyme." diye mırıldandı. "Özüy diyeme. Ben şeni çok seviyoyum."

"Ben de seni çok seviyorum." diye karşılık verdi Gökhan. Tek bir saniye dahi beklememişti. "Canımsın sen benim, minik bebeğimsin."

Minel mutlu oldu, gülümsedi. Bir süre babasına sarılmanın tadını çıkardıktan sonra "Şey..." dediğinde Gökhan bir kez daha saçlarından öptü. "Efendim inci tanem?"

"Uyuyayım mı?"

Gökhan geri çekildi, sarı kirpiklerinin altından utangaç utangaç kendisine bakan kızını görünce sanki unuttu tüm olanları. Yalnızca yarına kadar sürecekti bu unutkanlık ama unuttu.

"Uyuyalım babacığım."

"Ben pijama giydim." dedi Minel bu cevabı alınca. "Şey... Şen de giyey misin?"

"Giyerim meleğim."

"Tavşanımı da ayayım."

"Alalım güzelim."

Gökhan "Hayır." diyebilme yetisini kaybetmişti ve bundan zerre şikayeti yoktu.

Telefonunu çıkardı, Kuzey'e mesaj atıp tavşanı getirmelerini istedi. Giyinme odasına Minel eşliğinde gitti, eşofmanlarını aldı.

"Bakmıyoyum!"

Ellerini gözlerine çarparak arkasını dönen kızı dakikalar önce bir odayı tamamen yıkıp geçmiş, sinirden gözü dönmüş olan o değilmişçesine güldürdü Gökhan'ı. Şortunu ve tişörtünü giyince "Giydim." dedi yavaşça.

Minel arkasını döndü. Dün ve bugün olanlar onu yormuştu, gözleri kapanıyordu. Buna rağmen gülümseyip "Yakışyıkyı oydun." demeyi ihmal etmedi. Gökhan güldü onun bu sevimli hallerine.

"Amca?" Kapısı tıklatıldığında gözlerini kızından ayırdı zar zor. "Gel aslanım."

Kuzey içeri girdi, amcasına baktı çekingence gülümsedi. Elindeki tavşanı Minel'e verip kızın saçlarından öptükten sonra "İyi geceler." deyip çıktı.

Gökhan siyah örtüsünü çekip yatağa uzandı. Kolunu uzattı. "Gel güzelim." Minel anladı, yatağa çıktı, tavşanını babasının diğer tarafına koydu. Gökhan gözlerini kırpıştırarak baktı oyuncağa. Minel "Oyda uyuşun." dediğinde derin bir nefes aldı.

Bir elemanla uyumadığı kalmıştı.

Bir iki dakika içinde uyuyacağı esnemesinden belli olan kız çocuğu başını adamın kaslı kolunun üzerine koydu. Bir eli hemen adamın künyesine gitti. Gökhan onun bu hareketine gülümsedi, kolunu kızının beline sarıp onu iyice kendisine çekti, göğsüne yasladı.

"İyi geceler babacığım." diye mırıldandı alnından öpüp. Saçlarını okşadı, içinden "Özür dilerim." deyip durdu. Geç kaldığı için, onu bulamadığı için, daha iyi bir baba olamadığı için, acı çekmesini engelleyemediği için...

Aktunaların inci tanesi babasının kokusuyla, sıcaklığıyla, görmese bile mavi gözlerinin verdiği güvenle mayıştı. Künyedeki elleri çözülmeden, uykuya dalmadan hemen önce mırıldandı.

"İyi geceyey baba."

End of chapter

6 comments