تخطٍ إلى المحتوى

Wedding Singer

الفصل 4 · قراءة 9 دقيقة

Wedding Singer

الفصل 4

4

Misery müthiş bir adam. Sanırım onun için "müthiş" kelimesinden daha güzel bir kelime kullanamam. Ancak gelin görün ki o bunun farkında değil. Size Misery'yi nasıl anlatabilirim ki? "Müthiş" vasfına sahip hiçbir varlık "müthiş" kelimesinden başka bir sıfatla nitelendirilemez. Başka sözcüklerle tasvir edilebilseydi şayet müthiş olmaktan çıkardı.

Sabah yorgun, öğlen yorgun, akşam yorgun...

Zavallı Misery hep yorgundu. Bedenini yoracak bir şey yaptığı yoktu. Ancak oldum olası yorgundu. Bazı bazı koltuğa uzanır, saatlerce tek bir ses dahi çıkarmadan dururdu. Aklından bir sürü şey geçerdi. Örneğin kalkıp yemek hazırlamak gibi. Ya da biraz piyano çalışmak, pencereleri açıp evi havalandırmak gibi. Ya da yarım bıraktığı bir kitabı okumak, uzun zamandır beklediği bir filme gitmek, eş dostu ziyaret etmek, çıkıp biraz hava almak, hobi kurslarına gitmek, seminerlere katılmak, en basitinden güzel bir yerde oturup bir fincan çay içmek gibi yapacak bir sürü şey vardı. Ama tüm bunları yapabilmek için önce şu koltukta uzanmaya son verip kendine çeki düzen vermek gerekirdi.

Misery, onu bildim bileli hep mükemmelliyetçi biriydi. Her şeyin kusursuz olmasını istiyordu. Odasının, salonunun, mutfağının, dolabının, kıyafetlerinin, ayakkabılarının düzenli olmasına pek dikkat ederdi. Ütüsüz kıyafetle adımını dışarı atmazdı. Yalnız yaşasa da hiç dışardan almaz, kendi yemeğini kendi hazırlardı. Bu vasıflarına rağmen bazı günler olurdu ki (tıpkı bugün gibi) koltuğa uzanır ve içinde her şeye karşı derin bir isteksizlikle saatlerce kalkmazdı.

Haline ne kadar şükretse yetersiz kalırdı. Birçokları gibi ağır bir işte çalışmıyordu, canı istemediğinde teklifleri reddetme lüksü vardı. Çalışırken üstü başı kirlenmiyor, terlemiyor, tertemiz kıyafetleriyle taburesine oturup sadece dilinin ucundakileri parmaklarından dökülmesine izin vererek belki de yüzlerce insanın sahip olmak isteyeceği mütevazi bir yaşam sürüyordu.

Ne tüm şehre yayılmış bir ünü vardı ne de unutulmuştu. Onu, bir çalıştığı salondakiler bir de yıllardır sessiz sakin yaşadığı mahallesindeki insanlar bilirdi. Başka da onu tanıyan yoktu. Belki oturup hatırlamak için kendini biraz zorlasa okul yıllarından tanıdığı üç beş kişi ya çıkardı ya çıkmazdı. İşte Misery'nin basit hayatının özeti buydu: kendi halinde yaşayıp gidiyordu.

Ama sorun şuydu ki Misery, hiçbir zaman yitip giden zamanın gün be gün eksilttiği ömrünün farkına varıp hayata karışmıyor, kendisine sunulan yaşamı tüketmek için hiçbir çaba sarf etmiyordu.Bir dünya dolusu coşkun duygular seli onun dışındaki tüm insanları mutluluğa götürürken Misery'nin kimi duyguları tatması için göğsüne bırakılan kalbi bu akışın dışında kalıyordu. Aslında Misery kalbiyle, tüm uzuvlarıyla, bedeniyle, ruhuyla, bilinciyle ve tüm benliğiyle bu akışın dışında kalıyordu. Dışında kaldığı bu akış ise bir dünya yaşam barındırıyordu. Ve Misery farkında varmaksızın kendi yaşamından uzak durmayı seçiyordu.

Ne zamanki Misery evin içinde elleri ceplerinde, mahzun bakışları yerde telaşlı adımlarla ve biraz da üzgün dolaşır işte o zaman anlarım ki yüreğinde bir huzursuzluk vardır. Önce pencerenin önünde durur ruhu çekilmiş gibi, cansız,solgun gözleriyle kıpırdamadan sokağı izler. İzlerken öyle kendinden geçer ki gözlerinin önündekiler gözüne görünür mü bilinmez. Mutfakta, salonda, odalarda, koridorlarda gezinip durur. Kapıları açık bırakır, tüm ışıkları yakar ve en sonunda salona gelince durur. Bir müddet bekler, ayakta dikilip boş gözlerle koltuklara bakar. Sessizliğin onu çileden çıkaran sesini dinler. Dinler, bekler ve durur. Hiç hareket etmez. Sonra da tüm bunlar onu yormuş gibi salondaki koltuklardan birine yığılıverir.

Misery gözlerine dolan kırıklıkla bakışlarını tavana dikti. Bembeyaz ve pürüssüz tavan. Misery'nin hayatı tavandan sarkan şu avize kadar sıradandı. Yüreği şu avizenin ucundaki ampüller kadar solgundu. Ve ruhu tıpkı şu avizenin yıllardan beri değişmeyen durağanlığı gibi kıpırtısızdı. Hep olduğu yerde asılıydı, geceleri etrafına güneş kadar olmasa da mütevazi bir aydınlık yayıyordu,bazen soluyor, sonra tekrar parlıyordu. En nihayetinde işlevi hiçbir zaman değişmese de, tertemiz kullanılsa bile de zaman bu zararsız ve dilsiz avizeyi eskitiyordu. Zaman Misery'yi de bu avizeyi, bu duvarları, eşyaları, merdivenleri, koltukları, sehpaları, vitrinleri eskittiği gibi eskitiyordu.

Zaman karşısında bir avizenin bile Misery'den bir ayrımı yoktu. Belki tek bir ayrımı olabilirdi. Şu avize ömrünün yettiği kadar her gece Misery'nin küçük salonunu aydınlatmaya devam edecek ama Misery yaşamaya başlamadığı sürece ömrünün sonuna kadar hiç kıpırdamasa bile, etrafına küçük bir aydınlık yaymasa bile, kendini hiç yıpratmasa bile zaman yine de onu eskitecek. Çünkü zaman bir avizenin ne kadar çalıştığına bakmaz. Zaman isterse her gece yanan sokak lambasını da yıllardır yakılmamış bir avizenin ışığını da söndürür.

Zaman, salonundaki koltukta uzanmış tavana bakan Misery'ye de o salonun tavanındaki avizeye de aynı ömrü biçer. Misery'i koltuğa uzanıp gözlerini diktiği bu avizeden ayıran ise kendisine biçilen bu ömürde avizeden daha çok parlamaktır.

Misery gürültülü bir nefes verdi. Koltuğa uzanmış tek kolunu başının altına almış duruyordu. Bir müddet durup az önce istemsizce dudaklarının arasından kaçan bu gürültülü nefesin sebebini düşündü. Bu bir iç çekişti. İnsan neden iç çekerdi ki? Aslında Misery o kadar da gürültülü bir nefes vermemişti. Belki şu Misery'nin uzandığı koltuğun yanından mutfak kapısına gitseniz duyamayacağınız kadar kısıktı bu iç çekiş. Ama bu iç çekiş Misery'i düşündürmüştü. Kendi sesini yine yalnızca kendisinin duyabileceği bu evde, tek bir sesin bile olmadığı bu evde dudaklarından uçup giden bu iç çekiş ona kulağının dibinde vurulmuş bir gong kadar gürültülü gelmişti. Sanki defalarca kez kulaklarında çınlamış, unutulmamak için direnmişti. Kendi sesi ona yabancı gelmişti. Sanki bir yaşlı adam bir anlığına eski bir anıya dalıp fark etmeden derin bir iç çekmiş, Misery ise bu iç çekişi ilgiyle dinlemişti.

Bir iç çekiş basit bir tepkiye indirgenemezdi. Bir iç çekiş göründüğünden daha vahim, duyulduğundan daha gür idi. İnsanın yüreğinde yaşayıp varlığını hissettirmeyen huzursuzluğun dışa vurumuydu. Kendini hissettirmez, kuraklık gibi sinsi sinsi yol alır sonra da kalan bir minik huzuru da yok ederdi.

Misery tüm bu düşüncerle gözlerini yumdu, tekrar seslice bir nefes verdi. Sesi ona yine yabancı geldi. En sonunda dayanamayıp gözlerini açtı ve paltosunu aldığı gibi kendini dışarı attı. Bu evde durdukça nefes alamadığını hissetti. Baktığı tüm eşyalar bakışlarını üzerine dikip ağlar gibiydi. Sanki kapağını açtığı şu eski ahşap dolap acıyla inliyordu, her gece uykusuzluğuna eşlik eden yatağı artık bu huzursuzluğu taşıyamayacağını söylüyordu. Ayağının altındaki halı, baktığı ayna, oturduğu koltuk, gömlekler, ayakkabılar, saatler, kol düğmeleri, bardaklar, şişeler, biblolar... Her şey sanki isyan ediyordu.

Misery boğazında düğümlenen acıyla kendini karanlık ve kimsesiz sokağa bıraktı. Misery gibi sıradan insanların yaşadığı bu sokakta tek bir ses dahi yoktu. Yağmur çiseliyordu. Şemsiyesine çarpan şu küçücük yağmur damlaları okşar gibi hafif ve sevimli sesler çıkarıyordu. Yol ve kaldırımlar ıslaktı. Sokak lambalarının ışığında bu ıslaklık parlıyordu. Hatta öyle ki yolun pürüssüz ve kavisli yerlerinde şu muntazam turuncu ışığın tesiriyle birtakım yansımalar silik bir halde görünür vaziyete geliyordu. Misery her sokak lambalarının altından geçtiğinde bedeni yerdeki parlak birikintiye yansıyordu. Gölgesi tıpkı şu peşini bırakmayan düşüncesi gibi nereye gitse ardından sürükleniyor, uzadıkça uzuyordu.

Yürüdükçe yürüdü. Yürüdükçe içindeki bir parça huzursuzluğu yürüdüğü yola bıraktı. Belki de bu yüzden yürüdüğü yol biraz kayganlaştı. Yürüdükçe yağmur biraz daha kızdı, şemsiyesine artık hafif dokunuşlarla değil de yumruklarla vuruyordu. Oysa Misery yağmuru kızdıracak bir şey yapmamıştı.

Yağmur şiddetlenince Misery yağmurun artık ilk hali gibi huzur vermediğini fark etti. Yağmur sadece onu dilediğiniz gibi bir rahatlıkla seyredebildiğinizde güzeldi. Bu yüzden Misery uzun bir yürüyüşün ardından ivedi adımlarla evinin yolunu tutu. Şemsiyesi olsa da yağmur yine de yüzüne çarpmaya devam ediyordu. Paltosunun yenleriyle yüzünü silip başını kaldırdı.

Bir kadın Misery'nin yaşadığı apartmanın kapısını ağır ağır açıp kapının önünde beklemeye başladı. Misery bu kadını tanımıyordu. Yıllardır burada yaşıyordu. Komşularıyla pek bir yakınlığı olmasa da hepsini tanıyordu. Ama bu kadını görmediğine emindi. Gecenin bu saatinde evine dönen bir misafir de olamazdı. Sonra o geçen gün pencereden evin önünde duran eşya yüklü arabayı gördüğünü anımsayınca bu kadının buraya yeni taşındığını anladı.

Kadın endişeli gözlerle etrafına bakıyordu. Tek elindeki eldiveni çıkarmış, eldiveni öbür elinin avcuna vurup duruyordu. Ya birini bekliyordu ya da belki biraz endişeliydi. İki de bir başını kaldırıp gökyüzüne bakıyordu. Sanırım yağmurun dinmesini bekliyordu. Başında beyaz bir şapka vardı. Pek geniş olmayan bu şapkanın ince siperliğinin kıvrılan tarafı kadının beyaz alnının bir kısmını gölgeliyordu. Örgülü kahverengi saçları ensesinde hoş bir topuz yapılmıştı. Küçük inci küpeleri etrafına solgun ve beyaz parıltılar saçıyordu. Bembeyaz ve küçük ayaklarındaki pek de yüksek olmayan beyaz ayakkabılar yağmurun sıçrattığı çamurlu suyla birazcık kirlenmişti.

Misery birkaç adım daha atıp kadının olduğu tarafa biraz daha yaklaştı, kapının önüne geldiğinde kadın Misery'yi yeni fark ettiği için biraz ürkerek bakışlarını kısa bir süre genç adamın yüzüne yöneltti.

Yağmur yağıyor, her yer karanlık, hava serin, dudaklarını araladığı gibi beyaz, sıcak bir buhar aralarından sızıp havaya süzülüyor, sokak lambaları yüzlerini okşuyor. Gecenin mavi gölgeler serdiği beyaz yüzünü Misery'ye dönmüş bu kadın tüm bu tasvir edilenler arasında her şeyle bütünleşmiş gibi, sanki içinde oldukları anın bir parçasıymış gibi güzel görünmüştü ona. Büyümüş siyah gözbebeklerine yansıyan parlaklık sanki gözlerini kırpsa uçup gidecekmiş gibi karşısındaki genç adama baktı. Yanakları, burnu soğuktan kızarmış; küçük bir yağmur damlası pembe dudaklarına takılı kalmıştı.

Misery apartmanın girişindeki dört basamaklı merdivenin aşağısında durmuş, kapının önünde dikilen endişeli kadına bakıyordu. Onunla göz göze gelmesi yalnızca birkaç saniye sürmüştü ama oysa ki Misery saatlerdir şemsiyesini tutmuş yağmur altında dikilip yağmurdan korunmak için kapının sundurmasına sığınmış bu kadına bakıyormuş gibi hissediyordu.

Kadın karşısında Misery'yi görünce onun evine girmek isteyeceğini düşünerek kapının önünden kenara çekildi. Ama Misery içeri girmedi. Belli ki bu genç bayan bir yere gitmek üzereydi. Fakat yağmuru hesaba katmamıştı. Misery bunu düşünerek şemsiyesini nazikçe kadına uzattı.

"Eğer bir yere gidiyorsanız alabilirsiniz. Ben zaten eve gideceğim."

Kadın çok kısa bir süre Misery'ye öylece baktı. Onun sadece bu evde yaşayan biri olduğunu anlayınca rahatlamıştı.Bir süre Misery'nin kendisine uzattığı şemsiyeye bakıp bakışlarını tekrar Misery'nin yüzüne çıkarıp sanki güvenilir olduğunu yüzünden anlayabilecekmiş gibi baktı ve tereddütle elini uzatarak şemsiyeyi aldı.

"Teşekkür ederim." Dedi ufak bir tebessüm ederek.

Misery de ufakça gülümsedi. Kadının eldivensiz, soğuk beyaz eli eline değince ürperdi. Misery ona bakarken kadının ne kadar mükemmel bir boynu olduğunu düşündü. İnce, bembeyaz ve pürüzsüz bu uzuv üzerinde taşıdığı güzel başa fevkalade bir güzellik katıyordu. Ensesindeki küçük, ince saç telleri topuzundan sıyrılmış boynuna dökülüp onu daha sevimli kılıyordu. Gözlerini Misery'den kaçırışında, çekingenliğinde, tereddüdünde, gözlerini yusyuvarlak açıp Misery'nin gözlerinin içine bakışında, bir şey söylemeden önce dudaklarını aralayıp bekleyişinde ve usulca boynunu uzatıp başını çevirişinde bile bir mağruriyet, bir zarafet vardı.

Elinde Misery'nin şemsiyesi başını çevirip arkasına baktı. Sanki bir yere yetişmesi gerekiyormuş da geç kalmış gibi bir hali vardı. İşte o zaman Misery bu güzel, ince, bembeyaz boynun üzerindeki küçük beni fark etti. O küçücük kahverengi noktaya uzunca baktı. Kadının sütbeyazı, taze teni ışıl ışıl parlıyordu.

Genç bayan şemsiyeyi alır almaz keyiflenerek aceleci adımlarla yürümeye koyuldu. Misery arkasından bakakalmıştı. Yağmurun üstünü ıslatmasını da umursamamıştı. Kadın henüz pek uzaklaşmamışken arkasını dönüp Misery'ye baktı ve tekrar endişeye bürünürek yağmur altında yürümeye devam etti.

Kadın sokağın sonunda kaybolup görünmeyene kadar kapının önünde durup arkasından baktı. Merdivenleri ağır ağır çıktı. Islak paltosunu çıkarıp girişteki askıya astı. Ayakkabılarını ayakkabılığa koymaya üşenerek tek ayağıyla kenara itti ve terliklerini giyerek odasının yolunu tuttu. Önce sıcak bir banyo yaptı, üzerini değiştirdi. Sonra da soğuk yatağına girip düşünmeye başladı.

نهاية الفصل

0 تعليق

لا توجد تعليقات على هذا الفصل بعد. اكتب أول تعليق.