Güneş henüz doğmamıştı.
Mira, kırmızı mühürlü zarfı avucunda sıkarken Saray Meydanı'na doğru yürüyordu. Sokaklar sessizdi. Meydana yaklaştıkça aynı zarfı alan başka köleleri de gördü.
Kimse konuşmuyordu.
Meydanın ortasında siyah üniformalı muhafızlar bekliyordu.
Başlarındaki adam yüksek sesle konuştu.
"Bugün aranızdan bazıları seçilecek."
Kalabalığın içinde hafif bir mırıltı yükseldi.
"Seçilmek..."
Bu kelime hem umut hem de korku demekti.
Seçilenler ya soyluların malikânelerinde çalışırdı... ya da bir daha hiç görülmezdi.
Muhafızlar sırayla köleleri incelemeye başladı.
Ellerine...
Yüzlerine...
Sırtlarındaki yaralara...
Sanki insan değil de satın alınacak eşyaydılar.
Sıra Mira'ya geldi.
Muhafız boynundaki metal tasmaya baktı.
"Numara 317."
Elindeki listeyi çevirdi.
Sonra kısa bir duraksamadan sonra kırmızı bir mühür bastı.
"Seçildi."
Kalabalık sessizliğe gömüldü.
Yanındaki yaşlı kadın fısıldadı:
"Şanslı mısın... yoksa lanetli mi, bunu yakında öğrenirsin."
Bir saat sonra seçilen köleler demir kafesli arabalara bindirildi.
Şehirden uzaklaşırken Mira ilk kez soyluların yaşadığı bölgeyi gördü.
Yüksek duvarlar...
Bembeyaz kuleler...
Çiçeklerle dolu bahçeler...
Ve en garibi...
Duvarların arkasından gelen taze ekmek kokusu.
Mira kaşlarını çattı.
"Toprak öldüyse..."
"...bu kadar ekmek nasıl pişiyor?"
Kimse cevap vermedi.
Araba ağır demir kapıların önünde durdu.
Kapılar yavaşça açılırken içeriden altın işlemeli bir malikâne göründü.
Muhafız son kez konuştu.
"Buradan kaçmayı düşünmeyin."
"Karnınızı ilk kez doyuracak yer... aynı zamanda mezarınız da olabilir."
Demir kapılar kapanırken Mira istemsizce arkasına baktı.
Dışarıdaki aç dünya gözden kaybolmuştu.