تخطٍ إلى المحتوى

Wedding Singer

الفصل 3 · قراءة 5 دقيقة

Wedding Singer

الفصل 3

3

Peşinizi bırakmayan düşüncelerden kurtulmak için ne yaparsınız? Başka bir şeyle meşgul olmaya mı çalışırsınız yoksa düşüncenizin üzerine gidip sonuçlandırmaya mı çalışırsınız?

Bu iki seçenekten birini seçmek bile başlı başına bir sorundu. Sanırım Misery ilk seçeneği seçmişti. Çünkü kesilen parmağı için gittiği eczanede oturmuş, kendisine ikram edilen kahvenin geri kalanını içmek yerine karton bardağın kenarlarını dişliyordu.

Genç kız, müşterisinin istediği kremi raflarda parmaklarını gezdirerek arayıp bulduktan sonra paketleyip gülümseyerek kadına uzattı. "Buyrun." Kadın ödemeyi yapıp teşekkür ederek çıktı.

Genç kız, müşterisi gittikten sonra yeni gelen kolilerden çıkardığı ilaçları cam vitrine dizmeye başladı. İkide bir eğilip kasanın ardında kayboluyor, sonra elinde yerdeki koliden aldığı birkaç paketle eğildiği yerden kalkıp tekrar ilaçları dizmeye koyuluyordu. Bu, böyle iki dakika boyunca aynı şekilde devam etti. Kız yeni paketler alamak için tekrar eğilmişti ki Misery "hey!" Diye seslennince kız kalkacağı sırada başını uzun ve yüksek masaya çarpıp elindeki paketleri düşürdü. " İyi misin?" Diye sordu Misery. Hala olduğu yerde oturmuştu. Kahvesi de hala elindeydi. Bu kızın sakarlığına eczanenin müdavim bir müşterisi olarak alıştığından onun için endişelenmemişti.

Kız, düşürdüklerini yerden alıp tekrar kalktı. Paketleri masaya bırakıp eliyle alnını sıvazladı. Canı fena halde acımıştı ama "İyim." Dedi.

"Babanız nerede, onu şu sıralar hiç görmüyorum?" Dedi ılımış kahvesinden koca bir yudum alarak. Kız, az önce düşürdüğü paketleri vitrine yerleştirip kollarını neredeyse göğsüne gelen kasaya dayayarak Misery'ye baktı. "Babamın ufak bir işi vardı. Birazdan gelir." dedi duvardaki saate bakarak. Misery anladığını belirten birkaç mırıltı ederek düşünceli gözlerle tekrar kahvesini içmeye başladı.

Bu, henüz yirmi birinde olan genç bayan ise ince kollarını kasaya dayamış, başını ellerinin arasına almış öylece duruyordu. Babası eczaneyi ona her emanet edip çıktığında olduğu gibi yine bıkkınca kapıya bakıp gelmesini bekliyordu.

Misery boş karton bardağı çöpe atıp ayaklandı. Elini paltosunun iç cebine atıp cüzdanını çıkarmaya yelteniyordu ki kız aniden kasaya dayadığı kollarını kaldırıp hayır dercesine ellerini salladı. "Hiç gerek yok."

Misery "Zaten geçen sefer aldığım ağrı kesici için ücret almamıştınız. Bari şunları ödememe izin verin." Dedi sargılı parmağını göstererek.

Misery, peçeteyle sardığı kesik parmağıyla, tabiri caizse, eczaneye daldığında cam kapının tepesindeki zil şiddetle çalmış, o esnada müşterisiyle ilgilenmekte olan kız hayretler içerisinde Misery'ye bakakalmıştı.

Anladığımız üzere Misery sadece tentürdiyot, gazlı bez ve yara bandı gibi gerekli birkaç şey alıp çıkacaktı ama dakikalar sonra kendini koltuğa oturmuş diğer eliyle kesik parmağını tutarak müşteriyi yolcu eden kıza bakarken bulmuştu. Müşteri gittikten sonra hemen gerekli olan birkaç şeyi alıp Misery'nin oturduğu koltuğun önüne diz çöktü. Kesik parmağı bir süre inceledikten sonra biraz temiz pamuk alıp hafif hareketlerle silmeye başladı. "Epey derinmiş. Nasıl oldu bu?" Diye sordu kız yüzüne bakmadan. Bu kadar kan akmasına rağmen yüzünde mimik oynamamıştı. Babası yokken bu tarz vakalarla o kadar uğraşmıştı ki artık alışmıştı.

"Sebze doğrarken oldu." Dedi Misery. Kız bu cevabı duyunca biraz duraksayıp tentürdiyot sürmeye devam etti. Misery'nin canının yandığı her halinden belli oluyordu. Yüzünü ekşitmiş, tentürdiyotun kuruması için kızın üflediği parmağına bakıyordu. Az sonra işi bittiğinde kız, ayaklanıp elleri belinde güzelce sardığı parmağa baktı. "İşte oldu!" Dedi " Biraz kahve ister misiniz?"

En nihayetinde Misery, kızın verdiği küçük bir paket kremle birlikte aldıklarını ödeyerek çıktı. Ayrıca kahve için teşşekkür etmeyi de unutmamıştı.

Ertesi gün ve onu takip eden birkaç gün boyunca hiçbir şey yapmadan tüm günlerini evde oyalanarak geçirdi. Parmağı neredeyse iyileşmişti. Artık sargıya gerek kalmadan sadece krem sürerek tamamen iyileşmesini bekliyordu. Şu soğuk kış günlerinde pek düğün olmadığından salona uğradığı da yoktu. Böyle zamanlarda çoğunlukla hafta sonları gösterişli bir restoranda piyano çalardı. Bu, epey serin cumartesi günü de o günlerden biriydi. Tüm bir gününü dinlenerek geçirdikten sonra birkaç saat odaya kapanıp piyano çalıştı. Sıkılınca çıkıp dışarda biraz dolaştı. Sokakta kimsecikler yoktu. Arada sırada birileri kaldırımdan geçiyordu o kadar. Üşüyünce yine evine döndü. Salondaki pek sevdiği pencerenin önünde, elleri ceplerinde dikilip dışarıyı seyretti. Küçük bir kamyonet apartmanın önünde durunca tek elini cebinden çıkarıp tül perdeyi aralayıp gözlerini kısarak aşağıya baktı. Herhalde apartmana yeni biri gelecekti.

O sırada gözü kolundaki saate takıldı. Artık gitme vakti gelmişti. Beyaz tertemiz gömleğinin üzerine solgun bir yeşil renkteki ceketini geçirip altına da kahverengi kumaş pantolonlarını giydi. Yeşil ve mor renklerinde silik desenlerin olduğu kravatını takıp gömleğinin yakalarını düzeltti. Ceketinin önünü ilikledi ve uzun siyah paltosunu üzerine geçirip çıktı. Yanına şemsiyesini de almayı unutmamıştı. Hava her an bozacak gibi duruyordu.

Otobüs yoldaki kirli su birikintisini yarıp durakta durduğunda saat akşam altıya geliyordu. Hava çoktan kararmıştı. Yağmur çatılarda trampet çalıyordu. Sokak lambalarının aydınlattığı yoldaki su birikintileri parlıyor, dalgalanıyordu.

Misery, siyah şemsiyesini açıp hızlı adımlarla ıslak kaldırım taşlarına basa basa yürüyordu. Etrafta başka kimse de yoktu.

Şu, Misery'nin hafta sonları gidip minik piyano konserleri verdiği şık restorandan size hiç bahsetmiş miydim?

Elbette bu koca şehirde ondan daha büyük, daha gösterişli olanları da vardı. Ama bu restoran da fena sayılmazdı. Dış cephesi camekândan olan iki katlı ve pek geniş bir yerdi burası. Bir kere tavanı oldukça yüksekti ve buraya belirgin bir ferahlık katıyordu. Yerden tavana kadar yükselen pencereleri vardı. Yuvarlak, ahşap masalar mekanın genişliğini bozmayan bir düzene göre yerleştirilmişti. Her masada uzun cam vazolara konmuş beyaz zambaklar vardı. Tavandan sarkan ışıltılı avizeler üzüm salkımlarını anımsatıyordu.

Restoranın bir çalışanı sırtında smokiniyle piyanonun üzerine eğilmiş yerini düzeltmeye çalışırken Misery, ayakta durmuş çatık kaşlarla adama bakıyordu. İşi bitince adam ayağa kalkıp piyanoyu süzmeye başladı. Bir aksilik olsun istemiyordu. Sahnenin öbür tarafında mikrofonla uğraşan bir kadın mikrofonu piyanonun sesinin duyulabileceği şekilde yerleştirip sahnenin arkasında kayboldu. Adam bir süre daha piyanoya baktıktan sonra gözüne bir leke takılmış olacak cebinden mendilini çıkarıp silmeye başladı. Az sonra kadın elindeki tabureyi yere koyup altındaki küçük tekerlekler sayesinde iterek piyanonun yanına getirdi. Misery, oturdu. Notalara şöyle bir göz attı. Zaten hepsini biliyordu.

Herkes yemeğini yemeye devam ediyordu. Sadece birkaç kişi Misery'nin piyanonun başına geçtiğini görünce başını kaldırıp sahneye bakmıştı. Ve Misery, yemek yiyen insanların konuşmaları, porselen tabaklara değen çatal ve bıçakların sesleri, bardaklara doldurulan içeceklerin şırıltısının oluşturduğu uğultu eşliğinde piyano çalmaya başladı. Tüm bu uğultu birden durmuştu. Servis yapan iyi giyimli garsonlar da dahil akşam yemeklerini yiyen tüm bu insanlar farkında olmadan Misery'nin uzun parmaklarının arasından çıkan bu müthiş sese kulak kesilmişti.

Misery ise başka bir dünyadaydı sanki. Başını iyice piyanoya doğru eğmiş,kaşlarını çatmış, tüm kederini bu piyanoya dökermiş gibi hüzünlü gözlerle durmadan hareket eden parmaklarına bakıyordu. Sanki bu devasa piyanonun içinde eşsiz bir güzellik saklıydı ve Misery parmaklarını tuşlara baktıkça bu şey parmaklarının arasından sızıp her yere yayılıyor, kulaklarını okşuyor ve yüreğine dokunuyordu. Öyle kendinden geçmişti ki müzik durduğunda şiddetli bir alkış tutan bu insanları görünce düşüncelerinden ancak sıyrılabildi.

نهاية الفصل

0 تعليق

لا توجد تعليقات على هذا الفصل بعد. اكتب أول تعليق.