تخطٍ إلى المحتوى

Ölümüme... Ölümüne...

الفصل 4 · قراءة 7 دقيقة

Ölümüme... Ölümüne...

الفصل 4

4. Bölüm

Hep yağmur mu yağar bir insanın bahçesine? Benimkine hep yağmur yağdı, acı sarmaşıklarını büyütüp bütün vücudumu sardı. Çok ağladım yalnızken. Çok canım yandı ama yine de yalnız kaldım. Kendimden çok zihnimde kalan annemin hatırasını korumak istedim insanlardan uzaklaşırken.

Yalnızken onu daha çok düşünüyordu. Belki bu yüzden kalabalıkların ortasında yalnız kaldım. Kurtulamadım geçmişimden. Çığlık çığlığa büyüyen geçmişim beni esir aldı. Bir kafesin içine koydu. Benim hayatımı kendisi yaşamaya başladı. Sorulara geçmişim cevap verdi, anılara geçmişim dâhil oldu, sevdiklerimle geçmişim konuştu. Geçmişim ele geçirdi beni ...

Ben yoktum. Hiçtim, sıfırdım, eksiktim...

Asla ait olmayacağımı bildiğim zamana da âşık olmuştum. Ölmek istemeyecek kadar güçsüzleşmiştim. Böylece geçmişimin beni tahtan indirilmem kolay oldu. Zayıftım ben, güçsüzdüm ama geçmişimi her anı daha da güçlendi.

Mesela geçmişimde yaşadığım evden kaçan ilk bendim ama öz babamı öldüren geçmişimdi. Hep suçlayacak birilerini aradım. Daha ben küçücükken bedenim için mezar kazılmasına gerek bile yokken, ün kazanmak için üstümüzde tonlarca ilaç deneyen, üstümüzde sigara söndürmekten zevk alan bir adamı suçlayamazdım.

Neden?




Çünkü o da benim gibi canavar olarak doğmuştu. Yalnızlığı onu benim gibi birini yaratmaya sürüklemişti.




Siz hala babalar en çok kızlarını sever hikayesine mi inanıyorsunuz? Dünyada ne kadar kız var biliyor musunuz babası tarafından zorla evlendirilen, sırf kız olduğu için hizmetçi muamelesi gören, gece geç geldi diye öldüresiye dövülen...

Ve daha milyonlarcası ... Eğer siz babalar en çok kızlarını sever hikayesine inandıysanız şunu bilin ki sadece sizin babanız en çok kızını seviyor.




İğrenç bir bataklıkta doğdum ben. Hele birde hiçbir şeyi unutamamak akli dengemle oynadı. Sağlıklı biri değilim ben. Fiziksel olarak kusursuz denilebilecek kadar iyi bir yapıya sahiptim. O adamın kusursuz insan yaratma planları bir nevi işe yaramıştı.

Bedenimde kusur olmasa bile kalbimde öyle bir kusur var ki; en köründen daha körüm, en sağırdan daha sağır, en sakatından daha sakatım...




Şimdi bir oda düşünün simsiyaha boyatılmış içinde eşya yok. Sadece camdan bir dolap var. Dolapta küçükten büyüğe şırıngalar, kelepçeler, jiletler var. Ve siz daha sekiz yaşındasınız. Bakın ellerinize daha minicikler... Ellerinizde jilet izleri... Kollarınıza çevirin gözlerinizi gördünüz mü ufacık kollarınızda ki şırınga morluklarını... Bakın ayaklarınızın altı sigara izlerine acıtıyor değil mi?




Sorun kendinize “Nasıl yaşıyorum ben?” deyin.




Nasıl yaşıyorsunuz siz? Yaşıyor hissettiniz mi harbiden? Ben hissetmedim. Tek bir gün bile nefes alamadım. Bana egoist diyorlar, biliyorum. Biliyorum çünkü öyleyim. Kapattım hayatı, söndürdüm ışıkları ve sonra nefes almak için açtığım o pencereden atladım.




Ölüydüm ben. Biliyorum, adım gibi biliyorum, ölüyüm işte. Yaşayan insanlardan uzak duruyorum. Sırf onlar öldüğümü görmesin diye...




Şimdi söyleyin siz ne yapardınız? Geçmişiniz bu kadar, soğuk, kirli ve karanlıkken hiçbir şey olmamış gibi insanlarla şen şakrak mı olurdunuz? Yoksa insanı kendinizden en çok soğutacak elementi; egoyu kullanıp insanlardan mı uzaklaştırdınız?




Ben uzak kaldım. Onların iyiliği için yaptım. Mutsuzluğumu bulaştırmak istemediğim mutlu insanlardan kaçmak için duvarlar ördüm. Yetmedi kaleler inşa ettim. Ben artık bana bile yabancıyım... Ben yoktum, dedim ya geçmişim vardı hep...







Saatte baktığımda gece beşi geçiyordu. Ben de son kadehi dudaklarıma götürüp yudumlarımdan sonra duşa girdim. Çıktığımda saat altı olmuştu. Ne zaman uyuyakaldığımı veya sızdığımı hatırlamıyorum ama uyandığımda saat sekizdi. Hemen kalktım ve koşar adımlarla banyoya girdim. Elimi yüzümü yıkadıktan sonra üstüme siyah bir boğazlı kazak altına da siyah dar pantolonumu geçirdim.







Telefonu elime aldığında bir ton cevapsız çağrı vardı. Koşar adım aşağı indim, hemen evin önünde duran safir tonu arabaya yanaştım. Hasan arabadan indi hiçbir şey söylemeden arabanın anahtarını bana uzattı ve yan koltuğa geçti. Ben de arabanın anahtarını alıp arabayı çalıştırdım. Ne olduğunu anlamamıştım ama sormayacaktım. Meraklı biri değildim zaten.




Bir süre sessizlikten sonra Hasan bana dönüp “Hiç sormasın değil mi? Tabii ya sen böylesin.” dedi. Neyi, diye sormadım. Bir süre sessiz kaldım. Niye sormadım diye sordum kendime ama cevap yoktu konuşmayı pek sevmeyen biriydim bundan olabilir mi? Hayır. Ben her sorunun altında yatan saf yalandan korkarak soru sormazdım.




“Hiç sormam.”




Bana döndü önce yüzümü inceledi.




“Geçe kaçta yattın?”




“Eve gelir gelmez uyumuşum.” diye kendi korktuğum yalanlardan bir cümle kurdum. Onların canlarını yakmazmış gibi gelmişti. Sanki bir tek beni yaralamış gibi davranıyordum. Haksızdım biliyorum ama kendim için böyle olmasını istedim. Sanki Tanrı'nın bana özel bir zamanı vardı, hayatımı zindana çevirmek için özel ve uzun bir zaman...




“Yalan söyleme işte1 bir kez olsun ya, yalvarırım bir kez olsun bana yalan söyleme. Kürşat’ın ayrıcalığı ne?” diye bağırdı bir an.




Ne olduğunu anlamadan ona döndüm. İrkilmedim, korkmadım ama afallamıştım. O bana bağıramazdı. Kaşlarımı çatıp ona döndüm.




“Sana ne kaçta yattığımdan. Sırf babalarımız arkadaş diye beni umursuyormuş gibi davranmana gerek yok. Senin zorun ne? Canına falan susadıysan söyle.”




Dudakları alayla kıvrıldı. Sanki bunu bekliyormuş gibi başını salladı.




“Niye bana yalan söylüyorsun. Bana güvenmiyor musun?”




Hasan’a döndüm gözlerinde öfke vardı, nadir sinirlenirdi. Ne kadar benden nefret ettiğini düşünsem de bana hiç öfkeyle baktığını görmemiştim. Ona cevap vermek için dudaklarımı araladım ama geri kapattım. Onu aşağılamak istemiyordum. Biliyordum hiçbir insan benden aşağıda değildi.




Gene uzun bir sessizlik oldu. Normalde sessizliği severdim ama bu gerilim sessizliğiydi. Yine sessizliği bozan Hasan oldu.




“Niye bana güvenmiyorsun? Eğer geçmişin hakkın...”




“Hasan.”




Sesim rahatsız edici derecede sakin çıkmıştı. Geçmişim hakkında konuşmaz ve konuşturmazdım. Hasan hırs yapıp devam etti.




“Sinem kendin de değilsin sana yardım etmeye çalışıyorum. Bak eğer sorun dün ki meseleyse tamam haklısın ama baban da haklı adam seni korumaya çalışıyor ama sorun senin şımarıklığınsa..."




Ani frenle arabayı durdurdum. Hasan bunu beklemediği için öne yalpalandı. Koyu kahverengi gözlerini gözlerime sabitledi ne yapmaya çalıştığımı anlamaya çalışıyordu.




“Sen,” dedim sesim kendinden emin ve net çıkmıştı.

Gözlerimi gözlerinden alıp boşluğa diktim.




“Sen benim hayatımı yaşamadın, ben de seninkini. Bu yüzden seni hiç yargılamadım, senin de bunu yapmaya hakkın yok. Sırf buzdan duvarlarımı yıkamıyorsun diye ben şımarık oluyorum öyle mi?”




Gülümsedim. Mutluluktan yoksun bir gülümsemeydi. Sonra ondan aldığım gözlerimi tekrar gözlerine sabitledim.




“Sırf duvarlarımı aşamıyorsun diye öyle mi? Ne o ördüğüm duvarları aşmaya çalışırken tırnağın mı kırıldı.”




Sesim yükselmişti.




“Peki benim o duvarları örerken verdiğim çaba? Nasır tutan ellerim? Uyumadan ördüğüm o duvarları şimdi senin tırnakların kırıldığı için yıkamam! Senin hayatını yaşamadım ama asla seni karanlık tarafından vurmazdım.”




Kelimelerin sonuna doğru sesim kırılmıştı. Çıkan her kelime küçük bir cam parçası gibi boğazımı kanatarak çıkıyordu.




“Tırnağın kırıldığı için özür dilerim majesteleri ama benim de kalbim paramparça...”




Sinirlenmiştim. Benim yaptıklarımı şımarıklık olarak görüyordu. Dudaklarını, sonra diyecek bir şey bulamamış gibi dudaklarını birbirine bastırdı. Hiçbir şey olmamış gibi arabayı tekrar kullanmaya başladım. Okulun bahçesine geldiğimizde çoktan birinci dersin sonlarına doğru gelmiştik. Ben bir şey söylemeden arabadan inerken Hasan biraz daha bekledi kafasını toparlamaya çalışır gibi ellerini saçlarının arasına daldırdı birkaç saniye öyle kaldı.




Biraz daha ilerleyince ne yaptığını göremediğin için arkamı dönecek oldum sonra vazgeçtim. Arkamdan gelen güçlü kol beni durdurdu, iri kollarını bedenime sardı. Ben de kollarımı iki yana sarkıtarak heykel gibi bekledim.




“Özür dilerim.”




Sesi pişmanlık doluydu. İşte insanlar böyleydi. Devasa sözlerle kalbinizi paramparça eder, sonra iki kelimeyle düzeltebileceklerini sanırlardı. Ben çekilmesini beklerken kollarını biraz daha sıkıştırdı. Kafasını boynuma gömdüğünden sesi boğuk çıkıyordu.




“Korkuyorum Sinem. Seni kaybetmekten çok korkuyorum.”




“Beni hiç kazanmadın ki, şimdi neye bu tavrın? Hatırlıyor musun, bilmiyorum. Çocukken insanlardan korkardım. Bazen korkumdan kendimi odama kilitlerdim. Ve siz Asel’le bir olup kapıyı yumruklardınız. Korktuğumu bile bile, hıçkırıklarımı duya duya beni aşağılardınız. Siz unutmuşunuzdur belki ama ben hiçbir şeyi unutmuyorum. Sizin için şakayken benim için ne kadar zor olduğunu hiç düşündünüz mü hiç? Sizin yüzünüzden bile unutabilmeyi çok isterdim.”




Nefret ediyordum pembeye boyadıkları yalanlardan. Beni düşünüyormuş gibi davranıyordu, beni düşünmüyordu. Sadece kafalarında yarattıkları beni aşmaya çalışıyorlardı. Asla beni, ben olduğum için merak etmeyeceklerdi.




“Uzak durun benden.”




Ellerimle iri göğsünü ittim.




“Madem canınız bu kadar değerli. Madem bu kadar seviyorsunuz kendinizi. Uzak durun benden, benim duvarlarım o kadar büyük ki yıkılsa bile altında kalırsınız!”




Arkama bakmadan hızlıca okula girdim. Tam merdivenlerden çıkarken biriyle çarpıştım.




“Ağlıyor musun sen?”




Başımı kaldırdınca buz mavisi gözlerle karşılaştım. Bu mavi kanlı gözler Tanrı'nın sadece bana garezi olmadığını hatırlatıyordu. Eskiden olsa onu tanımak isterdim, pansuman yaptığım yarasına bastırırken parmaklarımın arasına kan doluşu geldi aklıma belki de hâlâ onu tanımak istiyordum. Kanı değersiz insanları severdim. Fakat şu an değildi, kendim bile bu kadar darmadağınıkken onu toparlamaya uğraşamazdım.




Cevap bile vermeden yukarı çıktım. Lavaboya girer girmez kilitleyip dizlerimin üzerine çöktüm. Elimi ağzıma bastırarak ağlamaya başladım.




“Kaybettin işte Zeliha.” dedim kendi kendime.




Benden başka kimse gerçek anlamını bilerek kullanmıyordu bu ismimi. Kimse anmıyordu bu isimle annemin anılarını.




“Kimse asla seni anlamayacak. Onlar sadece şımarık bir kız çocuğu gibi davrandıklarını sanacaklar. Kimse içinde büyüttüğün o korkuya dokunamayacak ama benim kafamın içinde dönen o zehirli melodi seni de yiyip bitirecek.”




Kulaklarımı ellerimle kapatıp mırıldanmaya başladım. Bir plağa en sevmediğim kaseti koymuştum ve kapatmamak için etrafını ateşe vermiştim. Yanıyordum ama artık o kadar da acıtmıyordu.

نهاية الفصل

0 تعليق

لا توجد تعليقات على هذا الفصل بعد. اكتب أول تعليق.