تخطٍ إلى المحتوى

Ölümüme... Ölümüne...

الفصل 3 · قراءة 11 دقيقة

Ölümüme... Ölümüne...

الفصل 3

3. Bölüm

Adım adım kayalıklara yaklaştım. Rüzgâr saçlarımı dağıtıyordu. Elimi kalbime götürdüm.

“Buradaki boşluk,” dedim kendi kendime.

“Buradaki boşluk dolar mı?”

Elini yanağımın soğuk yerine koyup gülümsedi. Gülmek bir insana ancak bu kadar yakışabilirdi. Göz yaşım yanağımı ısıtıp geçti. Elimi elinin üstüne koydum. Hala soğuktu elleri, zaten ısınmazdı hiç...

“Her gözümü açtığımda gidecek misin?”

Artık rüyalarımı ayırt edebiliyordum ve artık hiç uyanmak istemiyordum. Keşke ölmesen ama sonsuza kadar uyuyabilsem.

“İsmini bile hatırlamadığın bir anı özlenir mi anne? Ben seni çok özlüyorum, hem de her gece...”

Yavaş yavaş siliniyordu beynimden elleri, yüzü, saçları... Gözleri silinmiyordu ama. Gözleri hep aklımdaydı. Yeşil-siyah hep buğulu gözler...

“Sesini bile hatırlamıyorum. Bu beyin her şeyi hatırlayıp seni unuttu anne. Bundan nefret ediyorum.”

Kayalıklar dönüp çığlık attım.

“Bu dünyada senin olmadığın her şeyden nefret ettim.”

Gözlerimi hafifçe araladım. Zar zor etrafıma baktım. Beni uyandıran sese doğru tiksinerek baktım. Başımda dayanılmaz bir ağrı vardı. Elimi başıma koyup ayağa kalktım. Kolumda takılı serumu çekerek çıkardım. Sanırım damarını yırtmıştım. Kolunuza takılı serumu çıkarmak filmlerde olduğu kadar kolay bir şey değildi. Kolumdan yere doğru kan süzülüyordu. Umursamayıp sese doğru yürüdüm. Kaldığım odadan çıkıp bağıran kişinin yanına gittim. Hasan küçük dağları ben yarattım edasıyla doktorlara bağırıyordu.

“Ne demek bilmiyoruz, bileceksiniz!”

Dengemi kaybedince elimi duvara koydum. Duvar kan izi olmuştu. Aral beni fark edince Hasan’ı bırakıp bana yöneldi. Elimi kaldırıp durmasını işaret ettim.

“Kes.”

Sesim bana bile gelmemişti. Dişlerimi sıkıp elimi boğazıma götürdüm.

“Kes!”

Şimdi sesim tüm koridorda yankılanmıştı. Tam Hasan’ın üstene atlayacakken Aral belimden tutup bedenimi duvara yasladı. Çırpınıp bağırmaya devam ettim. Kendimi kontrol edemiyordum. Boşluğa tekme savurdum. Elimle Hasan’a uzanabilecek gibi uzattım. Babam yanıma gelmişti. O bile beni durdurmaya yetmiyordu.

“Aptal! Senin yüzünden!”

Çırpınmaya devam ediyordum. Kolumda hissettiğim tanıdık ağrıyla iğneyi sağlayan doktora baktım. Bedenim yeniden uyuşmaya başladı. Aral’ın elini sıkıca tutmaya çalıştım. Sakinleştirici etkisini göstermeye başlayınca Aral belimden tutup yerden kaldırdı.

Sakinleştirici normal insan bedenine etki ettiği kadar etkilemiyordu bedenimi. Günlerdir bir şey yiyip içmediğimi düşününce ilaçların neden bu kadar etki ettiğini anlıyordum. Boynundan tutmak ister gibi elimi boynuna attım ama elim ölü gibi geri düştü.

“Senin yüzünden değil Aral...”

Duymadığını biliyordum. Bedenim hastane yatağına düşünce gözlerimi tekrar kapattım. Bir sürü ses duyuyordum ama tepki veremiyordum. Uyumuyordum, uyuşmuyordum, bedenim uyuşturucuya bile direniyordu. Sadece bekliyordum, acımın hafiflemesini.

Bedenim halsiz de olsa bedenim sakinleştiriciye direniyordu. Sadece gözlerimi kapatıp bekledim. Kaç saat hiçbir şey yapmadan durdum bilmiyorum. Uyumadığımı bildikleri halde rahatsız etmemek için sessiz davranıyorlardı. Daha fazla dayanamayıp gözlerimi yeniden açtım.

Odada sadece Aral vardı. Başımın ağrısından zor duruyordum. Ellerim titriyordu. Yatağın kenarına uzanıp suyu aldım. Aral sadece bakmıştı. Yardım dilenmeyeceğimi biliyordu. Ellerim titreyerek suyu içtim. Gözlerim Aral’ın gözleriyle buluştu.

“Çok sinirli bakıyorsun.”

Gözlerini kapatıp derin bir iç çekti. Yanıma gelip serumu düzeltti. Eliyle saçımı okşayıp alnımdan öptü.

“Sinirim sana değil, sana bunu yapana, bir şey bilmeyen doktorlara.”

Başımı sallayıp gözlerimi kaçırdım. Konuşacak halim yoktu. Fazla yakın olduğumuzu fark edince geri çekildim. Rahatsız olduğumu anlamış gibi ayağa kalktı. İkimiz de gülümsedik. İçeri biri girince başımı kapıya çevirdim. Hasan girdi içeri. Tam kapıyı kapayacakken babam ayağıyla itip içeri girdi.

“Nasılsın kızım?”

Gözlerimi babamın donuk gözlerine çevirdim. Belli etmemeye çalışıyordu ama bir şey vardı.

“İyiyim baba. Doktor mu bir şey dedi?”

Babam yanıma gelip başımdan öptü. Elini tutup elinden öptüm. Elini yanağıma koydu. Beni tek rahatsız etmeyen yakınlık buydu.

“Faruk çıkabilir dedi, bize geliyorsun.”

Faruk Bey aile doktorumuzdu. Yıllardır hastaneler de süründüğüm için beni iyi tanırdı. Bu hastanede bize aitti. Sadece V.I.P üyeler ve KGS korumalarını tedavi ediyorlardı.

“Hayır baba, size gelmiyorum. Ne oldu?”

Sinirle gözlerini kapatıp elini kaldırdı.

“Bize geliyorsun!”

Başımı eğip yere baktım. Kürşat Karaaslan’ın evinde de en az öz babamın evinde çektiğim kadar acı çekmiştim. Oraya da dönmeye niyetim yoktu.

“Size gelmiyorum.”

Elini nerede hata yaptım der gibi başına vurdu.

“Dalyan gibi adamlara söz geçiriyorum ama kızıma söz geçiremiyorum.”

Gülümsedim. Başımı kaldırıp buz mavisi gözlerine baktım.

“Çocuklarınız dediklerinizi değil yaptıklarınızı yaparlar.”

“İşlerime karışma da ne yaparsan yap.”

Anlamış gibi başımı salladım. Onun işine bulaşmamı istemiyordu. Kendi ailesini bile böyle bir bataklığa sürüklerken beni uzak tutmaya çalışıyordu. Anlamıyordum ama anlamış gibi yapmam gerekiyordu.

“Hasan’la git eve. Korumaları arttırıyorum. Adamlara söylenme.”

“Neden Hasan?”

“Neden Aral?”

“Tamam. Faruk Bey'in yanına gidiyorum.”

Aral’la aramda bir şey olduğunu düşünmüyordu ama sanırım kıskanıyordu Aral’ı. Diğerleri gibi o da sevmiyordu Aral’ı. Çünkü Aral’ı sadece ben sevebileceğim şekilde yaşatmıştım.

Odadan çıkıp doktorun odasına girdim. Babamda arkamdan gelmişti. Doktor gözlüklerini takıp bana baktı. Yaramazlık yapmış çocuklar gibi gülümseyip ellerimi bacaklarımın arasına koyarak oturdum. Doktor elindeki dosyaları kurcalayıp sonra masaya bıraktı.

“Sonuçların da hiçbir şey çıkmıyor, aynı Hipertimestik sendromun (unutmama sendromu) gibi, hiçbir testte, hiçbir şey yok. Senin unutmama seviyen hipermetistiklerden fazla olduğunu biliyorum. Onlar sadece bireysel şeyleri hatırlıyorlar ama sen her şeyi. Zayıflamışsın göz altlarında morfin almışsın gibi. Bu stresten olabilir falan dediler diğer doktorlar ama ben bunun da yine beyninde olduğuna inanıyorum. Hatırlıyor musun sana dosyalar hazırladığım zaman soruları belgeliyordum.”

Biraz duraksadı ve gülümsedi.

“Hatırlıyor musun diye soruyorum, hem de hiçbir şeyi unutmayan birine, ben de iyi değilim. “

Bu sefer ikimizde gülümsedik. Ondan da nefret ederdim, yanında böyle masum görünmeye çalıştığma bakmayın, sadece babamın dediklerine uymaya çalışıyordum. Hemen anılarıma gittim ve Faruk Bey’le çok fazla geçirdiğim zaman vardı. Malum küçükken unutamadığım o adamın yüzü her gece rüyama giriyordu. Zamanında beni psikoloğa göndermeyi denediler ama ağzımı dahi açmadım, zaten sayılı doktorlarla konuşurdum asıl sebebi doktorlardan nefret etmemdi.

Öz babam doktordu ve onun şırıngalarının izleri kalbimdeydi. Her doktorun canımı yakacağını düşünürdüm, bu yüzden onunla bir doktor olduğunu varsaymayarak konuşurdum.

“Sinem dosyalarına baktım gece nerdeyse hiç uyumadım ve önemli gördüğüm otuz altı dosyanı inceledim. Ciddiyim otuz altı dosya. İnsan mısın sen? Yoksa ben mi deliriyorum emin olamadım. (Sen Tanrı'nın tasarladığı en mükemmel insansın.) Dosyalarda dikkatimi çeken birkaç olay var.”

Onda yüzlerce dosyam olduğuna eminim çünkü on altı yaşıma kadar nerdeyse her gün buraya uğramak ve kişisel tedavilerimi olmak zorundaydım. Gerçi normal bir insanın vücuduna sahip değildim. İnsan olmadığımdan şüphe etmekte haklıydı fakat mükemmel değildim. Belki bedenim olabilir ama kafamın içi simsiyah bir boşlukta süzülüyor kanla dolu bir denizde yüzüyordu. Bu mükemmel değildi, ızdırap vericiydi.

O adamın üzerimde kullandığı ilaçlar bir şekilde işe yaramıştı. Ne yapmaya çalıştığını bilmesem de bedenim normal insan vücudundan on kat daha dayanıklıydı. Bir ihtimalle mükemmeliyet yaratmak istemişti ve başarmıştı da. Ama iyi her zaman kötüye gebedir. Diğer insanlardan daha fazlasını duyabiliyor ve görebiliyordum. En kötüsü unutmuyordum, bana yaptıklarını, yapılanları unutmuyordum. Bunun bir insanı delirteceğini hiç düşünmemişti anlaşılan.

Fiziksel olarak mükemmel görünsem de psikolojik olarak deliriyordum. Ben bir denektim, bu yüzden ruh sağlığım ön plana alınmamıştı ama eğer başka birinin üstünde bu ilaçlar kullanılsaydı muhtemelen mükemmeliyete ulaşabilecekti.

“Peki, nedir dikkat çeken şeyler?”

“Birinde annenin ölümü.”

Duraksadı. Bende duraksadım çünkü gene annemin nasıl öldüğünü hatırlamaya çalışmıştım. Evet hiçbir şeyi unutmuyordum. Hiçbir şeyi... Beynimden çalınan tek hatıra annemin nasıl öldüğüydü. Aslında intihar ettiğini hatırlıyordum ama nasıl ettiğini hatırlamıyordum. O ölürken yanında olduğuma emindim ama hatırlamıyordum işte. Bu da nerdeyse her gece rüyama giriyordu her başka kabusta farklı ölüyordu; bileklerini keser, bazen kendini asardı, hangisi gerçek olandı hatırlamıyordum.

“Diğerinde geçmişten kalan hatıraların.”

Faruk Bey beni Kürşat babamın öz kızı sanıyordu. Ona göre ben Kürşat Karaaslan’ın küçük bir kaçamağıydım. Bu hikâye bile gerçek geçmişinden temizdi.

“Anlamadım bunun hatıralarla ne alakası var ki?”

“Bende tam o konuya geliyordum. Geçmişini gizliyorsun ve beyinin bizimkinden faklı çalışıyor, hiçbir şeyi unutmuyorsun Sinem.”

“Ne demek istediğini gerçekten anlamadım. Biraz daha mala anlatır gibi anlatır mısın?”

Buruk bir gülümseme bahşedip lafına devam etti.

“Diyorum ki Sinem bu sıralar geçmişin hakkında şeyler düşündün mü veya annen hakkında bir şey hatırlamaya çalıştın mı? Her şeyi ayrıntısıyla hatırladığın için beynin onları tekrar yaşıyormuş sanabilir.”

“Hayır sadece rutin olarak gördüğüm rüyalar.”

“Bana artık geçmişinle alakalı rüya görmediğini söylemiştin. “

“Bakın Doktor Bey, saygısızlık gibi olmasın ama ben gördüğüm rüyaların hepsini günü gününe en ince ayrıntısına kadar hatırlarım ve bunlar hep geçmişle alakalıdır. Sanki bir kısmım orda tutsak kalmış, hep aynı şeyleri yaşıyor ve sende sırf bunun için yaralarımı deşiyorsun. Ben bu rüyaları görmeye alıştım fakat senin bu yüzden beni çağırmana alışamadım.”

“Bu yüzden de bana yalan söylüyorsun.”

Bu cümle değil de soru gibiydi. Bu yüzden başımı sallama eğilimde bulundum.

“Peki kaç gündür uyumuyorsun?”

“Uyuyorum.”

“Aslında sana verdiğimiz ilaçların etkisi dün akşam bitmiş olmalıydı. Hatta senin vücudunda etkisi bile olmayacak ilaçlar ama sen iki gündür uyuyorsun. Şu an enerjik hissetmenin tek nedeni ilaçlar değil. Vücudun ne kadardır uykuya direniyor Sinem?”

Gözlerimi kaçırmaktan başka bir şey yapamadım.

“Yaşadığım hayattan memnunum doktor.”

“Ölmek mi istiyorsun?”

Kaçırdığım gözlerimi tekrar doktorun koyu kahverengi gözlerinde sabitledim. Her kelimesini bastıra bastıra “Emin ol bu istediğin son şey...” dedim.

“Neden ölümden korktuğun için mi? Sürekli sudan korktuğunu söyleyip her gün denize giden, hatta denize yakın ev alan birine inanmak zor.”

Sudan korkmamla, ölümden korkmamın sebebi çok farklıydı. Annem adımı Zeliha koymuştu. Anlamı su perisi demekti. Tekrar suya girersem Zeliha olmaktan korkuyordum. Ama ölümden o adamın beni bir yerde beklediğini bildiğim için korkuyordum. Bunu ona anlatmak yerine lafı uzatmak istemiyor gibi gözlerine baktım.

“Peki, şu anlık test sonucunda bir şeyler yok bugün taburcu olabilirsin ama haftaya kontrole geliyorsun.”

“Yine başlıyoruz.” dedim ağzımın içinde.

Sözümü dinlemeden dolaptan bir dosya alarak odanın kapısına geldi.

“Hastalarım bekler,” deyip konuşmayı uzatmak istemiyor gibi masasından kalktı. Beni bir kere çağırdıysa devamı gelecek demekti. Ayaklarımı sürüyerek babamın yanına gittim.

“Pek iyi görünmüyorsun.”

“Hastanenin şamar oğlanı benim çünkü.” dedim omuzlarımı düşürerek.

Nazım bir tek babama geçiyordu. Ne kadar mafya olsa da görünür de kuvvetli bir iş adamıydı. Almanya, Fransa, İngiltere, Arabistan ve sayamaya üşendiğim birçok ülkede iş kollarına sahipti. Hepsinde ayrı ayrı Holdingleri vardı. Türkiye’deki en zengin iş adamlarındandı. Hatta Türkiye’nin en zengin iş adamıydı. KGS altmış yılı aşkındır iş görüyordu son iki nesildir internet ve telefon erişimi sayesinde sisteme geçmişti. Evet, tahmin ettiğiniz gibi insanların bilgilerini çalarak iş görüyorduk. İyi insanlar olmadığımızın farkındaydım. Hem iyi insanların tarihi yazılmazdı.

“Hadi çıkalım.”

Babam odadan çıkınca üstelemeden takip ettim. Aşağıya inene kadar yaklaşık on yedi takım elbiseli adam saydım, bana fark ettirmemeye çalıştıkları bir şey vardı. Tamam, babam zaten adamlarıyla gezerdi ama bu kadar fazla adamla değil. Kesin bir şey olmuştu.

Hastaneden çıkmadan babamın kolunu tuttum, ona dokunur dokunmaz hızlıca kolumu itti.

“Ne yapıyorsun? Kalabalık bir alandayız.”

“Baba burası senin hastanen.”

“Adamlarım bile bilmiyor sanki bilmiyorsun!”

“Tamam, özür dilerim. Neden koruma seviyesini arttırdın bir sorun mu var?”

“Tek bir sorun var! O da benim işlerimden uzak durman!”

Sesi tok ve aşağılayıcıydı fakat öz babamdan gördüğüm muameleden iyiydi. Canımı sandığım kadar yakmamıştı üstüme gelişi. Büyüdüğümü fark ettiğim andı, artık Kürşat Karaarslan’a bile o kadar bağlı değildim demek ki. Fakat bu yaşıma gelmeme rağmen anlam veremiyordum, neden işinden çok beni önemsiyordu? Neden ailesinden çok beni koruyordu? Cevabını duymak istemediğim sorular sormak istemedim. Canımı yakabilecek cevaplardan korkuyordum. Korktuğum şeyleri yapmaktan nefret ederdim.

Arabaya binmeden babamı başımla selamladım. Onunla belirli zamanlarda görüşebiliyordum. Çoğu zaman iş dolayısıyla eve gelmezdi. Zaten Efşan Hanım o yokken yapıyordu yapacağını, Efşan Hanım, Kürşat Karaaslan’ın karısıydı. Daha fazla dayanamadığım içinde ayrı eve çıkmıştım. Babam arabasına bindi. Ben de Hasan’ın olduğu arabaya bindim ama Hasan’a arabayı sürmemesi için elimle hareket yaptım ve babamın önümüzden geçen arabasını seyrettim.

“Ne oldu kızım? Niye duruyoruz?”

“1. Bana kızım diye seslenmeyi kes. 2. Burada olmaya ben de hevesli değilim. 3. Babamın neyi var?”

“Of ben sana soru soruyorum, sen bana. Ne bileyim babanın neyi var?”

“Benden hoşgörü bekleme.”

Gözlerini devirip gaza yüklendi. Hem merkeze hem de bizim eve çok uzaktık. Telefonla arabanın bluetoothunu eşleştirdim ve bu sıralar favori olan şarkımı açtım. Hoparlörün sesini daha da arttırdım. Bağıra bağıra şarkıya eşlik ettim.

Araba hızlandıkça daha çok bağırıyordum. Arabanın üstünü açıp kollarımı açıp daha bağırarak söylemeye başladım. Hasan sesi biraz kısıp bağırarak “Eve mi?” dedi.

“Yok aya!”

Gözlerini devirip sesi tekrar arttırdı. Ellerimi açıp rüzgârın saçlarımı dalgalandırmasına izin verdim.

Hasan evin önüne gelince önce etrafa göz gezdirdi, sonuçta bugün babamla buluşmuştum ve bu onlara göre tehlikeliydi. Aslına bakarsak bu hayattan da nefret ediyordum. Sürekli peşime takılan korumalar ne yapmam gerektiğini söyleyen doktorlar ne yiyip içmem gerektiğini denetleyen diyetisyen,

bitmek bilmeyen bir kovalamaca içindeydim.

Kendimi bir kafesin içine hapsedilmiş bir kuş gibi hissediyordum. Beni besleyip benimle eğleniyorlardı ama ben mutlu değildim, ben mutlu değildim.

“Neyse Hasan yeterince göz gezdirdiğine göre ben ineyim.”

“Of Sinem sanki kendimiz için yapıyoruz."

“Ben çocuk değilim Hasan!”

“Çocuk olmak ayrı mesele, Kürşat’ın kızı olmak apayrı mesele be gülüm.”

“Ben kendimi koruyabilirim. Sekiz yaşımdan beri senin adını bile bilmediğin sporlar yaptım. On sekiz yaşındayım ve on yıldır silah eğitimi alıyorum. Bu ne demek biliyor musun Hasan? Eğer korumaya ihtiyacın varsa gelebilirim.”

Hasan’ı geride bırakarak dışarı çıktım. Bu günler de içimde garip bir his vardı sanki kalbimin kanatlarından biri zarar görmüş ve her kanat çırpışında canım yanıyordu. En hafif söze bile kırılıyordum. Kesinlikle naif, kırılgan biri değildim. Hele ki dışardan bakan biri buz duvarlarımı asla kıramazdı.

Kapalı siyah bir kutudan ibaretti hayatım...

Yine yalnızdım. Bunu ben istemiştim. Geçen seneye kadar babamlarla yaşıyordum. Yeni evimde beni tek deli eden şey yatağımın tam karşısındaki tüm duvarı kaplayan aynaydı.

Ne komik ama her uyandığımda ayrı bir ıstırap veriyordu o ayna. Ne zaman aynaya bakarsam hep sekiz yaşındaki bir kız çocuğunun kurtulma çığlıklarını duyuyordum ama herkes gibi ona kulak asmıyordum. Susuyordum sadece susuyordum ...

Yine de kaldıramıyorum o aynayı, bir gün o kızı kurtarırsam diye hep orada kalacaktı.

O gün susmayacaktım. O gün avazım çıktığı kadar bağıracaktım. Benim gibi beni duymayanlara inat son bir kez çığlık atacaktım.

نهاية الفصل

0 تعليق

لا توجد تعليقات على هذا الفصل بعد. اكتب أول تعليق.