Elijah Collins
Tek bir saniye bile beklemeden alarmı kapattım. Yatağın içinde oyalanmak bana göre değildi. Ayaklarımı yere bastım, perdeyi araladım ve sabahın henüz yeni aydınlanan gökyüzüne kısa bir bakış attım. Yeni bir gün, yeni bir düzen.
Yatağımı her zamanki gibi kusursuz bir şekilde topladıktan sonra banyoya geçtim. Yüzümü soğuk suyla yıkadım. Aynadaki yansımama birkaç saniye baktım. Dağınık hiçbir şeyden hoşlanmazdım.
Ne evimde, ne hayatımda, ne de işimde.
Dolabımdan siyah bir tişört ve gri eşofmanımı alıp üzerime geçirdim. Mutfakta kahve makinesinin çalışmaya başlamasıyla yayılan koku, evin sessizliğini doldurdu. Kahvem hazırlanırken buzdolabını açtım.
Bir tane yumurta, bir dilim tam buğday ekmeği, yarım avokado ve bir kase yoğurt.
Kahvaltımı her sabah neredeyse aynı şekilde hazırlardım. Çünkü disiplin, küçük alışkanlıklarla başlardı. Masaya oturup kahvemden ilk yudumu aldım.
Evim yeterince sessizdi. Ne televizyon açıktı, ne de telefonumda gereksiz bildirimler vardı. Sessizliği seviyordum. İnsan, en net düşüncelerini sessizlikte duyabiliyordu.
Kahvaltımı acele etmeden bitirdim. Boş tabağımı lavaboya bıraktım. Saat henüz erkendi. Günün geri kalanı da her zamanki gibi planlı ilerleyecekti.
Kahvaltımı bitirdikten sonra mutfağı topladım. Kullanılmış tabağı ve fincanı bulaşık makinesine yerleştirdim. Tezgâhı silip spor çantamı omzuma aldım. Evden çıkarken kapıyı her zamanki gibi iki kez kontrol ettim. Disiplin insan fark etmese de alışkanlık hâline geliyordu.
Yaklaşık on dakika sonra her sabah gittiğim spor salonuna vardım. İçeri girer girmez görevli başını sallayarak beni selamladı. “Günaydın, Elijah.”
“Günaydın.”
Kartımı okutunca turnike açıldı. Kulaklıklarımı takıp doğruca ısınma bölümüne geçtim. Koşu bandında tempomu yavaş yavaş artırırken gözlerim karşımdaki saate takıldı.
Dakikalar ilerledikçe nefes alışverişim hızlandı. Isınmam biter bitmez ağırlık bölümüne geçtim. Her hareketi aynı dikkatle yapıyordum. Ne bir eksik, ne bir fazla...
Plansız çalışmayı sevmezdim. Antrenman programım aylardır değişmiyordu. İlk önce sırt, sonra omzu ve biraz kol çalışırdım.
Alnımdan süzülen teri havluyla silerken derin bir nefes verdim. Bedenimi güçlü tutmak işimin bir parçasıydı. Çünkü bir gün gelecek ve birinin hayatı, benim saniyeler içinde vereceğim kararlara bağlı olacaktı. O günü ne zaman yaşayacağımı bilmiyordum. Ama hazır olmayı seçiyordum.
Yaklaşık bir buçuk saat süren antrenmanın ardından son hareketimi de tamamladım. Soğuma egzersizlerini yaptıktan sonra spor çantamı omzuma astım.
Spor salonundan çıkarken sabah güneşi çoktan şehrin üzerine yayılmaya başlamıştı. Arabama binip anahtarı çevirdim. Yaklaşık on beş dakika sonra evimin bulunduğu sokağa girdim.
Kapıyı açar açmaz spor çantamı girişteki koltuğun üzerine bıraktım. Üzerimdeki tişört tamamen ter olmuştu. Doğruca banyoya geçtim.
Duşu açıp suyun iyice soğumasını bekledim. Ardından suyun altına girdim. Buz gibi su, antrenmanın ardından gerilen kaslarımı rahatlatırken zihnimi de berraklaştırıyordu. Soğuk duşu yıllardır aksatmadan alıyordum.
Alışkanlıklar, insanı ayakta tutan en önemli şeylerden biriydi. Duştan çıktıktan sonra siyah bir gömlek ve koyu renk bir kumaş pantolon giydim.
Saatime göz attım. Programımın gerisinde değildim. Çalışma odama geçip masamın üzerindeki dosyaları önüme çektim.
Her dosyayı tek tek inceleyerek gerekli notları aldım. Tam yeni bir dosyayı açacakken telefonum çalmaya başladı. Masanın üzerindeki ekrana baktım.
Bilinmeyen Numara.
Bir an duraksadıktan sonra aramayı cevapladım.
“Elijah Collins.”
Karşı taraftan ağır ve kontrollü bir erkek sesi duyuldu. “Bay Collins, ben Alejandro Ashford.”
İsmi zihnimin bir köşesine not ettim. “Buyurun, Bay Ashford.”
“Size ihtiyacım var.”
Sesindeki yorgunluk ve ciddiyet, bunun sıradan bir telefon görüşmesi olmadığını hissettiriyordu.
“Dinliyorum.”
Kısa bir sessizlik oldu. Sonra tek bir cümle kurdu. “Kızımın bir korumaya ihtiyacı var.”
Sandalyeme yaslanırken ses tonumu değiştirmedim. “Sebebi?”
Karşı taraftan derin bir nefes sesi geldi. “Bugün staj yaptığı okulda silahlı bir baskın yaşandı.”
Elimde tuttuğum kalem, not defterinin üzerine usulca bırakıldı. “Ayrıntıları anlatın.”
“Kızım... İvy Ashford... Olay sırasında okuldaydı. Sol bileği kırıldı. Fiziksel olarak durumu iyi ama...” Sesi ilk kez titredi. “Onu kaybetmekten korktum.”
Sessizce dinlemeye devam ettim. Duygular, karar vermemi etkilemezdi. Benim işim gerçeklere odaklanmaktı. “Peki neden bir korumaya ihtiyacı olduğunu düşünüyorsunuz?”
Alejandro birkaç saniye sustu. “Çünkü bu olayın rastgele olduğuna inanmıyorum.”
Kaşlarım hafifçe çatıldı. “Bunu söylemenizin bir nedeni var mı?”
“Telefonda konuşmak istemiyorum.”
Masamın üzerindeki ajandayı kapattım. “Dosyanız var mı?”
“Evet.”
“Kızınızın bilgileri, olay raporları ve elinizde bulunan her belgeyi getirin.”
“Hazırladım.”
“Bir saat içinde ofisimde olun.”
“Orada olacağım.”
Telefonu kapatmadan hemen önce duraksadı. “Bay Collins...”
“Evet?”
“Kızımı koruyabilir misiniz?”
Soruyu duyduğumda gözlerim çalışma masamın üzerindeki boş duvara takıldı. Yıllardır aynı soruyla karşılaşıyordum. Ve cevabım hiç değişmiyordu. “Elimden geleni değil... Gerekeni yaparım.”
Telefon kapandı. Oda yeniden sessizliğe büründü. Masamdaki ajandayı kapatıp ayağa kalktım
Yeni bir görev başlamıştı.
Henüz İvy Ashford'u tanımıyordum. Onun da beni tanımadığını biliyordum.
•
Zil çalınca kapıya doğru yürüyüp kolu çevirdim. Karşımda kırklı yaşlarının sonlarında, koyu renk takım elbise giymiş bir adam duruyordu. Gözlerinin altındaki morluklar ve yorgun bakışları, son yirmi dört saatte neredeyse hiç uyumadığını belli ediyordu.
“Elijah Collins?”
“Evet.”
“Alejandro Ashford.”
El sıkıştık. Tokalaşmasından bile gergin olduğu anlaşılıyordu. “İçeri buyurun.”
Sessizce çalışma odama geçtik. Alejandro elindeki siyah evrak çantasını masanın üzerine bıraktı. Fermuarını açıp kalınca bir dosya çıkardı.
“Burada kızımla ilgili bütün bilgiler var.”
Dosyayı önüme çekip kapağını açtım. İlk sayfada genç bir kadının fotoğrafı vardı.
İvy Ashford.
Yirmi üç yaşında.
Üniversite son sınıf öğrencisi.
Öğretmenlik stajı yapıyor.
Fotoğrafın hemen yanında hastanede çekilmiş bir rapor duruyordu.
Sol el bileğinde kırık.
Sayfayı çevirdim.
Okul baskınıyla ilgili ön rapor, tanık ifadeleri, güvenlik kamerası kayıtlarından alınmış notlar...
Hiçbir ayrıntıyı atlamadan incelemeye başladım. “Baskın sırasında kızınızın doğrudan hedef alındığına dair bir kanıt var mı?”
Alejandro başını iki yana salladı. “Hayır.”
“Peki düşmanı?”
“Yok.”
“Borcu?”
“Yok.”
“Son zamanlarda tehdit aldı mı?”
“Hayır.”
Dosyayı kapatmadan önce birkaç saniye düşündüm. “Bana göre eksik bir parça var.”
Alejandro kaşlarını çattı. “Nasıl yani?”
“Bu olay ya tamamen rastlantıydı...” Kısa bir duraksamanın ardından gözlerinin içine baktım. “...ya da birileri hâlâ tamamlamadığı bir işi yarım bıraktı.”
Odadaki hava bir anda ağırlaştı. Alejandro derin bir nefes aldı. “Ben de tam olarak bundan korkuyorum.”
Parmaklarımı dosyanın kapağına hafifçe vurdum. “Kızınız şu an nerede?”
“Bugün taburcu oluyor. Eve götüreceğim.”
Başımı salladım. “Güzel.”
“Ne yapacağız?”
Sandalyemden kalkıp ceketimi aldım. “Önce onunla konuşacağım.”
Alejandro şaşkınlıkla bana baktı. “Onunla mı?”
“Evet.”
Ceketimin düğmesini iliklerken sakin bir sesle devam ettim. “Koruyacağım kişiyi tanımadan hiçbir görevi kabul etmem.”
Alejandro ilk kez biraz rahatlamış gibi görünüyordu. “Öyleyse... Hastaneye gidelim.”
“Hayır.”
Kısa cevabım onu durdurdu. “Ben kendi aracımla gelirim.”
Başını salladı. “Tamam.”
Dosyayı elime aldım. Bu artık sadece bir dosya değildi. Bu dosyanın içinde, henüz tanımadığım bir insanın hayatı vardı. Ve o hayat artık benim sorumluluğuma girmek üzereydi.
Alejandro’dan sonra evden çıktım ve arabama bindim. Alejandro'nun aracını takip ederek hastanenin otoparkına girdim. Aracı durdurup birkaç saniye direksiyonun başında bekledim. Dosyayı yolcu koltuğundan alıp araçtan indim.
Ceketimin önünü düzelttim, kol düğmelerimi kontrol ettim.Kravatımı hafifçe düzelttikten sonra hastanenin cam kapılarına doğru yürüdüm.
İçeri adımımı atar atmaz antiseptik kokusu burnuma çarptı. Görevlilerin bulunduğu danışma noktasına yaklaştım.
Kimlik kartımı çıkarıp görevliye uzattım. “Ziyaret için geldim.”
Görevli kartımı okutup kısa bir kontrol yaptı. “Ziyaret kaydınız oluşturuldu, Bay Collins.”
Kartımı geri alıp başımla teşekkür ettim. Asansöre yöneldim. Kapılar açılınca üçüncü kata çıktım. Koridor her zamanki hastane sessizliğiyle çevriliydi.
Alejandro çoktan odanın önüne gelmişti. Beni görünce ayağa kalktı. “Geldiğiniz için teşekkür ederim.”
“Görevim başlamadan teşekkür kabul etmem.”
Alejandro hafifçe başını salladı. Birlikte kapının önüne geldik. Kapıya iki kez tıklattım.
“Gir.”
İçeriden genç bir kadın sesi duyuldu. Alejandro kapıyı açtı. Odaya ilk giren ben oldum. Pencerenin yanında duran genç kadın yavaşça bize döndü.
Sol kolu beyaz alçıyla sabitlenmişti. Yüzünde yorgunluk vardı ama ayakta duruşu dimdikti. Göz göze geldik. Dosyadaki fotoğrafından tanımıştım. İvy ise bana birkaç saniye anlam veremeden baktı. Bakışlarında merak ve hafif bir huzursuzluk vardı.
Alejandro sessizliği bozdu. “İvy...”
Genç kadın bakışlarını babasına çevirdi. “Evet?”
Babası bana kısa bir bakış attıktan sonra konuştu. “Tanıştırayım. Elijah Collins.” Boğazını temizledi ve konuşmaya devam etti. “Bugünden itibaren senin koruman olacak.”
Odadaki sessizlik, bir anda ağırlaştı.
“Ne koruması baba?” Dedi yüksek bir sesle İvy. Kaşları çatılmıştı. Bakışları önce babasına, sonra bana döndü. “Benim korumaya ihtiyacım yok.”
Sesindeki kesinlik dikkatimi çekmişti. Alejandro derin bir nefes aldı. “İvy...”
“Hayır baba.” diye sözünü kesti. “Ciddi misin? Bana bir koruma mı tuttun?”
Yüzündeki şaşkınlık yerini sinire bırakmıştı. Sessizce onu izledim. İlk izlenimim inatçı. Ama aynı zamanda kendini kontrol etmeye çalışan biri.
Alejandro ona doğru bir adım attı. “Dün yaşananlardan sonra bunun bir seçenek olduğunu düşünmüyorum.”
İvy'nin yüzündeki ifade bir anlığına değişti. Kısa bir sessizlik oldu. Belli ki yaşananları hatırlamak istemiyordu.
Ama hemen ardından kendini toparladı. “Baba, o okulda yaşanan bir olaydı. Her gün başıma bir şey gelecek diye yaşayamayacağım.”
“İvy.”
“Hayır. Ben normal bir hayat sürmek istiyorum.” Sözleri sertti. Ama sesinin altında korkuyu da hissedebiliyordum.
Alejandro'nun bakışları yumuşadı. “Ben de senin normal bir hayat sürmeni istiyorum.” Kısa bir duraksama oldu. “Ama önce güvende olmanı istiyorum.”
İvy cevap vermedi. Bakışları bana kaydı. Birkaç saniye boyunca beni inceledi. “Peki ya o?”
Kaşımı hafifçe kaldırdım. “Ben?”
“Evet, siz.” Sesindeki mesafe açıktı. “Benim hayatımı kontrol etmeye mi geldiniz?”
Sakinliğimi bozmadım. “Hayır.” Bir adım bile atmadan cevap verdim. “Benim görevim sizi kontrol etmek değil. Görevim sizi korumak.”
İvy gözlerini devirdi. “Harika.” Kollarını göğsünde birleştirmeye çalıştı ama alçılı kolu yüzünden hareketi yarıda kaldı. Bunu fark etse de belli etmedi. “Yani artık sürekli peşimde mi dolaşacaksınız?”
“Evet.” Cevabımın bu kadar hızlı gelmesi onu şaşırttı.
“Ne kadar rahat söylediniz.”
“Çünkü gerçek bu.”
İvy birkaç saniye bana baktı. Sonra başını iki yana salladı. “Bu işe alışacağımı sanmıyorum.”
Dosyayı elimde sıkıca tuttum. “Ben de kolay olacağını düşünmüyorum.”
Odadaki sessizlik yeniden çöktü. İlk karşılaşmamız böyle başlamıştı.
İvy alaycı bir gülümsemeyle başını iki yana salladı. “Harika.” dedi. “Daha ilk tanıştığımız gün beni sinirlendirmeyi başardınız.”
“Bu amacım değildi.”
“Ama başardınız.”
Omuz silktim. “Duygularınız görevimi değiştirmez.”
İvy derin bir nefes aldı. “Anlamıyorsunuz.”
“Sizi dinliyorum.”
“Ben normal bir hayat istiyorum.” dedi, sesi bu kez daha sakindi. “Üniversiteme gitmek, stajımı tamamlamak, arkadaşlarımla dışarı çıkmak istiyorum. Sürekli arkamda bir korumayla dolaşmak istemiyorum.”
“İstemeniz, ihtiyacınız olmadığı anlamına gelmez.”
“İhtiyacım yok.”
“Dünkü olay aksini gösteriyor.”
Sözlerim ağzımdan çıkar çıkmaz yüzündeki ifade sertleşti. “Yani suçlu ben miyim?”
“Hayır.”
“Ama öyle hissettirdiniz.”
“Ben hislerle değil, yaşananlarla ilgileniyorum.”
İvy birkaç adım bana doğru yaklaştı. “Beni daha beş dakikadır tanıyorsunuz.”
“Doğru.”
“O zaman hakkımda bu kadar kesin konuşamazsınız.”
Gözlerinin içine baktım. “Size değil, karşı karşıya olduğunuz riske göre konuşuyorum.”
İvy sinirle saçlarını kulağının arkasına attı. “Gerçekten inanılmazsınız.”
“Teşekkür ederim.”
“Bu iltifat değildi.”
“Öyle olduğunu düşünmedim.”
Bir anlığına odada tuhaf bir sessizlik oluştu. Alejandro ikimize de bakıp derin bir nefes verdi. “Yeter.”
İvy bakışlarını babasına çevirdi. “Baba...”
“Hayır İvy.” dedi kararlı bir sesle. “Dün seni kaybetmek üzereydim.”
Bu cümle odanın bütün havasını değiştirdi. İvy'nin yüzündeki öfke birkaç saniyeliğine kayboldu. Alejandro konuşmaya devam etti. “Sen o okuldayken telefonum çaldı. Ne olduğunu bilmiyordum. Sana ulaşamadım. Hastaneye gelene kadar aklımdan geçenleri tahmin bile edemezsin.”
İvy gözlerini yere indirdi. “Ben...”
“Bir baba olarak seni korumak istiyorum. Hepsi bu.”
İvy dudaklarını birbirine bastırdı. Uzun süre konuşmadı. Sonunda yavaşça başını kaldırdı. “Peki...” dedi isteksizce.
Alejandro'nun omuzları biraz olsun gevşedi. Ama İvy hemen bana döndü. “Bu, sizi kabul ettiğim anlamına gelmiyor.”
Dosyayı kolumun altına sıkıştırdım. “Buna ihtiyacım yok.”
Kaşlarını çattı. “Ne demek istiyorsunuz?”
“Ben buraya onayınızı almaya gelmedim.” Kısa bir duraksamanın ardından aynı sakin ses tonuyla devam ettim. “Ben işimi yapmaya geldim.”
İvy'nin bana attığı bakış, ilk tanıştığımız andan beri gördüğüm en sert bakıştı.
Bu görev tahmin ettiğimden çok daha zor olacaktı.