Yine etrafı et kokusu sardı. Bu sefer kim? Yan komşum mu? Galiba kızı hastalanmıştı. Yoksa dostum Milanın annesi Sandra mı? Çarşıdan adamotu alırken görmüştüm onu. Yoksa hiç tanımadığım yanından geçip gittiğim, sadece ineği sabah sütten kesilen birisi mi? Herhangi biri olabilir.
Eğer Bamberg'de yaşıyorsanız insan etinin kokusuna alışmış olmalısınız. Bazen yakılanın kadın mı yoksa erkek mı olduğunu tahmin etmeye çalışıyorum. Pek başarılı olduğum söylenemez. Moris bu konuda daha iyi. O zaten her konuda daha iyidir. Avcılık, demircilik,balık tutma, strateji,en kadim büyüler, yeni büyüler, kadınları tavlama taktikleri ki bu benim en nefret ettiğim özelliği olur. Bir anda Moristen bahsetmem saçma biliyorum üzgünüm yani daha onu tanımıyorsun bile, ama son zamanlarda tüm sözlerim tüm yollarım ona çıkıyor. Bu iğrenç yerde bunca karmaşada bunca ölümün zülmün hatta ve hatta yaklaşan bu savaşın ortasında kendini beğenmiş aptal bir erkek cadıdan bahsediyor olmam ne kadar da utanç verici.
Annem aşkın her zaman bir rezillik olduğunu söylerdi. Ona göre aşk acıdan başka bir şey değildi. Keza haklıydı da onu alevlerin arasına sürükleyen aşktı. Aşık olduğu adam yüzünden kimliği açığa çıkmış, belki de bölgedeki tüm masum cadıların kurtuluşu olacak olan kadın yakılmıştı. Ablam da onunla beraber yürümüştü ölüme. Neyse ki annemin yeni doğurduğu bebekten yani benden kimsenin haberi yoktu. Beni en güvendiği dostuna, Noraya emanet etmişti ve böylece hayatım kurtulmuştu.
Kendi kendime söylenerek telaşla pencereyi açtım. Keskin koku içeriye olduğundan daha fazla doldu. İnsanlar, özellikle erkekler şenlik var gibi meydana gidiyordu. Kasabanın meydanında kocaman bir cadı hapishanesi var, cadılar ya da cadı zannedilenler orada yakılır ya da asılır. Artık kim cadı kim değil ben bile ayırt edemiyorum. Her gece konseyden biri eksiliyor sanki.
Siyah uzun ve önümü kapatabilmesi için küçük kırmızı tokası olan pelerinimi aldım. Kapıya ulaştım ve açtım her zaman yaptığımız gibi iki tur kilitledikten sonra anahtarı iç cebime attım. Nora gelmeden dönmeliydim.
Meydana vardığımda iş çoktan bitmiş, insanlar dağılıyordu. Kimin yakıldığını anlamaya çalışırken Milanın bana yaklaştığını gördüm. Üzgündu, yüzü soluktu.
Kalbimin göğüs kafesimi zorladığını hissettim. Adımlarımı hızlandırıp tam karşısında durdum. Etraftaki son insanlar da küllere baka baka dağılıyordu.
— Milan... dedim sesimi alçaltarak. — Kimdi o? Kimin için yandı bu ateş?
Milan gözlerini benden kaçırdı. Dudakları titriyor, ellerini nereye koyacağını bilemiyordu. Gözlerindeki o çaresiz ifade, içimdeki korkuyu bir çığ gibi büyüttü.
— Sandra teyze mi? diye fısıldadım, sesimin titremesine engel olamayarak. — Çarşıda... Çarşıda elinde adamotu görmüştüm. Onu mu ihbar ettiler?
Milan derin bir nefes aldı, göz yaşları soluk yanağından aşağı süzüldü. Başını yavaşça iki yana salladı.
Rahatlama hissi göğsümden aşağı inemeden, Milan dudaklarını dişledi ve gözlerinden yaşlar süzülürken o korkunç ismi fısıldadı:
— Denis Amca... O yandı, Freya.
— Olamaz... dedim sessizce. Sesim kendi kulaklarıma bile bir yabancı gibi geldi. Dünyanın başıma yıkıldığını hissettim.
Milan’ın gözleri tamamen dolmuştu, hıçkırıklarını tutmaya çalışıyordu ama ben etrafımıza bakan meraklı gözleri fark ettiğimde içimdeki panikten sıyrılıp buz gibi bir soğukkanlılığa büründüm. Burada ağlamak, yas tutmak ya da zayıflık göstermek ölüm demekti. Piskopos George’un gözleri ve kulakları her yerdeydi. Cadılara kafayı takmış o bağnaz adam, Bamberg’i tam bir cehenneme çevirmişti. Kurdurduğu işkence odalarında insanları tırnaklarını sökene, kemiklerini kırana kadar konuşturur, sırf cadılıkla suçlananları hapsetmek için özel zindanlar yaptırırdı.
Ve şimdi o cehennem, en büyük koruyucumuzu, Denis Amca'yı yutmuştu.
O, klanımızın en güçlüsüydü. Yaklaşık 450 kişiyi bulan o devasa cadı klanını bugüne kadar ayakta tutan yegane güç oydu. Güçlerini kullanarak doğaya, akarsulara müdahale eder; yeri geldiğinde ağaçları ve bitkileri görünmez bir duvar gibi sıklaştırıp avcıların gözünü boyardı. Bu sayede bazen koca bir aileyi, bazen tek bir masumu nehir yolundan gizlice Nürnberg’in o güvenli topraklarına kaçırırdı.
Ama şimdi Denis Amca ifşa olmuştu. Küllerinin başında duruyorduk.
"Onu kim ifşa etti?" diye düşündüm telaşla. Kafamın içinde binbir soru dönüyor ama hiçbir cevap bulamıyordum. Bizden biri miydi?
Kendimi topladım. Yere doğru eğildim, kimseye fark ettirmeden, o hâlâ tüten sıcak küllerin arasından bir avuç alıp pelerinimin gizli cebine sakladım. Denis Amca'nın kadim gücünün kalıntıları toprağa karışıp gitmemeliydi. Diğer elimle Milan’ın titreyen, buz kesmiş elini sıkıca kavradım.
— Yürü, dedim nefesimi dışarı vererek. — Burada duramayız. Diğerleri de fark etmiştir. Ormana gidiyoruz.
Denis Amca'nın gidişiyle klanın darmadağın olacağını ve herkesin can havliyle ormandaki o gizli toplantı yerine akın edeceğini biliyordum. Milan’ı da peşimden sürükleyerek, arkamızda yanan o cehennemin kokusunu bırakıp karanlık ağaçların arasına doğru hızlıca yürümeye başladık.
Toplantı alanına vardığımızda hava iyiden iyiye kararmıştı ve tahmin ettiğim gibi birkaç cadı da buradaydı. Birbirimize başımızla selam verdik. Kimse konuşmuyor,yanlızca Milanın hıçkırıklarını dinliyorduk. Sıra Milan ve annesindeydi haftaya onlar kurtulacaktı bu cehennemden. Eğer Denis amca yok edilmeseydi.
Zaman geçtikçe ormanın derinliklerindeki ağaçların arasından yeni gölgeler belirmeye başladı. Nora, yüzündeki o her zamanki endişeli ama dik duruşuyla geldi; hemen arkasından da hâlâ yaşadığına şükrettiğimiz Sandra girdi alana. En son ise adımlarını hiç gizlemeyen, o tekinsiz ve rahat tavrıyla Moris belirdi. Gözleri anında beni buldu ama kafamı çevirdim. 450 kişilik klandan geriye kalan, Bamberg'de sıkışmış o bir avuç cadı şimdi çember oluşturmuş, ne yapacağını bilmez halde fısıldaşıyordu.
— Denis olmadan hiçbirimiz güvende değiliz, diye söze başladı cadılardan biri. — Bizi Nuremberg’e kim geçirecek? Piskopos George yarın hepimizin kapısına dayanacak!
— Savaşmaktan başka çaremiz yok! diye gürledi bir diğeri.
Her kafadan bir ses çıkıyor, panik dalgası büyüyordu. Moris ise bir ağaç gövdesine yaslanmış, alaycı bir sessizlikle tartışanları izliyordu. Ortamdaki bu çaresizlik canımı sıktı. Kendimi öne doğru attım ve pelerinimin gizli cebine daldırdığım elimi çıkardım. Avcumun içindeki o hâlâ ılık olan, parıldayan külleri çemberin ortasına doğru uzattım.
— Savaşacak gücümüz mü var sanıyorsunuz? dedim sesimi yükselterek. Herkes bir anda sustu ve avcumdaki küllere baktı. — Denis Amca meydanda parça parça yanarken hiçbirimiz bir şey yapamadık. Gücü toprağa karışıp gitmek üzereydi, bunu ondan geriye kalanlardan aldım. Eğer bir yol bulamazsak, hepimizin sonu bu küller gibi olacak.
Sandra öne doğru bir adım attı. Küllere baktı, gözlerinde eski, tehlikeli bir bilginin parıltısı vardı.
— Bir yol var, dedi Sandra, sesi titreyerek ama kararlı bir şekilde. — Kadim bir mühür büyüsü... Eğer Denis'in küllerini aramızdan birinin bedenine mühürlersek, onun doğaya hükmeden o muazzam güçlerini o kişiye aktarabiliriz. Klanı buradan çıkaracak yeni bir liderimiz olur.
Ortalığa buz gibi bir sessizlik çöktü. Cadılar birbirine bakmaya başladı. Sandra derin bir nefes alıp ekledi:
— Ama bu büyü... Günler süren, ruhu parça parça yırtan ve kemikleri eritiyormuş gibi hissettiren acılı bir süreçtir. Çoğu beden bu yükü kaldıramaz, kalbi durur.
Kimse kılını kıpırdatmadı. Az önce "savaşalım" diye bağıranlar bile kafasını yere eğdi. O acıyı göze alacak kimse yoktu.
Tam o anda, zihnimin derinliklerinde bir kapı aralandı. Nora'nın yıllar önce fısıldadığı o sözler kulaklarımda çınladı. Ben küçük bir çocukken, şöminenin başında saçlarımı tararken anlatmıştı annemi:
"Annen Althea, sadece klanın değil, tüm bu toprakların gördüğü en cesur kadındı Freya," demişti Nora. "O, masumlar yaşasın diye kendi canını engizisyonun ateşine gözünü kırpmadan teslim etti. Aşkı onun sonu oldu belki ama ruhundaki o kor, geride kalanları korumak içindi. Sen de onun kanını taşıyorsun."
Annemin kanı damarlarımda deli gibi yalpaladı. "Aşk acıdan başka bir şey değildir" demişti annem. Ama halkı için ölüme yürümüştü. Şimdi sıra bendeydi. Milan ve annesi haftaya kurtulmalıydı. Bu cehennem bitmeliydi.
— Ben yaparım, dedim kararlı bir sesle. Adımımı öne attım. — Külleri bana mühürleyin. Büyüyü ben kaldırabilirim.
— Hayır!
Nora kalabalığı yararak bir hışımla önüme geçti. Gözleri dehşetle açılmıştı, elleriyle omuzlarımı kavradı.
— Asla olmaz Freya! Seni o acının ortasına atılmasına, annenin kaderini yaşamana izin vermem! Bu intihardan başka bir şey değil, seni feda edemem!
Noraya baktım ve herkesin duyabileceği bir sesle — Benim annem Althea damarlarımda onun kanı var bir zamanlar bu klanın cadılarını o yönetiyordu, en güçlü cadı oydu eğer Denis amca olmasaydı belkide yönetim bana kalacaktı. Duraksadım dudaklarımı yalayarak devam ettim. — Genç olabilirm ama dayanıklıyım bu görevi üstlenebilirim eğer bana güvenirseniz.Sesim ormanda yankılandığında, az önce fısıldaşan cadıların tamamı derin bir sessizliğe gömüldü. Nora’nın omuzlarımı tutan elleri yavaşça gevşedi; gözlerindeki o dehşet ifadesi, yerini çaresiz bir kabullenişe bıraktı. Benimle gurur duyduğunu ama beni kaybetmekten ölesiye korktuğunu görebiliyordum.Çemberin dışından ağır, ritmik bir alkış sesi yükseldi.Herkes o yöne döndü. Ağaca yaslanmış olan Moris, yüzünde o her zamanki tekinsiz, alaycı gülümsemesiyle öne doğru adımladı. Gözleri doğrudan benim gözlerimin içine kilitlenmişti.— Althea'nın kızı... dedi Moris, sesi ormanın karanlığında zehirli bir sarmaşık gibi yayılarak. — Gerçekten büyüleyici bir cesaret. Ama Sandra haklı Freya; bu mühür insanı canlı canlı eritir. Eğer o külleri bedenine kazıyacaksan, acıdan delirmemek için klanın inancından çok daha fazlasına ihtiyacın olacak.Ona cevap vermedim. Çenemi dikleştirip Sandra’ya baktım.
— Başlayalım, dedim.
Ormanın ortasındaki o küçük düzlükte, ay ışığının altında hızlıca bir çember çizildi. Sandra kadim dildeki büyülü sözleri mırıldanmaya başlarken, avcumdaki o ılık külleri göğsümün tam üzerine, kalbimin hizasına bastırdım.
Ve büyü başladı.
Acı... Sandra’nın bahsettiği şey hafif kalırdı. Sanki damarlarımdan kan değil, erimiş demir akıyordu. Çığlık atmamak için dişlerimi birbirine öyle sert bastırdım ki ağzıma paslı bir kan tadı doldu. Kemiklerim çatırdayarak kırılıyor, derim alev alev yanıyordu. Denis Amca’nın doğaya hükmeden o devasa, hırçın gücü bedenime girmek için ruhumu parça parça yırtıyordu. Dizlerimin üzerine çöktüm, gözlerim kararıyor, bilincim parmaklarımın arasından kayıp gidiyordu.
Etraftaki cadıların siluetleri bulanıklaştı. Nora’nın ağlayarak bana doğru uzanmaya çalıştığını, Milan’ın yüzünü kapattığını hayal meyal gördüm. Kalbimin duracağını, bu yükü kaldıramayacağımı hissettiğim o son kırılma anında, zihnimin karanlığında her şey sustu.
Ormanın tüm sesleri kesildi. Büyünün acısı bir anlığına dondu.
Kendimi simsiyah, dipsiz bir boşlukta buldum. Karşımda, ağaçların gölgelerinden ve gecenin karanlığından dokunmuş tekinsiz bir siluet belirdi. O ne kilisenin anlattığı gibi boynuzlu bir canavardı ne de korkulacak bir iblis; heybetli, büyüleyici ve ruhu ele geçiren kadim bir gölgeydi. Kilisenin gaddar piskoposu George’un ve avcıların meydanlarda korkuyla adını haykırdığı, ama bize özgürlüğün kapısını aralayacak olan o tek güç.
Karanlığın içinden bana doğru uzandı, nefesi ruhumu ürpertti ve o tekinsiz sesi zihnimin duvarlarında yankılandı:
"Damarlarındaki o kor ateşi hissediyorum, Freya... O gücü taşıyabilmek için bana ait olmalısın."
Gözlerimi o karanlık gölgeye diktim. Bu bir son değil, küllerinden doğacak o büyük savaşın başlangıcıydı. Ruhumu ve bedenimi piskoposun alevlerine teslim etmektense, ormanın derinliklerindeki bu kadim güce feda etmeye hazırdım. Zihnimin son kırıntılarıyla, beni bu cehennemden çekip çıkaracak olan o gölgeye doğru fısıldadım:
— Yardım et bana... Sevgili Şeytan.
1. BÖLÜMÜN SONU