24 Ekim 2024, Perşembe Perşembe günüydü. Eren'in haftalık rutininin dışına çıktığı tek gün. Diğer günlerde kurslara giderek zamanını doldurabiliyordu ama Perşembe günleri erkenden eve dönmek zorundaydı. Eve yaklaşırken her zaman yaptığı gibi ön kapı yerine arka taraftaki kapıyı kullanmaya karar verdi. Onu fark etmelerini istemiyordu. Anahtarını çıkardı, kapıyı sessizce açmaya çalıştı ancak tam o anda kapı hızla açıldı. Karşısında babası duruyordu. Gözleri her zamanki gibi soğuk ve otoriterdi. Eren içeri adımını attığında babasının sert sesi duyuldu: "Çantanı bırak ve buraya gel." Eren, babasının dakik biri olduğunu biliyordu. Bekletmek tehlikeliydi. Çantasını kapının hemen yanındaki odasına fırlattı, ardından aceleyle merdivenlerden aşağı indi. Nefes nefese kalmıştı. Babasının ofisine adım attığında gözleri hemen annesini aradı ve her zamanki gibi odanın köşesinde oturduğunu gördü. Kadının yüzü gözyaşlarından kızarmış, göz kapakları şişmişti. Kollarındaki kırmızılıklar dikkat çekiyordu. Eren’in midesi burkuldu. Bu görüntüye alışkındı ama hiçbir zaman kabullenememişti. "Gittikçe hızlanıyorsun," dedi babası, Eren’in yanına doğru yürüyerek. Eren kollarını göğsünde bağladı ve başını öne eğdi. Babasının adımlarını duydukça vücudu daha da gerildi. Adam tam önünde durduğunda ani bir fiskeyle Eren’in başını yukarı kaldırdı. Eren refleks olarak kasıldı, nefesi hızlandı. "Senin ne haddine matematik yarışmasını asmak?" diye bağırdı babası, sesi odayı doldurdu. Eren yalnızca yere bakabildi. "Özür dilerim," dedi kısık bir sesle. Babası daha da sert bir sesle karşılık verdi: "Düzgünce özür dile!" Eren artık ne yapması gerektiğini biliyordu. Dizlerinin üzerine çöktü, ellerini yere koydu ve tekrar, daha yüksek sesle, "Özür dilerim," dedi. Ancak bu yeterli değildi. Babası kenardaki sopayı aldı ve tereddüt bile etmeden vurmaya başladı. Sert darbeler peş peşe gelirken Eren dişlerini sıktı. Yaralarının tam üzerine inen darbelerin acısını hissediyordu ama zihnini başka bir güne, başka bir ana yönlendirmeye çalıştı. Matematik yarışmasını astığı gün... Umay, Damla ve Asena ile alışveriş merkezine gitmişti. Umay, mağazaya girmeden önce Flormar marka bir ruju gösterip onu almadan dönmeyeceklerini söylemişti. O gün defalarca mağazaları dolaşmışlardı ama sonunda Eren, Umay’ın istediğini yerine getirebilmişti. Umay o heyecanla ona sarılmıştı ve Eren için bundan daha güzel bir teşekkür olamazdı. Düşünceleri, kapının açılmasıyla bölündü. Amcası içeri girdi. O da babasının gölgesinden farksızdı, hatta bazen daha da acımasızdı. Babası annesine vurmuyordu ama amcası, onun yerine de Eren’i dövüyordu. Halası ise fiziksel şiddet uygulamak yerine annesini zihinsel olarak çökertiyor, Eren’i ise görmek bile istemiyordu. Onun mavi gözlerinden kaçınıyor, bakmaya tiksiniyordu. Amcası, "Toplantı çıktı," dedi ve ardından Eren ile annesine kısa bir bakış attı. "Acil," diye ekledi. Eren içten içe sevindi. Bugünün kısa geçmesi için dua etmişti. Çünkü Cumartesi günü Umay’la buluşacaklardı. O gün yüzünü ona gösterebilmeliydi. Umay’ın yüklerini sırtlanmalıydı ama ona dert yüklememeliydi. Babası elindekini sertçe duvara çarptı ve hızla odadan çıktı. Adamın uzaklaştığını gören Eren dizlerinin üzerine çöktü, gözleri karardı. Sırtındaki beyaz gömlek, yavaş yavaş kırmızıya bulanıyordu. En son, annesinin yanına geldiğini hissetti... Gerisi ise karanlıktı. --- **25 Ekim 2024, Cuma** Eren okula gelmemişti. Öğle arasında olmamıza rağmen hâlâ aramalarımıza cevap vermemişti. İçimi sıkıntılı bir his kapladı, nefes almakta zorlandım. Kötü bir şey olmuş olamazdı, değil mi? İlk konuştuğumuz günü düşündüm, o gün gördüğüm morlukları... Mideme bir yumruk yemiş gibi oldum. Hayır, ya, değildir! Öyle bir şey olsaydı haberim olurdu, değil mi? Asena ve Damla ile okulun giriş kapısına bakan camın önünde oturuyorduk. Aklımda tek bir şey vardı: Kapıdan girmesi. Gözlerim sürekli kapıya kayıyordu. Asena, belki hastadır diye bir şeyler söyledi ama zihnim onu duymadı bile. "İnşallah, yarabbim, inşallah..." diye mırıldandım. "Umay!" Seslenişle irkildim. Döndüğümde Erim’i gördüm. Yanımıza doğru geliyordu. Geldiğinde, "Eren’e ulaşabildiniz mi?" diye sordu. Ne ara bu kadar yakın olmuşlardı? Mideme bir sancı saplandı. Damla, "Hayır," dediğinde Erim’in yüzü düşünceli bir ifadeyle gerildi. "İsterseniz çıkışta ziyarete gidelim," dedi. Bir an sessizlik oldu. Kalbim hızlandı. Ne? Evini mi biliyordu? Ben bile bilmiyorken... Boğazım kurudu, sesim kısıldı ama sormadan edemedim: "Evinin yerini biliyor musun?" O da, "Evet, biliyorum," diye cevap verdi. Sonra yüzüme baktı, gözlerimin içine, "Ee, ne diyorsunuz?" diye ekledi. Asena, "Benim işim var," deyip bana göz kırptı. Gözlerimi devirdim. Tabii ki anladım. Damla ise o klasik ‘ben gelemem’ bakışını sergiliyordu. "Peki, tamam. İkimiz gideriz," dedim ama içimde fırtınalar kopuyordu. Kapıya tekrar baktım. Ya gerçekten kötü bir şey olduysa? Ya bana ihtiyacı varsa ve ben burada sadece bekliyorsam? Midem düğümlendi, nefes almak zorlaştı. Lütfen, iyi ol... Lütfen...
الفصل 3
Soğuk Duvarlar
نهاية الفصل
0 تعليق
لا توجد تعليقات على هذا الفصل بعد. اكتب أول تعليق.