Denis Amca’nın küllerinin bedenime mühürlenmesinin üzerinden tam bir hafta geçmişti. Sandra haklıydı; bu kadim büyü ruhumu parça parça koparıp yeniden birleştiriyor gibiydi. Büyü henüz tamamlanmamıştı, aşamalı ve ağır ilerleyen bir süreçti. Göğsümün üzerinde, kalbimin tam hizasında hissettiğim o amansız sızı, kalan mühür seansları için ne kadar çok güç toplamam gerektiğini bana her saniye hatırlatıyordu.
Nora’nın korumacı bakışlarından ve kulübenin o boğucu dumanından kaçıp nefes almak istediğim bir sabahtı. Ayaklarım beni Bamberg’in o dar, çamurlu sokaklarından geçirip kasabanın tozlu kütüphanesine sürüklemişti. Burada, bu çağda bir kadının açık açık kütüphaneye girmesi, rafların arasında dolaşması demek, piskoposun gözünde doğrudan "cadılık" fermanını imzalaması demekti. Bilgi, kadınlar için yasaklı bir zehirdi. Ama içimdeki o merak ve Denis'in gücünü taşımanın verdiği o deli cesareti beni durdurmamıştı.
Kütüphanenin en loş köşesinde, eski ahşap rafların arasında parmaklarımı gezdiriyordum. Tam o sırada gözüme bir şey çarptı. Diğer kitapların aksine, kırmızı deri kaplı, üzerinde altın yaldızlı işlemeler olan ve tam ortasında parıldayan bir karga sembolü barındıran o tekinsiz kitap...
Yutkundum. İçimden bir ses o kitaba dokunmam gerektiğini fısıldadı. Elimi yavaşça uzattım, tam parmak uçlarım kitaba değecekti ki...
Buz gibi, sert ve büyük bir el, benim elimin üzerine kapandı.
İrkilerek elimi çektim ve sırtımı arkadaki rafa yasladım. Kalbim göğüs kafesimi döverken, kitabı benden önce çekip alan adama baktım. Karşımda sarışın, hatları adeta bir heykel gibi kusursuz duran yakışıklı bir genç adam duruyordu. Gözlerinde, buranın çürümüş insanlarına benzemeyen, tuhaf bir berraklık vardı.
Kitabı parmaklarının arasında hafifçe çevirip bana tepeden baktı. Dudaklarının kenarında belli belirsiz bir tebessüm vardı.
— Küçük hanımların kütüphanenin bu kadar tekinsiz köşelerinde gezinmesi tehlikelidir, dedi sesi derindi. — Hele ki büyü ve büyü sanatlarıyla ilgili olan bu yasak kitabı alması...
Kendimi toparlamaya çalışarak çenemi dikleştirdim. İçimdeki korkuyu öfkemin arkasına gizlemek en iyi yaptığım şeydi.
— Küçük hanım mı? dedim alaycı bir tonla, gözlerimi gözlerine dikerek. — Ve o kitap için uzanan ilk bendim. Centilmenlik, kitabı bana bırakmanızı gerektirirdi.
— Haklısınız, normal şartlarda öyle yapardım, dedi bana doğru bir adım atarak. Aramızdaki mesafe azaldığında, üzerinde tütün ve temiz dağ havası kokusu aldım. — Ama bu kitap sıradan bir roman değil. Ve sizin gibi... meraklı bir kadının elinde, piskoposun avcıları için harika bir av davetiyesine dönüşebilir. Sizi korumaya çalışıyorum.
— Beni korumak mı? dedim hafifçe gülerek. Bir yandan da göğsümdeki mührün sızısını gizlemeye çalışıyordum. — Sizi tanımıyorum bile. Hem, sizin de bu gizemli kitapla ne işiniz olduğunu sormam gerekmez mi?
Genç adam duraksadı. Gözlerindeki o alaycı parıltı yerini daha yumuşak, insanı kendine çeken dürüst bir ifadeye bıraktı. Kitabı koltuğunun altına alıp elini dostça öne uzattı.
— Haklısınız, kabalık ettim. Ben Fidel, dedi.
Fidel... İsmi, o güven veren duruşuyla o kadar uyumluydu ki. Elini sıkıp sıkmamak arasında gidip geldim. Burada, herkesin birbirini ihbar ettiği bu cehennemde bir yabancıya güvenmek intihardı. Ama bu sarışın gencin gözlerinde, beni ele vermeyeceğine dair tuhaf, büyüleyici bir teminat vardı.
Dudaklarımı hafifçe yalayarak elimi yavaşça onun eline bıraktım.
— Freya, dedim fısıltı gibi bir sesle.
Fidel elimi kavradığında, parmaklarındaki o sıcaklık göğsümdeki büyünün sızısını bir anlığına hafifletir gibi oldu. Gözlerimin içine bakarak gülümsedi.
— Memnun oldum Freya. Sanırım bu kütüphaneden sağ salim çıkmak istiyorsak, o kargalı kitabı şimdilik aramızda bir sır olarak saklamalıyız. Ne dersin?
Fidel’in sorusuna cevap vermek üzere dudaklarımı aralamıştım ki, kütüphanenin ağır ahşap kapısının gıcırtıyla açılması ve içeri giren sert bot sesleri sözümü havada bıraktı.
— George’un adına! Her rafa bakın, o yasaklı elyazmaları hâlâ buralarda bir yerlerde olmalı!
Duyduğum sesle kanım dondu. Bu, Piskopos George’un en sadık ve en acımasız avcılarından Diamondın sesiydi. Yanında en az üç ya da dört adam daha vardı. Bir kadının kütüphaneye girmesinin doğrudan idam fermanı olduğu yetmezmiş gibi, Fidel’in koltuğunun altında tuttuğu o büyü ve büyü sanatları kitabı yakalandığımız an ikimizin de odun yığınlarının üzerinde can vermesi demekti.
— Buradalar, diye fısıldadım panikle. Göğsümdeki mühür, korkunun tetiklediği adrenalinle anında sızlamaya başladı.
Fidel’in yüzündeki o sakin ve dürüst ifade bir anda ciddileşti. Gözleri hızla etrafı taradı. Kaçacak bir kapı yoktu, avcıların sesleri raf aralarından yankılanarak bize doğru yaklaşıyordu.
— Şşşt, arkama geç, diye fısıldadı Fidel.
Beni bileğimden kavradığı gibi iki büyük rafın arkasındaki, normalde gözle görülmeyen dar ve karanlık bir girintiye doğru çekti. Burası kütüphanenin eski, tozlu duvarıyla kitaplık arasında kalan, zar zor bir insanın sığabileceği kadar dar bir boşluktu.
Fidel beni o dar alana doğru iterken kendisi de hemen arkamdan içeri sızdı. Alan o kadar dardı ki, sırtım buz gibi taş duvara yaslanırken Fidel’in göğsü tamamen benim göğsüme kapandı. Aramızda yarım parmak mesafe bile kalmamıştı. Nefesimi tuttum.
— Buraya doğru geliyorlar, nefes alma, diye fısıldadı Fidel. Dudakları kulağımın hemen yanındaydı ve sıcak nefesi boynumu ürpertiyordu.
Avcıların ağır adımları tam saklandığımız rafın önünde durdu. Birkaç kitabın sertçe yere fırlatılma sesini duyduk. Kalbim o kadar gürültülü çarpıyordu ki, Fidel’in bunu göğsünde hissettiğine emindim. Korkudan ellerim titrerken, ne yaptığımı bilmeden ellerimi Fidel’in o geniş omuzlarına koyup ondan destek almaya çalıştım.
Fidel, kalp atışlarımı hissetmiş gibi, bir elini belime yerleştirip beni duvara doğru biraz daha sabitledi. Diğer elini ise yavaşça yüzüme doğru getirdi; titreyen dudaklarımı parmak ucuyla hafifçe bastırarak "sessiz ol" işareti yaptı. Gözleri karanlıkta bile parıldayan bir safir gibi doğrudan gözlerimin içine bakıyordu. Aramızdaki bu ani ve kaçınılmaz yakınlık, dışarıdaki ölüm tehlikesini bir anlığına zihnimden sildi. Üzerindeki o dağ havası kokusu içimi tuhaf bir güvenle doldururken, göğsümdeki büyünün sızısı onun sıcaklığıyla tamamen uyuşmuştu.
— Burada değil, yukarı kata bakın! diye bağırdı dışarıdaki avcı. Adım sesleri yavaşça uzaklaşmaya başladı.
Nefesimi yavaşça dışarı üfledim, başım Fidel’in çenesinin hemen altına yaslandı. Fidel de derin bir nefes alarak belimdeki elini hafifçe gevşetti ama beni tamamen bırakmadı. Gözleri hâlâ yüzümde dolaşıyordu.
— Çok yakındı, dedi fısıltıyla, sesinde az önceki tehlikenin değil, aramızdaki o çekimin yarattığı tuhaf bir pürüz vardı. — Kalbin bir kuş gibi çırpınıyor, Freya.
Yanaklarımın alev alev yandığını hissettim. Çenemi dikleştirip bu romantik büyüyü bozmaya çalışarak hafifçe fısıldadım:
— Senin de koltuğunun altındaki o büyü kitabı olmasaydı, belki bu kadar hızlı çarpmazdı, Fidel.
Fidel hafifçe gülümsedi, yüzündeki o büyüleyici hatlar karanlıkta bile göz alıcıydı. Belimdeki elini tamamen çekip bir adım geri çekildi ama gözlerini benden ayırmadı.
— Pekala, haklısın. Ama kabul et, kütüphanedeki bu sıradan gün için fazlasıyla heyecanlı bir karşılaşma oldu.Fidel’in bu alaycı sözlerine gözlerimi devirdim ama haklıydı. Üst kattan gelen ağır bot sesleri, rafların devrilme gürültüleri ve Diamond’ın o buz gibi, emreden sesi kütüphanenin yüksek tavanında yankılanmaya devam ediyordu. Gitmeye niyetleri yok gibiydi ve burası her an bizim için bir kapana dönüşebilirdi.
Fidel, saklandığımız dar boşluktan kafasını milimcik uzatıp dışarıyı kolaçan etti. Yüzünde, az önce ölümle burun buruna gelmemişiz gibi rahat ve alaycı bir tebessüm belirdi. Bana döndü, koltuğunun altındaki büyü kitabını iyice sıkıştırarak fısıldadı:
— Şanslı günündesin Freya. Normalde buranın mistik havasını solumayı severim ama sanırım yukarıdaki centilmenlerin kitap zevki bizimkinden biraz daha gürültülü. Beni takip et.
Bileğimi tekrar kavradı ama bu sefer beni peşinden sürüklemek için değil, adımlarıma yön vermek içindi. Parmaklarının sıcaklığı tenimde yabancı ama güven veren bir his bırakıyordu. O dar girintiden sessizce sıyrıldık. Fidel, kütüphanenin zeminindeki gıcırdayan ahşap tahtaların hangilerine basmaması gerektiğini çok iyi biliyor gibiydi; adeta bir gölge gibi esnek ve sessiz hareket ediyordu.
Kütüphanenin arka tarafına, tozlu perdelerin arkasında kalan küçük ve loş bir koridora saptık. Burası eski bir malzeme odasına açılıyordu. Fidel cebinden küçük, paslı bir anahtar çıkarıp kapıyı açtı. İçeride kırık dökük masalar ve eski parşömen tomarları vardı. Odanın en arkasındaki küçük, dar pencereyi işaret etti.
— Buyurun küçük hanım, dedi Fidel hafifçe eğilerek, yüzündeki o muzip ifadeyi bozmadan. — Sizin için özel olarak hazırlattığım acil durum çıkışımız. Biraz dar ve muhtemelen pelerinin çamur olacak ama odun yığınında yanmaktan daha iyidir, ne dersin?
— Çok konuşuyorsun, Fidel, diye fısıldadım, bir yandan da gülmemek için dudaklarımı birbirine bastırarak.
Pelerinimin eteklerini toplayıp pencere kenarına tırmandım. Fidel belimden hafifçe destekleyerek kütüphanenin arka sokağına, o ıssız çamurlu patikaya rahatça inmemi sağladı. Hemen arkamdan da kendisi, o uzun boyuna rağmen şaşırtıcı bir çeviklikle pencereden dışarı süzüldü.
Temiz ve soğuk Bamberg havası yüzümüze çarptığında ikimiz de derin bir nefes aldık. Kütüphanenin içindeki o boğucu tehlike geride kalmıştı. Diamond ve adamları içeride boş rafları arayadursun, biz çoktan sıyrılmayı başarmıştık.
Fidel üstünü başını hafifçe silkeleyip koltuğunun altındaki kargalı büyü kitabına vurdu.
— Pekala Freya, dedi gözlerini kısarak, o alaycı parıltı yine gözlerindeydi. — Hayatımı tehlikeye attığım o muazzam kütüphane macerasından sonra, en azından bir teşekkürü hak ettiğimi düşünüyorum. Yoksa o asi cadı damarların bir centilmene teşekkür etmene izin vermiyor mu?
Fidel’in ağzından o "cadı" kelimesi döküldüğü an, sanki Bamberg’in tüm o ayazı bir anda ensemden aşağı boşaldı. Göğsümdeki mühür sanki tehlikeyi hissetmiş gibi aniden zonkladı. Duraksadım. Bakışlarım buz kesti. Beni mi deniyordu? Kimdi bu adam? Benim hakkımda ne biliyordu, yoksa sadece bir tahmin miydi? İçimdeki o panik dalgasını her zamanki gibi maskemin arkasına gizledim. Madem o oyunu alaycı oynuyordu, kurallarına göre oynayacaktım.
Adımlarımı durdurdum ve Fidel’e doğru döndüm. Aramızdaki mesafeyi kapatıp, kütüphanedeki o yakınlığımızı hatırlatır gibi hafifçe ona doğru eğildim. Dudaklarımın kenarına flörtöz, meydan okuyan bir tebessüm yerleştirdim. Gözlerimi onun safir karası gözlerine diktim ve sesimi sadece onun duyabileceği bir fısıltıya düşürdüm:
— Cadı damarları mı? Dikkat et Fidel... Eğer gerçekten öyleysem, bir teşekkür yerine seni kurbağaya çevirmeyi tercih edebilirim. Ya da daha kötüsü... o çok sevdiğin kütüphanenin gizli köşelerinde aklını başından alacak küçük bir büyü yapabilirim. Tabii eğer canına susamadıysan...
Fidel bu cevabım karşısında hafifçe geriye doğru çekildi, gözleri hayranlıkla ve o çok sevdiği muziplikle parıldadı. Oyunumu beğenmişti.
Ona daha fazla koz vermemek için pelerinimin eteklerini savurarak arkamı döndüm.
— Şimdilik hayatımı kurtardığın için teşekkürler centilmen. Ama gitmem gerek, yoksa ikimiz için de büyü bozulacak, dedim ve çamurlu patikada hızla yürümeye başladım.
Nora gelmeden eve yetişmeliydim. Kalbimin ritmi hâlâ düzene girmemişti ve bunun sadece avcıların korkusundan olmadığını çok iyi biliyordum. Arkama bakmadan adımlarımı hızlandırırken, Fidel’in o yumuşak, pürüzsüz ve tüm içimi eriten sesi sokağın tenhalığında yankılandı.
Öyle bir şey söyledi ki, adımlarım çamurun ortasında mühürlendi; göğsümdeki o acı veren mühür büyüsü bile kalbimin sıcaklığıyla bir anlığına tamamen sustu. Arkasından bakmasam da yüzündeki o sıcacık tebessümü hisseder gibiydim. Şöyle seslendi arkamdan:
—Büyücü olduğunu iddia eden bir kadına göre, kalbinin sesini saklamakta pek de başarılı sayılmazsın. Tekrar karşılaşacağız, Freya.
Sözleri Bamberg’in o karanlık gökyüzünde asılı kaldı. Gitmişti. Ama ikimiz de çok iyi biliyorduk; bu bir veda değil, kaderin o kaçınılmaz ağının ilk ilmeğiydi. Biz daha sonra, belki daha büyük bir tehlikenin tam ortasında, tekrar bir araya gelecektik.
GECE YARISI-KİLİSE
Bamberg Kilisesi’nin devasa taş duvarları, gece yarısının amansız soğuğunu karanlık bir zırh gibi kuşanmıştı. İçeride, İsa heykelinin altına doğru uzanan gölgelerin arasında sadece birkaç mum alevi titriyor, o mukaddes sessizliği altarın önünde dikilen adamın tok sesi bölüyordu.
— Günler daralıyor, dedi Piskopos George, elindeki gümüş haçı parmaklarının arasında neredeyse onu kıracakmış gibi sıkarak. Gözlerindeki o bağnaz ve hastalıklı nefret tekinsizce parıldıyordu. — Denis'in külleri meydana savruldu ama klanın kalbi hâlâ atıyor. Nuremberg’e kaçmalarına izin veremem.
Piskoposun hemen arkasında, kilisenin loş sütunlarından birine yaslanmış olan Moris, alaycı bir nefes verdi. Dudaklarındaki o zehirli gülümsemeyle öne doğru bir adım attı.
— Sakin olun piskopos, dedi Moris, sesindeki o rahat tavır kilisenin ciddiyetine meydan okur gibiydi. — Plan tıkır tıkır işliyor. En güçlü kalkanları kırıldı. Klan şu an panik içinde, nereye kaçacaklarını bile bilmiyorlar.
Tam o sırada, kilisenin büyük, oymalı ahşap kapısı sessizce aralandı. Sunağa doğru yaklaşan sarışın genç, üzerindeki pelerini omuzlarından geriye doğru attı. Gözlerindeki o berrak safir mavisi, az önce kütüphanede bir kadının içini ısıtan o dürüst ifadeden çok uzaktı; şimdi buz gibi ve hesapçıydı.
Fidel...
Moris, Fidel’in içeri girdiğini görünce gözlerini kıstı, aralarındaki o eski düşmanlık anında kilisenin havasını gerdi.
— Sonunda teşrif edebildiniz, dedi Moris, sesini bir yılan gibi tıslatarak. — Kütüphanedeki küçük kaçamağın biraz uzun sürdü sanki, Fidel? Avcıların Diamond’ı göndermeseydi, orada daha ne kadar kalacaktın?
Fidel, Moris’in bu kışkırtmasına sadece hafifçe gülümseyerek karşılık verdi. Piskopos George’un önünde durdu.
— Diamond işini iyi yapıyor Moris, ama benim işimi zorlaştırıyor, dedi Fidel, sesi alaycı ve son derece netti. — Piskopos... klanın yeni bir planı var. Ve bu sefer işler sandığınızdan daha karmaşık. Denis’in gücü yok olmadı. Onu mühürlediler.
George’un yüzü öfkeden kıpkırmızı kesildi, eli hışımla masaya vurdu.
— Kim?! Kim cesaret etti o lanetli gücü bedenine almaya?
Moris araya girmek için dudaklarını araladı ama Fidel ondan önce davrandı. Bakışlarını önce piskoposa, sonra da odanın köşesinde sessizce bekleyen Moris’e çevirdi. Fidel’in yüzünde o sinir bozucu, alaycı tebessüm vardı.
— Althea'nın kızı, dedi Fidel, adını kilisenin duvarlarına bir lanet gibi bırakarak. — Freya. Gücü o üstlendi. Değil mi Moris? Ormanda her şeyi gözlerinle gördün ama piskoposumuza anlatmayı unuttun sanırım.
Moris’in gözleri tehlikeli bir öfkeyle karardı, Fidel’e doğru sert bir adım attı. Moris o gece ormanda, ağacın gölgesinde Freya’nın o külleri göğsüne bastırışını zaten saniye saniye izlemişti. Ama bu bilgiyi piskoposa kendi planına göre saklıyordu. Fidel’in bu hamlesiyle oyununun bozulduğunu hissetti.
— Ben neyi ne zaman anlatacağımı iyi bilirim Fidel, dedi Moris, sesindeki o kadim karanlık ilk kez dışarı taşarak. — Ama sen... Freya’nın peşine düşüp kütüphanelerde vakit kaybederken çok büyük ateşle oynuyorsun. O kız senin oynatacağın küçük oyuncaklarına benzemez.
Fidel, Moris’in bu çıkışına karşı çenesini dikleştirdi, yüzündeki o alaycı ifade geri gelmişti ama gözleri hâlâ buz gibiydi:
— Ben neyle oynadığımı çok iyi biliyorum, Moris. Ama asıl sen dikkat et... Çünkü Freya’nın kalbindeki o büyü, senin o gizli, karanlık oyunlarını tek bir kıvılcımla yakıp kül edebilecek kadar güçlü. Ve ben... o yangını izlemek için sabırsızlanıyorum.
Piskopos George, karşısındaki bu iki tekinsiz adamın arasındaki savaşı anlamaya çalışarak ikisine baktı. Şehrin kaderi, klanın geleceği ve Freya’nın damarlarındaki o mühürlü güç... hepsi bu gece kilisenin günahkar mihrabında, bu üç adamın ortak ama birbirine tamamen düşman planlarının arasında kilitlenmişti.