تخطٍ إلى المحتوى

MİNEL

الفصل 30 · قراءة 19 دقيقة

MİNEL

الفصل 30

🐣30🐣

Imposiblety'den

Minel gözlerini açmaya çalıştı ama bu çok zordu, gündüzleri hiç böyle olmazdı, hep erkenden uyanırdı, şimdiyse kalkamıyordu.

Her yerinin ağrımasıyla sızlandı, yutkunmaya çalıştığında boğazındaki ağrı yüzünü buruşturmasına neden oldu.

"Babacığım?"

Saçlarında bir el hissettiğinde sızlanmaları azaldı, ellerinin arasındaki sıcak parmaklara daha çok sarılırken ağrıyan gözlerini zar zor da olsa araladı, göz bebeklerine dolan ışık gözlerini yaşartınca onları sımsıkı yumdu.

"İnci tanem, duyuyor musun beni?"

Babasını cevapsız bırakmak istemedi, gözlerini yaşarmalarına rağmen açtı, yanıbaşında bekleyen babasıyla göz göze geldiğinde "Duyuyoyum." dedi çatlak, kısık bir sesle.

Gökhan iki saattir başında beklediği kızından bilinçli bir kelime duymasıyla derin bir nefes aldı, beş dakika önce ateşini ölçmek için öptüğü alnını bu sefer sevgisinden öptü.

"Kıyamam ben sana."

Geri çekildiğinde meleğinin solmuş yüzünü okşadı, alnına gelen saçlarını geriye attı. Hâlâ daha endişeliydi, bu endişesi Minel tamamen iyileşene kadar geçmeyecekti.

"Nasıl hissediyorsun güzelim?"

Minel babasının hal hatır sorduğunu düşündü, gözlerini yorgunca kapatıp açarken "İyiyim." dedi yavaşça. Konuştuğunda boğazı çok acıyordu ama cümlesini tamamlamasa olmazdı, bu dünyadaki en sevdiği kişi olan babasını geçiştiremezdi. "Teşekküy edeyim. Sen naşıyşın?"

Gökhan burukça gülümsedi boğazı ağrımasına, gözleri yaşarmasına ve sadece birkaç saat önce ateşi otuz dokuzu geçmesine rağmen iyi olduğunu söyleyen ve kendisinin hatrını soran kızına.

"Sen iyiysen ben de iyiyim babacığım."

Minel babasının esir aldığı elini daha bir çekti kendine, başını düştüğü zaman ona uzanmaya hazır olacak bu ele yaslarken "Gözyeyim çok ağyıyoy." diye fısıldadı. Boğazı acıdığı için sesli konuşmak istememişti.

"Geçecek bir tanem, şimdi yemek yiyip ilaçlarımızı içeceğiz ve geçecek."

Minel bir süre sessiz kaldı. Vücudunun her yeri ağrıyordu, daha önce de hastalanmıştı ve böyle olmuştu ama o zaman başında bekleyen biri yoktu. Annesi bir şey olmasın diye yemek yedirip ilaçlarını içirirdi, o kadardı. Bu yüzden babasının da öyle yapacağını düşündü.

"Sonya işe mi gidicekşin?"

Babası "Evet." derse üzülürdü ama ses çıkaramazdı, ondan yanında durmasını istemeye çekinirdi. Bu yüzden gergince bekledi alacağı cevabı; ilk kez bu kadar çok istiyordu onun nazını çekecek biri olmasını, yalnız kalmamayı.

"Hayır güzeller güzelim, ben seni böyle bırakıp işe gider miyim?" Kızının önce şakağından, sonra saçlarından öptü Gökhan. Minel'in yanında olunmasına alışmadığını, bunca zaman yalnız olduğunu biliyordu; şimdi en iyi zamandı babasının bundan sonra onu hiç bırakmayacağını anlaması için.

"Sen iyileşene kadar ben hiçbir yere gitmeyeceğim. Hatta benden sıkılacaksın."

Minel duyduklarıyla gülümsedi tüm ağrılarına rağmen. İç çekip gözlerini kapatırken "Ben şenden sıkıymam ki..." diye mırıldandı. "Şen benim babamşın." Hastalığın verdiği ağırlıkla uyuyakaldı.

Gökhan saçlarını okşayıp Kâmil'e mesaj attı, çorbanın hazır olup olmadığını merak ediyordu, inci tanesinin ilaçlarını içmesi lazımdı. "Hazır Gökhan Bey." mesajını aldığında çorbayı yukarı getirmesini söyledi.

Daha az önce uyuyan kızını uyandırmak istemese de bunu yapmak zorundaydı, sabah altıdan beri yapmak istemediği ama Minel'in iyiliği için yapmak zorunda kaldığı şeylerle boğuşuyordu.

"Uyan biriciğim." Saçlarını okşadı yine, alnından öptü. "Uyan bebeğim benim. Yemek yemen lazım, hadi, uyan."

"Uykum vay."

"Uyuyacaksın meleğim, yemek yiyip uyuyacaksın. Şimdi kalkman lazım ama, lütfen güzelim."

Minel babasının ricasıyla gözlerini açtı, hiç olmadığı kadar uykusu vardı. Gözünü ovuşturduğunda Gökhan gülümsedi. "Şimdi kaldıracağım seni bebeğim, tamam mı?" diye sorduktan sonra kızını belinden tutarak doğrulttu.

Kız çocuğunun dik duracak hali yoktu, başını babasına yasladı. "Uyumak istiyoyum." dedi bir kez daha. Gökhan yastığı yatak başlığına yaslayıp Minel'in oturması için yer yaparken saçlarından öptü. "Uyuyacaksın babam, Kâmil senin için çok güzel bir çorba yaptı. Onu içip uyuyacaksın."

Minel'in sırtını yastığa yaslayıp yanına oturdu, kızının dik duramayan başını kendisine yasladı. Minel'in gözleri yine kapanıyor gibiydi, tam yanağını okşayıp uyumamasını söyleyecekti ki yarı açık olan kapı tıklatıldı.

"Gökhan Bey, girebilir miyim?"

"Gel Kâmil."

Kâmil elinde içinde bir kase çorba, bir bardak su ve nöbetçi eczaneden aldığı şurupların olduğu bir tepsiyle içeri girdi. Tepsiyi yatağa, patronunun yanına bıraktıktan sonra gülümseyip dışarı çıktı. Yıllardır yanında çalıştığı adamı böyle görmek tuhaftı, tuhaf ama güzeldi. Sınırlarını aştığı, uğruna daha iyi bir adam olmaya uğraştığı birisi vardı artık; küçük, masum bir kız çocuğu vardı.

"Bak, geldi çorbamız meleğim."

Minel duyduğu şeyle gözlerini aralarken "Yemek iştemiyoyum." diye sızlandı. Sesi kısıktı hâlâ. "Baba istemiyoyum." Hastalığın verdiği duygusallıkla gözleri yaşardı, yaşların yanaklarına düşmesi sadece saniyeler sürdü.

Gökhan kolay kolay ağlamayan kızının sırf yemek yemek istemediği için ağlamaya başlamasıyla bir an duraksasa da bu durgunluğundan kurtulması kısa sürdü.

"Olmaz biriciğim." dedi yumuşak bir sesle. "Yemek yemezsen ilaçlarını içemezsin." İnci tanesinin saçlarını yavaşça geriye atıp yüzünü açtı, bu sırada ateşini de kontrol etmişti. İğne vurulduğundan beri iki saat olmuştu, etkisi geçince ateşinin tekrar yükselmesinden korkuyordu, kızına hemen ilaçlarını içirmeliydi.

"Ağyıyoy." dedi Minel. Boğazı ağrıyordu, yemek yerse canı daha çok acıyacaktı. Hem hiçbir şey istemiyordu, çekindiği için acıkmadığını söylediği zamanlar gibi değildi bu anlar, kendisini cidden aç hissetmiyordu.

"İlaçlarını içince geçecek bebeğim, azıcık dayan."

Gökhan bunu söylemekten hoşlanmamıştı çünkü minik kızının ağrıya dayanmasını istemekten ziyade onun ağrısını almayı tercih ederdi ancak yapamıyordu.

Adam tepsiyi kucağına çekti, bir kolunu kızına sarıp onun dik durmasını sağlarken kızının ördekli kaşığını ılık çorbaya daldırdı. Kaşığı yarısını doldurup -Minel'i büyük yudumlarla zorlamak istemiyordu- Minel'e uzattığında küçük kız gözlerini yumup babasının koluna gömüldü.

"İştemiyoyum."

"Güzelim yapma böyle, çorbanı içmezsen..."

İyileşemeyeceğini söyleyecekti ama durdu, inci tanesinin hastalıklar konusunda hassasiyetini hastane lafı geçince görmüştü. Eğer iyileşemeyeceğine dair bir şey söylerse kızı bunu yanlış anlayıp korkabilirdi, kelimelerini değiştirdi.

"Büyüyemezsin."

Minel gözlerini açtı, normalde istediği her şeyi ayağına seren ama şu anki "İstemiyoyum." deyişlerine direnen adama baktı. Gökhan bakışlarını gördüğünde gözlerini kaçırıp çorbaya döndü, Minel'e karşı çok zayıftı, yeşillerine biraz daha uzun baksa istediği her şeyi yapardı.

"Aç ağzını babacığım, hadi."

Minel daha fazla itiraz etmeyip ağzını açtı, ılık çorbanın tadını hissettiğinde yüzünü buruşturup yutkundu, boğazındaki acı gözlerini doldurdu. "İştemiyoyum." dedi bir kez daha ama Gökhan çoktan ikinci kaşığını hazırlamıştı, kelimesi biter bitmez dudaklarına değen kaşıkla onu da içmek zorunda kaldı.

Gökhan anlamıştı Minel'i şu anda yedirmenin tek çaresinin hızlı davranmak, konuştuğu anlardan yararlanmak olduğunu. Kızı sızlanmak için ağzını açar açmaz üçüncü ve dördüncü kaşıklarını da ona yedirdi, bu sırada çorbanın bir kısmını tepsiye ve yatak örtüsüne dökse de umursamadı.

Minel dördüncü kaşıktan sonra yakınmak için bile açmadı ağzını, babası her fırsatı değerlendirip ona çorbadan içiriyordu çünkü. Yüzünü adamın koluna gömüp başını arkaya çevirdi, böylece ağzını gizlemişti.

"İnci tanem, içmen lazım çorbanı. Üzme beni biriciğim, lütfen. Hem büyüyemezsin, unuttun mu?"

Babasının ricasını duyunca dönecek gibi oldu ama yutkunmasıyla boğaz ağrısı kendisini hatırlattı, başını iki yana salladı.

Gökhan derin bir nefes aldı. Kızının sırtına sardığı kolunu çekti, kendisi de geri çekildi. Minel yüzünü gizlediği yeri kaybedince afalladı, Gökhan bundan yararlandı, parmaklarını kızının çenesine koyup başını kendisine çevirdi, hafif bir baskı uygulayıp açtığı ağzına kaşığı sokuşturdu.

Kızı kendisini kaçırmak istediğinde kolunu boynuna sardı, elini yine çenesine koydu. Böyle yaparak başını geri çekmesine engel olmuştu. "Özür dilerim meleğim ama yemen gerekiyor."

Birkaç kaşığı da böyle yedirdikten sonra Minel başını çevirip titrek bir sesle "Yemicem, iştemiyoyum." dediğinde gönlü onu daha fazla zorlamaya elvermedi, kaşığı tepsiye bırakırken "Tamam." diye mırıldandı.

"Şimdi ilaçlarını içelim biriciğim, sonra yine uyursun, olur mu?"

Minel sessiz kalıp başını salladı, daha önce de yemek istemediği zamanlar olmuştu ama babası onu hiç böyle zorlamamıştı, ya ikna etmiş ya da başka bir şeyden bahsederek yedirmişti.

Şurupları yüzünü buruşturarak da olsa içti, itiraz etmedi. Kalbinde daha önce hissetmediği şeyler vardı, temel duyguları dışındaki duygularını anlayıp isimlendirebilecek bir yaşta olsaydı babasına kırıldığını söylerdi.

Gökhan fark etti kızının bu hallerini. Dolu dolu gözlerindeki kırgınlık onu üzse de ilaçlarını içirinceye kadar sesini çıkarmadı. Daha sonra tepsiyi komodine bıraktı, siyah kılıflı yastığı kızının arkasından aldı, düzeltip şişererek yatağa koydu, boynundan destek vererek Minel'in başını yastığa yatırdı, ince örtüyü beline kadar çekti.

İnci tanesinin hasta olduğunu, böyle yatıyorken saniyeler içerisinde uyuyabileceğini hatırlayınca sessizliğini bozdu.

"Güzel çiçeğim benim..." dedi kendisine ısrarla bakmayan kızının yanağına hafif bir öpücük kondururken. "Yapma böyle babacığım, senin iyiliğin içindi hepsi."

Minel Gökhan'a çevirdi dolu dolu gözlerini, hastalığı ve tüm vücudundaki ağrıları daha hassas yapmıştı kız çocuğunu, bu dünyadaki en sevdiği insana bile küsecek kadar duygusaldı. "Yemek iştemedim." dedi titrek ve küskün bir sesle. "Çoyba iştemiyoyum. Dinyemedin beni."

Gökhan onun çocuk olduğunu, bu küslüğü unutacağını, önemsiz bir an olduğunu düşünmedi. İçi pişmanlıkla kavrulurken başka bir çaresinin kalmadığını, sağlığı için onu zorladığını kendisine hatırlattı.

"Ama ilaçlarını içmen lazımdı bir tanem, o yüzden çorbanı içirdim sana."

Minel akıllı bir çocuk olabilirdi ama en nihayetinde çocuktu, bazı mecburiyetleri anlayamazdı. Tatlı bir hareketle omuzlarını silkerken burnunu çekti, kaşlarını çatıp sırtını adama döndü.

Gökhan'ın canı fedaydı kızının nazına, alacaktı gönlünü, onu kırgın uyutmazdı.

"Sabah güneşim benim..." diyerek daha farklı bir iltifat kullandı, Minel'in yeni iltifatlarına olan hassasiyetini biliyordu. Kızının önce yanağına, sonra şakağına ufak öpücükler bıraktı.

"Küs mu uyuyacaksın bana?"

"Küş değiyim."

İnci tanesinin hemencecik gelen tatlı itirazına gülümserken "Tamam, sen öyle diyorsan öyledir." dedi. Minel Aktuna ne diyorsa oydu. "Ama üzgün gibisin, üzdüm mü seni babacığım?"

Minel omuz silkti, bir şey demedi. Gökhan anladı bunun olumlu bir cevap olduğunu. Minel'in saçlarını yavaş hareketlerle okşarken "Seni üzdüğüm için özür dilerim." diye mırıldandı.

Derin bir nefes aldı, belki de en iyisi onun çocuk olduğunu ve anlamayacağını düşünmeden içindekileri dökmekti, bunu yapmak onun için çok zordu ama meleğinin üzüntüsü bitecekse, böyle kırgın kırgın bakmayacaksa yapardı.

"Baba olmayı yeni öğreniyorum, bazen hatalar yapıyorum, beni affedebilir misin bebeğim?"

Gökhan kızının bir şey demesine fırsat bırakmadan devam etti. "Niyetim kötü değildi, çabucak iyileşmeni istedim. Seni böyle görmek hoşuma gitmiyor babacığım. Bu yüzden çorbanı içirirken sana biraz kaba davrandım, çok özür dilerim güzeller güzelim." Kelimeleri arasında kızının şakağına ve yanağına minik öpücükler bırakıyordu.

Minel duyduğu cümlelerle yumuşadı, zaten onun küçük ama kocaman kalbi izin vermezdi babasına olan küslüğünün bitmemesine. Babası bunları söylemeden Minel uyusa bile uyandığında yine babasına sarılır, saçlarının okşanmasını beklerdi.

"Üzüyme." diye mırıldandı başını babasına çevirirken. Halsizliğine rağmen gülümsedi, tebessümü solgun suratına az da olsa renk getirdi. "Küşmedim ki... Şaka yaptım."

Gökhan tebessüm etti, kızının alnına uzun bir öpücük kondurdu. "Olsun." dediğinde Minel çoktan ona doğru dönmüştü.

"Küsebilirdin de inci tanem, ben senin babanım, küslüğünü geçirmek benim görevim."

Minel babasına nazlanabileceğini, küsebileceğini ve bunları yaptığında umursamaz bir adamla değil, gönlünü almak için etrafında dört dönen Gökhan Aktuna'yla karşılaşacağını bilmeliydi.

Minel derin bir nefes aldı. İşaret parmağını babasının sakallarında gezdirdi, Gökhan avuç içini öpünce yorgunca gülümseyip adamın uzun, sık, siyah kirpiklerine uzandı. Bir dakika geçmeden gözleri kapanmaya başladı, eli yavaşça yastığa düştüğünde Gökhan derin bir nefes aldı, hafifçe doğrulup saçlarından öptü.

Minel'in nefesleri iyice düzene girince ve Gökhan, kızının uykusunun derinleştiğine emin olunca ateş ölçerle ateşini ölçtü. Gördüğü otuz yedi rahatlamasına neden olurken yataktan kalktı, komodindeki tepsiyi ve telefonunu alıp aşağı indi. Adımları direkt mutfağa yöneldi; Kâmil mutfak masasında oturmuş, telefonuna bakıyordu.

"Gökhan Bey..." dedi adamın geldiğini görünce hızlıca ayağa kalkıp. "Minel Hanım çorbasını yedi mi?"

"İlaç içecek kadar yedi." diye cevap verdi Gökhan, ardından derin bir nefes aldı. "Eve git Kâmil, saatlerdir buradasın, izinlisin bugün."

"Ama bir şeye ihtiyacını-"

"İzinlisin dedim Kâmil, hadi."

Kâmil daha fazla itiraz etmedi; Gökhan Aktuna Minel'den sonra herkese yumuşasa dahi ikna veya ısrar edilebilecek bir adam hâlâ değildi, onun öfkesine maruz kalmak istemiyordu.

"Tamam Gökhan Bey, ben gideyim. Sebzeli çorbayı da yapıp buzdolabına koydum."

"Eyvallah."

Arkasını döndü, hızlı adımlarla evden çıktı. Gökhan mutfak kapısından ona bakmıştı.

Gökhan tepsiyi tezgaha bırakıp oturma odasına geçti. Koltuklardan birine kendini atıp telefonunu açtığında kilit ekranında gördüğü cevapsız aramalarla yüzünü ovuşturdu. Anne babasının, ablasının ve abilerinin mesajlarına ayrı ayrı cevap verip gelmelerine gerek olmadığını söylemesine rağmen tüm aile üyeleri en az üçer kez aramıştı. Diğerleri şu anlık pek umrunda değildi ama Arda'yı geri aradı.

"Alo, amca? Rahatsızlık vermek istememiştim ancak Minel'in rahatsızlandığını duyunca kendime mani olamadım. İyi mi, nasıl, ateşi yükseldi mi?"

Arda'nın sağlık konusundaki hassasiyetini biliyordu, bu yüzden yalan söylemeyi seçti. "Bir şeyi yok aslanım, biraz üşütmüş, o kadar."

Arda derin bir nefes aldı, kendisine engel olamayıp kabalık olacağını bile bile sordu. "Dürüst oluyorsun, değil mi amca?"

Gökhan olayı alaya vurdu, Arda zeki çocuktu, ciddi bir şekilde konuşsalar anlardı. "Teselli için yalan söyler miyim oğlum ben, onunla mı uğraşacağım? Şirkete gelmeyi sevmiyorum zaten, bu yüzden kaldım Minel'le, yoksa bir şeyi yok. Tabii, Hakan amcana veya dedene söyleme bunu, fena bozuşuruz."

"Haklısın, affedersin, bir an kendimi sormaktan alıkoyamadım. Kimseye de bu cümlelerinden bahsetmem."

Gökhan yeğeninin gerçekten rahatladığını anlayınca başka bir şey söylemedi, görevini yapıp Arda'nın endişeden kendi kendisini yemesini engellemişti.

"Amca..."

"Efendim?"

"Ateşi çıkması olasılığına karşılık olarak seni haberdar etmek istiyorum, sirkeli su kullanılması doğru bir tedavi yöntemi değilmiş, ateşin daha fazla çıkmasına neden olabilirmiş. Kullanırsan sadece su kullanmalısın."

Gökhan duyduğu şeyle duraksadı, sabah yaptığı şeyin hatalı olduğunu anlayınca sıkıntılı bir nefes aldı, dirseklerini dizlerine yaslayıp ellerini saçlarının üzerinde gezdirdi. "Sağ ol, olursa öyle yaparım."

Bir sessizlik oldu, bu sırada Gökhan düşünüyordu. Daha önce hiçbir şeyi umursamayan bir adam olduğu doğruydu ama Minel'i kızı olarak kabullendiğinden beri uğraşıyordu, neden hâlâ bilmediği şeyler vardı? Yeterince çaba sarf etmiyor muydu ki istemeden de olsa kızına zarar veriyordu?

Hakan abisini çocuklarının küçüklüğü sırasında hatırlamaya çalıştı. Çok daha sakindi, ne yapılacağını hep biliyor gibiydi. Engin abisi de Arda'yı büyütürken zorluk çekmemişti, bir şeyleri mahvetmekten yakındığını hatırlamıyordu. Kendisi niye böyleydi?

Neden baba olmayı beceremiyordu?

"Nasılsın amca, anın telaşıyla sormayı unutmuşum."

Arda'nın sorusuyla düşüncelerini bir yana itmeye çalıştı, pek başardığı söylenemezdi, kafası kazan gibiydi. "İyiyim aslanım." dedi yorgunluğunu belli etmemeye çalışarak. Minel'in hal hatır soruşlarını hatırlayıp ekledi. "Sen nasılsın?"

Arda gülümsedi, amcasının onları sevdiğini belli hareketlerinden hep anlamıştı ancak son zamanlarda daha da belirgin olmaya başlamıştı bu anlar.

"Ben de iyiyim, teşekkür ederim. Seni daha fazla tutmayayım, Minel'le alakadar ol lütfen. Görüşmek üzere."

"Eyvallah, görüşürüz."

Telefonu kapattılar. Gökhan ağrıyan gözlerini ovuşturdu, başı da ağrıyordu, yemek yemediğini hatırlayınca yakınlardaki bir restoranttan sipariş vermeyi düşündü ama yapamazdı, düşmanlarını hâlâ bulmamışlardı ve evlerine kadar giren, eve giren yemeğe de ulaşırdı. Mutfağa gidip kendisine bir sandviç hazırladı, sandviçini bir tabağa koyup yukarı çıktı.

Minel uyuyordu, örtüyü iyice üzerine çekmişti. Gökhan onun bu haline gülümseyip tabağını bir köşeye bıraktı. Kolunu kaldırıp örtüyü Minel'in omuzlarından beline kadar çekti. Kız çocuğu bu hareketle bir şeyler mırıldanıp tekrar örtüye uzanmaya çalışınca ellerini nazikçe tuttu, avuç içlerini öpüp ona engel oldu.

Minel örtüyü almaktan vazgeçip hem derin hem de rahatsız uykusuna devam edince ateşini ölçtü. Yine otuz sekizin üzerine çıkmıştı, yemeğini unuttu. Odadaki cam kaptaki sirkeli suyu lavaboya boşaltı, kabı temiz suyla doldurdu. Başka bir tişörtünü yırtıp parçalara ayırdı.

Minel'i hafifçe doğrulttu, mırıltılar duyduğunda sırtını sıvazlayarak kızının rahatlamasını sağladı. Tişörtünü çıkardığında Minel atletle kaldı, titredi, yatağa yattığı an olduğu yerde büzüşmeye çalıştı ama Gökhan engel oldu. Şortunu da çıkardıktan sonra ıslak bezle vücudunu silmeye başladı.

Ateşi tekrar düşünceye kadar devam etti buna, yorulmadı, yemek yemek aklına bile gelmedi. Ateş ölçerde otuz yediyi gördüğünde Minel'in vücudunu kurulayıp kıyafetlerini ona geri giydirdi.

Yatağa, kızının yanına uzanacağı sırada babasının aradığını gördü. Konuşacak halde değildi ama sürekli aramalarını da istemiyordu, odadan çıkıp telefonu açtı.

"Ne oldu baba?"

"Kapıdayız, korumalarına söyle, girmemize izin versinler."

"Tamam."

İtiraz etmesinin bir faydası yoktu. Babası Gökhan ona ihtiyacı olmadığını söylese bile gerekirse taş duvarları yıkıp içeri girerdi.

Alt kata indi, kapıyı açıp öyle bıraktı. Oturma odasına geçti. Birkaç dakika içinde annesi ve babası geldiler yanına. Gülten oğlunun mor göz altlarına, çökmüş omuzlarına bakıp derin bir nefes aldıktan sonra "Ben Minel'in yanındayım." dedi yumuşak bir sesle. "Siz konuşun."

"Ateşi yeni düştü." dedi Gökhan hemen. "Tekrar çıkabilir."

"Tamam canımın içi, dikkat edeceğim."

Gülten'in adım sesleri dışında hiçbir şeyin duyulmadığı bir sessizlik oldu. Gökhan'ın dirsekleri dizlerindeydi. Uykusuzluk, açlık ve kafasındaki düşünceler onu yoruyordu.

"Oğlum, anlatmak ister misin?"

Derin bir nefes alırken "Neyi anlatacağım?" dediğinde Raif bu sitemin peşinden bir iç dökme geleceğini biliyordu, sessiz kaldı.

"Beceremiyorum baba, olmuyor. İllaki bir şeyi bilmiyorum. Ne hasta olmasına engel olabiliyorum ne hasta olunca doğru düzgün bakabiliyorum."

Raif Gökhan'ın sırtını sıvazladı yavaşça, oğluna desteğini bu şekilde gösteriyordu. Tüm çocukları kaç yaşına gelirlerse gelsinler gözünde çocuktu ama özellikle Hale ve Gökhan'da daha fazla hissediyordu bunu.

"Sirkeli su yapılmaması lazımmış, ben bunu Arda'dan öğrendim. Ateş ölçer nerede bilmiyordum, doktordan aldım. Çorbayı Kâmil yaptı, ben yapmaya çalışsam onu da beceremezdim. Çorbayı içireceğim derken de üzdüm Minel'i, yok, olmuyor."

Derin bir nefes aldığında Raif de derin bir nefes aldı sıkıntıyla, Gökhan çoğu şeyi ciddiye almazdı ama alınca da böyle olurdu; fazla korumacı, ufak bir şeyde bile ortalığı yangın yerine çevirecek kadar endişeli ve öfkeli. Öfkesinin kime olduğu belli olmazdı, eğer ortada öfkelenecek birini bulamazsa genelde kendisine sarardı, şu an olduğu gibi.

"Abimler böyle değildi baba. Hatırlıyorum, baba olmayı kırk yıldır biliyor gibi davranıyorlardı. İkisi de daha erken baba oldu bir de, ben geldim otuz yaşına..."

Cümlesini devam ettirmediğinde Raif başka bir şey söylemesini bekledi. Oğlu tamamen içini dökmeden konuşursa bir daha ondan hiçbir şey duyamazdı, Gökhan çoktan duvarlarını örmüş olurdu, böyle hassas anları nadirdi.

Sessizlik uzadıkça anladı Raif daha bir şey söylenmeyeceğini, "Oğlum..." dedi yavaşça. Gökhan'ın parlak mavi gözleri kendisine dönünce devam etti. "Sen sanıyor musun ki abinler benzer şeyleri yaşamadı?"

"Yapma, hatırlıyorum diyorum."

"Ciddiyim, sana kendini iyi hissettirmek için söylemiyorum. Kimse çocuğu doğduğu an baba olmuyor, her şeyi öğrenmiyor. Yaşayarak öğreniyorsun. Baba olarak bazen çok çaresiz hissettiğim anlar oldu, çocuklarıma yetemediğimi düşündüğüm oldu ama belli etmedim. Sen biz buraya gelmezsek belli edecek miydin?"

Gökhan ses çıkarmadı, sorunun cevabı belliydi, hiçbir şey söylemezdi. Torunlarını kontrol etmenin, onun iyi olduğundan emin olmanın yanında bir de bu nedenden dolayı Hakan'dan Minel'in ateşi olduğunu duyar duymaz evden çıkmışlardı Gülten'le.

"Hem sen abilerinle bir misin? Engin'in yanında Nida vardı; Hakan'ın yanında çok iyi bir anne olmasa da Gaye vardı, o da yardım ediyordu illaki. Sen teksin oğlum, biz varız, varız ama bu eve geldiğinde sadece ikiniz varsınız sonuçta. Sana yardım edecek biri yok, ne yapacağını beraber düşüneceğin biri yok."

Cümlelerini toparlamak için bir süre sessiz kaldı, dudaklarını ıslattı.

"Çok zor çocuğuna tek başına bakmak, senin durumunda daha da zor. Aniden baba oldun. Üstüne üstlük Minel yaralı bir çocuk, yaraları sarılması gereken bir çocuk. Kolay değil senin yaptığın. Onun güvenini bu kadar kısa sürede kazanman, kendine baba dedirtmen... Sen benden daha iyi biliyorsun eski evinde yaşadıklarını, ona rağmen kızının gözleri sana bakarken parlıyor. Bunu sadece çok iyi bir baba başarabilir."

"Ama..."

"Hasta olduğundan bahsetme Gökhan. Çocuktur, tabii ki hasta olacak. Siz hasta olmadınız mı? Ben ablanın üzerine titredim, hepimiz üzerine titredik. Sen bile bacak kadar boyunla onu korumaya çalışırdın, hiç hasta olmadı mı? Hatırlamıyor musun gecenin bir yarısı tüm aile ablanı acile götürdüğümüz zamanı? Kötü bir aile olduğumuzdan mıydı?"

Gökhan sesini çıkarmadı. Elini saçlarının üzerinde gezdirdi. Babasının söyledikleri mantıklıydı, içinin rahatladığını inkâr edemezdi ama yine de vicdan azabı çekiyordu, Minel tamamen iyileşmeden de böyle hissetmeye devam edecekti.

"Oğlum..."

Annesinin sesini duyunca hızla başını kaldırdı, az önce sakin sakin konuşan Raif de hemen Gülten'in olduğu tarafa döndü.

"Baba diye sayıklıyor, senin sesini duysun bir, gitsene Minel'imin yanına."

Raif bunu duyunca gülümseyerek baktı oğluna. "Kötü bir baba olduğu için mi sayıklıyor seni?" dediğinde Gökhan bir şey demedi ama karamsar bir anında olmasaydı keyifleneceği, hatta sırıtacağı bir gerçekti.

Yukarı çıktı hızlıca, sayıklayan kızının baş ucuna çöktü. Saatlerdir defalarca tekrar ettiği cümleleri tekrar söyledi.

"Buradayım meleğim, yanındayım."

.

.

.

Gökhan Aktuna'dan

Künyemin sesini duymamla kaşlarım çatıldı, yavaşça gözlerimi açtım. Saat gece üçe gelirken bebeğimin yanına uzanmıştım, ne ara uyuduğumu hatırlamıyordum.

"Günaydın babacım."

Meleğimin kısık, pürüzlü sesinden yorgun da olsa bir "babacım" duyunca gülümsedim, elini alıp avuç içini öperken cevap verdim. "Günaydın güzeller güzelim."

Düne göre toparlanmış gibiydi, böyle olması için elimden geleni yapmıştım.

Annemler Minel'i yedirmeme yardım edip benim "Gidin, ne yapacaksınız daha?" dememle gittikten sonra doktor dediği için yaptığım bitki çayını Minel'i uyandırıp mayışmış halinden yararlanarak ona içirmiştim.

Odaya da içinde kaynar su olan beş tane cam kap koymuştum; sürekli buhar çıkardıkları için odanın havası nemlenmiş, inci tanemin tıkanık nefesleri bunu yapmamdan sonra bayağı azalmıştı. Tabii, odanın sıcaklığına da dikkat etmiştim; ateşinin tekrar çıkmasından korkuyordum.

"Nasıl hissediyorsun bebeğim benim?"

"İyiyim, teşekküy edeyim, sen naşıyşın?"

"Onu sormuyorum biriciğim."

Kaşlarını kaldırdı merakla, bir günde bile bu hallerini çok özlemiştim. Sessiz, soluk bir şekilde yatması dayanılacak gibi değildi. Bir gün bile işkenceydi.

"Bir yerin ağrıyor mu? Mesela dün gözlerinin ağrıdığını söylemiştin."

Başını iki yana sallayacak gibi olduğunda "Doğruyu istiyorum meleğim." dedim hemen. "Bir yerin ağrıdığı için sana kızmayacağım, ağrının geçmesi için bir şeyler yapacağım. Bana dürüstçe cevap verebilir misin?"

"Şey..." Elini boğazına çıkardı. "Buyam biyas ağyıyoy."

Sesinden, yutkunurken buruşturduğu suratından belliydi o ağrının biraz olmadığı ama üzerine gitmedim. Elini koyduğu yeri öpüp "Başka?" diye sordum.

"Biy de, şey... Koyyayım çok yoygun. Yüsdüm diye mi oydu?"

Saçlarını okşadım. "Hayır babam, biraz üşütmüşsün, o yüzden kolların yorgun. Halsiz hissediyorsun. Yemeklerini yiyip ilaçlarını içtikçe geçecek."

Başını bana yaslarken künyemle oynamaya devam etti, dalgınlaşmıştı. Alnından öperken sessiz kaldım, birkac dakika içinde söylemezse ne düşündüğünü soracaktım.

"Haşta mı oydum?"

Derin bir nefes aldım, bu soruya "Hayır." demek istiyordum ama yalan söylemek de bir işe yaramazdı, hastalıklar olmaya devam edecekti, sürekli korkamazdı.

"Evet babacığım."

"Ağıy haşta mı?"

Hemen itiraz ettim, öyle bir şeyin düşüncesi bile... Kafayı yerdim.

"Hayır güzelim, hayır. Hafif hasta oldun, çok hafif. Sadece sen çocuk olduğun için çok yorgun hissediyorsun ama geçecek. Sen uyurken doktor geldi, seni muayene etti, bir sorun yok bir tanem."

"Doktoy mu geydi?" Gözlerini kocaman açtı. "Bis gitmedik mi? O mu geydi?"

Soru soruyordu, şükürler olsun ki soru soruyordu.

"Evet, o geldi. Biz gitmedik."

"Neden bis gitmedik?"

"Sen üşüyordum inci tanem, bu yüzden seni evden çıkarmak istemedim."

"Ama hava sıcak. Neden üşüdüm?"

"Hasta olduğun için."

"Neden haşta oydum?"

Gözleri çok yorgundu; halsizlikten künyemle bile doğru düzgün oynayamıyordu, parmakları birkaç saniye hareketliyse bir dakika durgundu ama soru sormaya devam ediyordu. İtirazım yoktu, sessizliğinin ne kadar kötü olduğunu görmüştüm.

"Aşı oldun babacığım, sonra çoraplarını çıkarmakta da ben bir süre geciktim, havuzda da yorulmuştun. Bu yüzden üşüttün."

"Biy daha yüsmicek miyim?"

Alnından öperken "Olur mu öyle şey çiçeğim?" diye cevap verdim sorusuna. "Yüzeceksin tabii ki, yüzmeyi sevdiğini söyledin. Sadece daha dikkatli olacağız ki tekrar hastalanma, sonra canın acıyor."

"Acımıyoy ki babacım..."

"Babalara yalan söylenmez."

"Biyas acıyoy."

Haline gülüp doğruldum, alnından öpüp ateşi olmadığına emin olduktan sonra "Seninle mutfağa inelim mi?" diye sordum. "Çorbamızı orada içelim, değişiklik olsun."

"Oyuy."

Onu kucağıma aldığımda "Tavşanım..." dedi ben adım atmadan, derin bir nefes alıp yerdeki elemanı aldım ama ona uzatmadım, halsizdi, tutamazdı benim meleğim.

Mutfağa inerken "Aç değiyim." diye mırıldandığında "Karnınla konuştum." diye itiraz ettim. "Açmışsın, hem de çok aç. Büyük bir kase çorba içecekmişsin."

"Büyük kaşe mi?"

"Evet."

"Kaynım yayan söyyüyoy." Başını yasladığı yerden -omzumdan- kaldırmadan eğdi, doğru düzgün yemek yemediği için düz bir hale gelen karnına baktı. "Yayan söyyeme."

Başını kaldırıp bana baktı masum masum. Halsizce konuştu. "Kaynıma kısdım babacım, yayan söyyemicek. Aç değiyim."

"Hâlâ öyle söylemiyor, açmışsın."

Kaşları çatıldı, onu nadiren böyle görüyordum, bu yüzden durup sadece yüzüne baktım. Durduğumuzu fark etmedi. "Dinyemiyoy beni." dedi kızgın kızgın. "Yayamas."

Böylece anlamıştım ki benim kızımın maksimum kötü kelimesi "yayamas"dı.

"Goydiyoks gibi." diye devam etti söylenmeye. O kadar şirindi ki hastayken onu çok öperek bunaltmama kararım bir anda gitti, boynundan birkaç öpücük çaldım.

"Sen hep mi sinirlensen babacığım?" diye sordum mutfağa girerken. "Çok sevimli oluyorsun."

Ne dediğimi anlamadı, çatılan kaşları düzelirken "Hı?" deyip bana baktı. Bu haline gülümseyip alnından öperken bir yandan da buzdolabını açıyordum.

"Şimdi seninle çorbamızı ısıtalım, yiyelim, ilaçlarımızı içelim. Sonra da çay içelim, olur mu?"

"Oyuy. Çay şaati mi yapıcas?"

"Çay saatini sen nereden biliyorsun?"

"Çisgi fiymden."

"Hangi çizgi filmden?"

"Biymem. Biy süyü çisgi fiym vay."

"Doğru, haklısın bebeğim. Benim hatam, özür dilerim."

"Soyun değiy babacım, özüy diyeme."

نهاية الفصل

2 تعليق