تخطٍ إلى المحتوى

MİNEL

الفصل 29 · قراءة 20 دقيقة

MİNEL

الفصل 29

🐣29🐣

Gökhan Aktuna'dan

"Ne yaptınız bugün babacığım?" diye sordum hemşirenin odasından çıktığımızda. İkinci aşılarını da olmuştu ve yine solgundu. Bu hali rahatsız ediyordu beni.

Koridordaki sandalyelerden birine oturdum, korumalar da yandaki sandalyelere oturdular. Cevap vermedi inci tanem, başımı eğdim, çok yorgun gözüküyordu.

"Meleğim?" diye mırıldandım saçlarını geriye itip. "İyi misin güzelim? Ne oldu?"

Başını kaldırdı. "Yoyuydum." dediğinde sesi kısıktı. "Canım da acıdı."

Derin bir nefes aldım, pamuğu kolundan çekip bandı oraya yapıştırırken "Özür dilerim biriciğim." dedim omzundan öpüp. "İyiliğin içindi hepsi. Hem bak, bitti. Uzun bir süre daha aşı olmayacaksın."

Bu dediklerim onu ikna etmiş gibiydi, yeşilleri yüzümdeyken gülümsedi. Ben de gülümsedim, içim rahatlamıştı, ayağa kalktım.

"Neyeye gidicez? Evimise mi?" diye sordu arabaya giderken. Başımı salladım. "Evet babam."

İlk aşısında ateşinin çıkma ihtimali yüksekti, doktor öyle söylemişti ama bir şey olmamıştı. Bu aşıda da olmayacağını düşünüyordum, evimize gitmek daha iyiydi, Minel'in düzeninin sürekli bozulmasını istemiyordum.

Onu koltuğuna oturttuktan sonra yara bandının üzerinden öptüm. Şoför koltuğuna bindiğimde konuşmaya başladı.

"Baba biyiyoy muşun, şey... Bis bugün yüsdük."

Kaşlarım çatıldı, anlamamıştım, emin olmak için sordum. "Yüzdünüz mü bebeğim?"

"Hıhı." Saçlarını geriye itti. "Abimyey ve Ayaz'ya. Doyuk abim, şey, Doyuk abim dedi. Sonya, sonya... Beni tuttu, ben de yüsdüm." Başını salladı.

Gülümsedim bu haline. "Sevdin mi yüzmeyi?"

"Hıhı. Şevdim. Ama yoyuydum. Süyekyi, şey, ayakyayım hayeket etti. Sonya... Koyyayım. Çok yoyuydum. Sonya havusdan çıktık, babanem beni yıkadı."

Yıkandığı belliydi kıvırcıklarından, bukleleri daha bir belirgindi. Ne zaman banyo yapsa böyle oluyordu.

"Eve gidince dinlenirsin babacığım; yemek yedin babaannenlerde, değil mi?"

Normalde beraber yiyorduk ama aşı olacağı için onu almamdan önce yemesini istemiştim. Açken aşı vurulursa iyice bitkinleşirdi, zaten soluyordu hemen.

"Hıhı, yedim. Şey, faşuyye ve piyav. Sonya yoğuyt."

Böyle anlattığında çok şey yemiş gibi duruyordu ama kuş kadar yiyordu her birinden, bir anda arttıramıyorduk yemek miktarlarını, midesi almazdı. Az az yedirip sürekli yedirmeye çalışıyorduk onun yerine.

"Yatmadan önce de kuru meyve yiyip süt içeriz, olur mu?"

"Bayyı süt."

"Tamam, ballı süt olsun."

Gülümseyip koltuğuna yasladı başını. Kuru meyveleri ona masal okurken yediriyordum, fark etmeden tüm tabağı bitiriyordu. İşim kolaydı.

Eve geldiğimizde mayışmıştı, bu halinden kurtulması için -bir şeyler yiyecekti- onu koltuğundan aldıktan sonra yere bıraktım. Gözlerini ovuşturdu, kısa yokuşu çıkarken hiç konuşmadı. Bahçeye gelip çiçekleri gördüğünde söyledi ilk kelimesini.

"Meyaba çiçekyey."

Bana döndü. "Çiçekyeyi suyuyayım baba." dediğinde her gün korumalardan biri onlara su vermesine rağmen "Tamam bebeğim." dedim. Minel'in dökeceği su ne kadar olabilirdi ki çiçeklerine zarar verecekti, bunun için onu kırmazdım.

Köşede duran yeşil, çiçek sulamak için kullanılan ve Minel'in kullanması için aldırdığım, normale göre daha küçük şeyi aldım. Mutfaktan su doldurup getirdiğimde gördüm ellerini dizlerine koymuş bir şekilde eğilip çiçeklerle konuştuğunu.

"Şimdi sise su veyicem, büyücekşiniz. Çok güzey çiçekyeyiniz oycak. Şey, şimdi de güzeyşiniz ama... Şey, daha güzey oycakşınız. Sonya çocukyayınız oyucak, biy süyü çiçekimiz oycak bisim de. Sonya onyay da büyücek."

Bölmesem bu döngüde devam edeceğini bildiğim için "Suyu getirdim." diyerek dikkatini çektim. Gülümseyip elemanı tutmayan elini uzattı.

"Al güzelim."

"Teşekküy edeyim babacım."

O çiçekleri sulayıp konuşmaya devam ederken telefonumu çıkarıp Kâmil'e mesaj attım. Arabada konuştuğumuzdan beri aklımdaydı.

.

Kime: Kâmil

Ustalarla konuş.

Evimin alt katına havuz yapılacak.

Kullanmadığım arabaların olduğu yere.

Havuzun bir kısmı derin olacak, diğer kısmıysa sığ.

Kenarda demir bir bar da olacak.

Isıtma sistemi de çok gelişmiş olacak.

Havuzun sığ kısmındaki zemin sarı olacak.

Diğer kısım mavi olabilir.

.

"Suyadım çiçekyeyimisi."

Başımı kaldırmamla gülmem bir oldu. "Çiçekleri değil, kendini sulamışsın babacığım." Fıstık yeşili, uzun çorapları ıslandıkları için düşmüştü. Tişörtünde de su damlaları vardı.

"Hı?"

Saf haline güldüm, kucağıma aldım hafif bedenini. "Sen üşümeden değişelim üzerini." dedim ayakkabılarını çıkarırken. "Üşümem ki..." dedi tatlı tatlı. "Hava sıcak." Künyemle oynamaya başladığında alnından öptüm. "Olsun inci tanem, yine de değişelim üzerini, olur mu?"

"Oyuy."

Odasına girdiğimizde ve onu yere bıraktığımda "Kameyam!" dedi neşeyle. "Vidyo çekicem! Havusa giydimi anyatıcam. Sonya, şey, Doyuk abimin şakaşını anyatıcam."

Dolabından pijamalarını çıkarırken "Ne şakası meleğim?" diye sorduğumda heyecanla anlatmaya başladı.

"Doyuk abim dedi ki, dedi ki... Şey, iyi yüsen inşanyay gemi oyuymuş. Ben inandım önce, sonya inanmadım. Soydum, dedim ki, dedim ki... Şey, neden söyyemedin şaka yaptını. Dedi ki, unuttum. Unutmuş baba, o yüsden söyyememiş."

"Unutmuş demek Doruk abin."

Başımı iki yana salladım komodinin çekmecesinden yeni çoraplar alırken. Unutmamıştı, Minel gerçeği kendi kendine bulmasaydı asla anlatmazdı, yeğenimi tanıyordum.

Kızmamıştım, Minel gerçeği her türlü öğrenirdi ama Doruk bunları bilmeyecekti. Kızıma şaka yaptığı gibi ben de ona şaka yapacaktım, kızmış gibi davranacaktım, günün yüzde doksanında öyleydim, sırıtmazdı.

"Gel bebeğim, pijamalarını giyelim."

Elemanı yatağına bırakıp geldi, tişörtünü çıkardım, kollarından öpüp pijamasının tişörtünü giydirdim. Şortunu da değiştim.

"Otur babam, çoraplarını çıkaralım." Hızlıca oturdu halısının üzerine. Ayaklarını uzattı.

Çoraplarını çıkarmak için elimi uzattığımdaysa yana kaçırdı ayaklarını. Gülüp "Güzelim..." dediğimde kıkırdadı. "Ayakım kaçıyoy babacım, ben yapmıyoyum." Bir kez daha elimi uzattım, yine kaçırdı ayağını.

"Rahat durmazsan seni ısırırım."

Tehdidime güldü. "Hep ışıyıyoyşun şen babacım."

Böyle davranırsa tabii ısırırdım. Bebek gibi koktuğu, cıvıl cıvıl güldüğü yetmiyordu; bir de bıcır bıcır konuşup "babacım" diyordu. Isırmayıp ne yapacaktım ben bu inci tanesiyle?

"Öyle mi Minel Hanım? Hep ısırıyorum demek."

Ciddi ciddi başını salladı. "Evet. Hey saman."

"O zaman şimdi de ısıracağım. Beş, dört..."

Saydığımı anlayınca ayağa kalktı. Bir adım atacaktı ki duraksadı, gülüşü yavaşça sönerken bana döndü. Benim de sırıtışım kayboldu. Tişörtünü sıkıp bıraktı. "Şey..." diye mırıldandığında yanağını okşadım. "Ne oldu güzelim?"

"Kaçabiyiy miyim? Şaka yapıcam şadece, geyçekten. Sonya giyicem çoyapyayımı."

Ufak, yaramazlık denmeyecek bir şey için bile izin istiyordu. Sakin olmalıydım, yanımdaydı, öfkelenemezdim. Derin bir nefes aldım.

"Kaçabilirsin ama..."

Kaşlarını kaldırdığında gülüp karnını gıdıkladım. "Çok hızlı olman lazım."

"Ya baba..." deyip gülerek geri çekildi, ani bir hareketle elemanı yatağın üzerinden alıp arkasına bile bakmadan koşmaya başladı. Odadan çıktığında hem onu kovalamamı istediğini bildiğim için hem de düşeceği korkusuyla ben de peşinden gittim.

"Yakayayamazşın beni, hızyı koşuyoyum!"

Benim bir adımım onun üç dört adımıydı, belki de daha fazlası. Nasıl kaçabileceğini düşünüyordu bu minik haliyle, çok merak ediyordum.

Aramızdaki mesafeyi bilerek kapatmadım bir dakika kadar. Benim odama girdik, sonra onun odasına geri döndük. Tam yine salona çıkacakken kavradım belini.

"Yakaladım!"

Nefes nefese kalmıştı. Kollarını boynuma sararken "Yakayadın!" diye cıvıldadı. "Şen kasandın babacım."

Kaybettiği halde üzülmemesi, bir de benim için sevinmesi içimde bir şeyleri eritti yine. Saçlarından defalarca öptüm onu yatağına oturtmadan önce.

"Buz gibi olmuş ayakların." dedim çoraplarını çıkarırken. İşaret parmağımın tersini değdirdim ayaklarına, cidden buz gibiydi, hemen giydirdim kuru çorapları.

"Bus yok, çocukyaya bus oymaz."

Başımı kaldırdım. "Anlamadım güzelim."

"Babanem dedi. Dedeme bus koydu, bana koymadı. Soydum, böyye dedi."

Gülümseyip kucağıma aldım onu, ayağa kalkarken "Evet." diyerek onayladım validenin söylediklerini. "Çocuklara buz yok. Boğazın ağrıyabilir."

"Evet, ağyıyabiyiy."

Mutfağa indim. Künyemle oynadı bu sırada. Mayışıyordu yine, hemen kuru meyvelerini yedirmem lazımdı, uyuyakalacaktı.

"Badem koyuyorum tabağına." dedim onu tezgahın üzerine bırakıp dolaptan küçük, toz pembe bir kase alırken. "Fındık ve ceviz de koyuyorum. Kuru üzüm de koydum. Kuru çileğimiz ve dutumuz da var."

"Çiyeki seviyoyum."

"Biliyorum babacığım."

"Fındık da güzey."

"Ben de severim."

"Geyçekten mi?"

"Evet, bana çekmişsin."

"Ne? Naşıy çektim?"

"Benzemişsin yani güzelim."

"Bensedim." Bu fikir hoşuna gitmişti herhalde, sevimli bir şekilde gülüp ayaklarını salladı. "Babama bensedim, babacıma."

Saçlarından öptüm kaseyi sarı tepsisine koymadan önce. "Şimdi sütünü ısıtalım azıcık, sonra balını katıp yukarı çıkalım."

"Bayyı şütü seveyim. Şen sevey misin?"

"Sevmem."

"Ya..." Yüzü asıldı. "Bensememişiz baba."

Sütü ocağa koyduktan sonra yanına gittim, yanağını okşarken "Her konuda benzememize gerek yok meleğim." dedim yavaşça.

"Ben senin babanım ve benzemesek bile bu böyle kalacak. Arkadaşların olunca onlara da benzemeyeceksin. Bu dünyada eşin yok bebeğim benim, kimsenin yok. Hepimiz farklıyız ve farklılıklar güzeldir."

Benim kızımın hassas kalbi onun bir zorba olmasına asla izin vermezdi; bunları o zorbalık yapmasın diye değil, zorbalıkla uğraşmasın diye söylüyordum. İleride birisi ona güzellik standardı şeylerine uymadığını ya da davrandığı gibi davranmamasını, ne bileyim, daha sessiz gülmesini falan söylerse bilmeliydi kendisiyken güzel olduğunu.

"Hepimis faykyıyız. Faykyı oymak güzey."

"Evet inci tanem, öyle." Saçlarını okşadım. Başka bir şey demedim çünkü süt taşacaktı, hemen altını kapattım. Küçük, üzerinde çizgi film karakterleri olan bardağına sütü koyup bal ekledim. Tepsiyi almadan önce Minel'i tezgahtan indirdim.

"Önümden ilerle babam."

Elemanı tutmayan eliyle gözlerini ovuşturup yavaşça yürüdü, böyle yürümesi iyi oluyordu, sütü dökmüyordum.

Üst kata çıktığımızda odasına döndü. "Hayır meleğim." dediğimde durdu, kafasını kaldırıp bana baktı. "Bugün beraber uyuyalım, aşı oldun, benim odama geç." Ateşinin çıkacağını düşünmüyordum ama yanından da ayrılamazdım.

"Tamam."

Benim odama girdi, tepsiyi komodine bırakıp yatak örtüsünü açtım. "Sen yat bebeğim, ben masal kitabı alıp geleyim. İstediğin bir masal var mı?"

Başını iki yana salladı uzanıp, sırtını yatak başlığıma yaslayıp örtüyü beline kadar çekerken. Bu haline gülümsedim, oyun odasına girip masal kitaplarından birini seçtim. Geri döndüğümde komodinime oturttuğu elemanla konuşuyordu.

"Şimdi maşay okucak babam, tavşan. Sonya uyucam. Babam da uyucak."

Yanına uzandığımda konuşmayı bıraktı. "Hangi maşayı aydın?" diye sordu merakla kitaba eğilirken. Kitabın kapağına baktım, sarı saçlı bir kız ve üç ayı vardı.

"Goldilocks ve Üç Ayı."

"Bu maşayı biymiyoyum."

Tepsiden çerez tabağını alıp kucağına bırakırken "Ben de bilmiyorum güzelim." dediğimde başını koluma yasladı. "Yine bensiyoyuz babacım."

Saçlarından öptüm. "Evet inci tanem, benziyoruz." Ortamızda duran kitabın kapağını açtım, resimlerini görebilmesi için böyle tutuyordum kitabı.

"Hııı, kıs çok güzey!"

İlk sayfadaki kız çizimini gösterdiğinde onaylamadım. Benim için en güzel kız belliydi, şu an kuru çilek yiyordu.

"Ormanın kenarındaki güzel bir evde Goldilocks isimli, sarı saçlı bir kız yaşarmış."

"Bisim evimis denizin yanında, oyman değiy."

"Evet babam." deyip devam ettim. Tüm masal boyunca böyle olacaktık, cümlelere yorum yapacaktı. "Bu kız çok yaramaz bir kızmış, babasının sözünü hiç dinlemezmiş. Babasının ona ormana gitmemesini söylediği bir gün canı çok sıkılmış ve ormana girmiş."

"Ama oymanda, oymanda... Şey, aşyanyay vay, kapyanyay vay. Ayıyay vay. Napıcak oyda?"

"Ben de bilmiyorum güzelim, masalın devamını okuyalım. Ormanda yürümüş, yürümüş ve yürümüş. Karnı acıktığında geri dönmek istemiş ama evin yolunu bir türlü bulamamış. Ağladı ağlayacakmış."

"Hıı, kayboydu! Naşıy geyi dönücek? Ya aşyanyay geyiyse? Noycak o saman? Akşam oyunca noycak? Koykmucak mı?"

"Bakalım. Ormanda evini bulmak için yürürken karşısına başka bir ev çıkmış. Hemen bu evin yanına gitmiş, kapının kilitli olmadığını görünce içeri girmiş."

"İzinsis giyiymez. Yayamasyık yaptı."

"Evet, yaramazlık yaptı babam. Zaten Goldilock yaramaz bir kızmış, masalın başında öyle söyledi. Goldilocks evde kimsenin olmadığını görünce mutfağa girmiş, masanın üzerinde üç kase yulaf lapası varmış. Goldilocks çok aç olduğu için büyük kaseden yemek istemiş."

"Ama..." diye mırıldandığında durdum. Meyvelerini yemeye çalıştığı için yanakları sincap gibi şişmişti, başını kaldırıp bana baktığında bu haline güldüm. "Söyle inci tanem."

"Yine isin aymadı. O evdekiyeyin yemeki. Goydiyoks kayıncayay gibi."

Şakağından öptüm. "Biraz öyle, evet. Büyük kasedeki lapa çok sıcakmış. Bu sefer orta kasedeki lapadan bir kaşık almış, o da çok soğukmuş. En son küçük kasedeki lapayı denemiş, o çok güzelmiş, ılıkmış, o lapanın hepsini yemiş."

"Hıı, hepşini mi? Ne yicek kaseşi oyan? Aç oycak. Goydiyoks yayamas."

"Yemek yiyince diğer odaya gitmiş. Şömine yanıyormuş ve şöminenin karşısında üç sandalye varmış. Sandalyelerden biri büyükmüş, biri orta boydaymış, sonuncusuysa küçükmüş. Goldilocks ısınmak istediği için sandalyelerden birine oturmak istemiş, büyük sandalyeye oturmak istemiş ama sandalye çok yüksekmiş, orta boydaki sandalye de çok sertmiş. Goldilocks üçüncü sandalyeye oturmuş ama o da ne?"

Gözleri büyüdü. "Ne?" diye sordu bana dönüp. Cildinin tahriş olmasını umursamayıp öpecektim şişirdiği yanaklarını en son, sınırdaydım.

"Noymuş babacım? Meyak ettim. Okuy muşun yütfen?"

"Tamam, okuyorum. O da ne, küçük sandalye kırılmış."

"Ne?" Şoke olmuş ifadesine güldüm, şaşkınlığı geçince yorum yapacağını bildiğim için okumaya devam etmedim.

"Şandayyeyi kıydı. Sahibi çok üzüycek. Benim, şey, benim şandayyem kıyıyşa... Şey, çok üzüyüyüm. Goydiyoks özüy diyemeyi."

"Bakalım dileyecek mi." deyip kitaba döndüm. "Sandalye kırılınca Goldilocks diğer odaya gitmiş, burada da üç yatak varmış. Biri..."

"Biyi büyük, biyi oyta, diğeyi de küçük. Aytık biyiyoyum."

"Evet, öyleymiş yataklar. Goldilocks önce büyük yatağa yatmış, yatak çok sertmiş. Orta boyda yatağa yatmış, bu yatak da çok yumuşakmış. En son küçük yatağa yatmış, bu yatak çok rahatmış, hatta o kadar rahatmış ki Goldilocks uyuyakalmış."

"Oyaşı evi değiy, naşıy uyudu? Goydiyoks çok yayamas. Başka biyişinin yatakı o. Oyda uyumamayı."

"Haklısın meleğim ama Goldilocks yaramaz bir çocuk."

"Çok yayamas."

"Evet, çok yaramaz. Devam edeyim mi okumaya?"

"Hıhı."

"Evin sahibi olan üç ayı..."

"Hııı, ayı mı? Napıcak Goydiyoks? Ayıyay napıcak? Kısıcakyay mı ona? Kızayyaysa üzüyüy."

"Bilmiyorum biriciğim. Evin sahibi olan üç ayı eve geri dönmüşler. Mutfağa girdiklerinde küçük ayı lapasını birinin yediğini görüp ağlamaya başlamış."

"Üzüydü. Açtı, yemek yiyemedi. Ne yicek şimdi? Diğey ayıyay, şey, şey, yemekyeyini payyaşıy mı?"

Bu soruya "Hayır." dersem çok üzülürdü, bu yüzden masalın devamını bilmememe rağmen "Paylaşırlar." dedim. Gülümseyip kitaba döndü, resimdeki ağlayan ayıya dokundu işaret parmağıyla.

"Şöminenin önüne gittiklerinde küçük ayı sandalyesinin kırıldığını görmüş ve yine ağlamış. En son yatak odasına gitmişler. Küçük ayı yatağında birinin yattığını görmüş. Büyük ayı ve orta boylu ayı da hemen yatağın başına gitmiş. Goldilocks ayıların bu sesleriyle uyanmış. Gözlerini açıp üç tane ayıyı başında görünce çok korkmuş."

"Ama oyaşı onyayın evi. Goydiyoks evyeyine giydi, şey, şey, isin aymadı."

"Evet, almadı. Korktuğu için hemen evden kaçmış, ormanda koşmaya başlamış. Koşarken babasının sesini duymuş, o tarafa koşmuş, babasını görünce ona sıkıca sarılmış ve bir daha ormana girmeyeceğini söylemiş."

Kitabı kapattım. Birkaç saniye bekledi, hızlı hızlı ağzındakileri çiğniyordu bu sırada konuşabilmek için. Yuttuğunda "Goydiyoks özüy diyemedi." dedi hemen. "Küçük ayı ağyadı, çok üzüydü. Yeşmi de vay. Goydiyoks özüy diyemeyi."

"Masal böyle ama güzelim, Goldilocks özür dilemiyor."

"Goydiyoks yayamas."

"Evet, yaramaz." dedim tekrar. Kaçıncı kez bunu tekrarlamıştım, hatırlamıyordum.

Başka bir şey söylemesini bekledim ama söylemedi. Kasesine baktım, her şeyi yemişti, saçlarından öpüp kaseyi kucağından aldım. "Şimdi ballı sütümüzü içelim." deyip sütü ona uzattım, ben masal anlatırken ılıklaşmıştı.

Sütü benden aldı, sırtı hâlâ daha dikti. Onu biraz kendime doğru yatırdım, saçlarını okşamaya başladım o sütünü içerken. Bunu yapmamı seviyordu, uykusu da daha çabuk geliyordu.

Alnından öptüm birkaç kez, bukleleriyle oynadım. Bardağın yarısına geldiğinde iyice mayışmıştı, elimi bardağın altına koydum her an uyuyabileceği için.

Sütünün son yudumlarını gözleri yarı kapalı içti, bitirdiğinde bardağı alıp komodinin üzerine bıraktım sessizce. Başı omzumdaydı, kolumu beline sardığımda gözlerini açtı.

"Bir şey yok babacığım, buradayım, uyu."

İç çekip kapattı gözlerini.

Saçlarını okşayıp alnını öperek geçirdim saatlerimi. Gözlerim yavaş yavaş kapanıyordu, en son saate baktım, dörttü.

İrkilerek uyandığımda bir an anlayamadım nerede olduğumu, omzumda uyuyan meleğime bakınca anladım, duvardaki saate baktım, altıyı gösteriyordu, hava da ayaydınlanıyordu. “Uyumayacaktım." diye mırıldandıktan sonra Minel'e döndüm, tekrar alnından öptüm.

Bir dakika...

Yanıyordu.

Başını omzumdan alıp yastığa bıraktım, doğruldum. Elimi yanaklarına koydum, çok sıcaktı teni. Normal değildi. Birkaç kez daha küfrettim, ince örtüyü üzerimizden attım.

"Minel, güzelim..." Yanaklarını okşadığımda titredi, gözlerini açmadan elleriyle etrafını yokladı, örtüyü arıyordu. Bulamayınca küçülebileceği kadar küçüldü.

Nasıl uyumuştum?

Telefonum alt kattaydı. Minel'i bırakmayı istemesem de doktoru aramam lazımdı, merdivenleri hızla indim. Telefonumu elime alır almaz aile doktorunu aradım.

Geç açarsa küfredecektim ama öyle bir şey olmadı, ilk çalışta açtı. "Kızım hastalandı." dedim bir yandan da merdivenleri çıkarken. "Çok ateşi var, daha önce iki kez havale geçirdi, titriyor. Hemen gelmen lazım, hemen. Havale geçirecek sanki, çabuk olman lazım."

"Tamam." dedi adam. "Ben gelene kadar ılık bir duş aldırmayı deneyin Gökhan Bey."

"Tamam."

Telefonu kapatıp yatağın üzerine attım. "Babacığım?" dedim bir kez daha. Işığı açtım, gözlerini daha sıkı yumdu. Kıpkırmızıydı yanakları. Titreyen ellerimi yumruk yapıp açtım.

Yanına gittim, "Meleğim beni duyuyor musun?" dedim vücudunu doğrultup aceleyle tişörtünü çıkarırken. Başını bana yasladı. "Soğuk..." diye sızlandı. Bana sarılmak istiyordu ama halsizliği yüzünden sarılamıyordu, belliydi. "Üşüyoyum."

"Şimdi geçecek bebeğim benim, hemen geçecek."

Telaştan çıkaramıyordum üzerini. Derin bir nefes aldım, sakin kalmam lazımdı ama nasıl yapacaktım, havale geçirmişti daha önce, ya tekrar geçirirse? Bu düşünceyle yutkundum. "Geçecek, tamam." derken kendimi ikna etmeye çalışıyordum.

Tüm kıyafetlerini çıkarıp onu kucağıma aldığımda titredi yine. "Baba..." dediğinde sesi de titriyordu. "Ço-çok üşüyoyum."

"Geçecek babacığım, azıcık dayan."

Banyoya girdim, suyu hızlıca ayarladım. İnci tanemi yere bırakamazdım, titriyorken soğuk zemine onu bırakmaya içim elvermezdi, kucağımda onunla girdim suyun altına. Derin bir nefes aldı buzlu suya atılmış gibi. Boynuma kollarını halsizliği elverdiğince sardı.

"Baba so-soğuk, iştemi...yoyum. Soğuk..."

Saçlarını okşarken "İyi olman için." diye açıkladım bu haldeyken beni anlamayacağını bile bile. İyiliği için bile olsa o üşürken suyun altında durmak çok zordu.

Nasıl hasta olmuştu? Ayakları üşüdüğü için miydi? Çoraplarını daha çabuk çıkarmalıydım, babalığıma tüküreyim, havale geçirecekti. Uyumuştum bir de, uyumuştum lan.

"Çok soğuk..."

Galiba ağlıyordu. "Geçecek biriciğim, geçecek." deyip sırtını sıvazladım, şakağından öptüm. Elimden başka bir şey gelmiyordu çünkü, konuşmak dışında hiçbir şey yapamıyordum.

İki üç dakika sonra suyun altından çıktım, dolaptan havlu alıp hemen vücuduna sardım. Başını da örttüm. Hissettiği sıcaklıkla ağlaması durdu, mırıltılara döndü.

Onu yatağa bıraktıktan sonra alnından öptüm, sıcaklığı biraz azalmış gibiydi, derin bir nefes verdim, odasından kıyafet alıp geldim, hemen giydirdim. Saate baktım, on dakika olmuştu. Doktorun gelmesinin yirmi dakikası daha vardı kesin, hastaneye gitsem daha mı çabuk olurdu? Ama yeni çıkmıştı suyun altından, saçları hâlâ ıslaktı, daha beter hastalanırdı.

Saçlarını kurutmam lazımdı.

Onun için aldırdığım kurutma makinesini aldım, soğuk bir modu vardı, normal sıcaklıkta hava üflüyordu. O modu çalıştırıp saçlarını kuruttum, bir yandan da yüzünü izliyordum. Kapalı gözlerinden yaşlar akıyordu ara sıra.

Saçları tamamen kuruduğunda tekrar baktım ateşine. Sanki yine çıkıyordu, ateş ölçer aldırmıştım ama nereye koyduğumu bilmiyordum, aramak için de onu yalnız bırakamazdım.

Her şeyi mi berbat ederdim?

Islanan üzerimi değişirken doktoru aradım yine. "Neredesin? Ateşi yine çıkıyor, hemen gelecektin." dediğimde "Bir dakikalık yolum kaldı." diye cevap verdi. "Bir dakika sonra oradayım."

Telefonu kapatıp "Güzelim, bir tanem, duyuyor musun beni?" diye sordum. Yanaklarını okşadım her endişeli anımda titreyen ellerimle, yavaşça açtı gözlerini. "Baba?" diye mırıldandığında "Buradayım babacığım." dedim hemen. Bir şeyler söylemesine ihtiyacım vardı.

"Ço-çok..." Dişleri birbirine çarptı, içimdeki endişe iyice büyüdü, doktor bir dakikaya geleceğini söylemeseydi şu an çıkardım evden hastaneye gitmek için. "So-soğuk."

Zil çaldı. Doktor gelmişti. Minel'i burada bırakamazdım, kucağıma alıp onunla indim aşağıya. Kapıyı açtığımda doktor önce bana, sonra Minel'e baktı.

"Dişleri..." dedim telaşla. Kalbim ağzımdaydı sanki. "Konuşamıyor bile, çok titriyor."

"Tamam, lütfen bir yere yatıralım, öyle bakayım."

Oturma odasına ilerledim, en yakın orasıydı. Bedenini koltuğa bıraktığımda yine yumuştu, doktor çantasını koltuğa koydu. Minel'in yanına oturdu.

Ateşini ölçtüğünde "Kaç?" dedim hemen. "Kaç ateşi?"

"Otuz dokuzu geçmiş."

Otuz dokuzu geçmişti ateşi, otuz dokuzu geçmişti. Daha erken uyanmalıydım, nasıl uyuyakalmıştım? Yumruklarımı sıktım, çenem kasıldı. Hasta etmiştim bebeğimi, titriyordu hâlâ.

Ciğerlerini dinledi, doğrultup boğazına da baktıktan sonra çantasından bir ilaç ve iğne paketi çıkarırken "Herhangi bir ilaca alerjisi var mı?" diye sordu.

"Yok, hayır, bilmiyorum."

Bilmiyordum, hiçbir şey bilmiyordum.

Derin bir nefes aldı doktor, şırıngaya çıkardığı ilaçtan çekti. Minel'in yanına oturdum, sıfır kol giydirmiştim, kolunu yukarı çekmemize gerek yoktu. Pamukla üst kolundaki bir kısmı hızlıca sildikten sonra iğneyi batırdığında bakmadım, yüzümü saçlarına gömdüm.

"İstemiyoyum." diye mırıldandı bir kez daha. Berbat bir babaydım, berbat bir babaydım, hasta olmasına bile engel olamamıştım. Daha fazla dikkat etmeliydim, uyumuştum bir de.

"Bu ateşini düşürür." Ayağa kalktı doktor. "Ateşi düşmemesi halinde bir ateş düşürücü yazacağım. Bademcikleri şişmiş, bunun için de bir ilaç yazıyorum. Bunun haricinde su tüketimine dikkat edin, ılık bitki çaylarına bir kaşık bal ekleyip içirebilirsiniz. Bulunduğu ortam da nemli olursa daha iyi olur, burun tıkanıklığına da iyi gelir. Sesini zorlamaktan da kaçınsın."

Defterine bir şeyler not ettikten sonra kağıdı yırtıp bana uzattı, daha sonra elini uzattığında ayağa kalkıp tokalaştım. "Ben giderim, siz kızınızın başından ayrılmayın." dediğinde "Ateş ölçer..." dedim hemen. "Size yenisini gönderirim, şu anlık..." Hiç düşünmeden çantasındaki ateş ölçeri bana uzattı.

Meleğimin yanına oturdum. Başımı kaldırıp doktorun arkasından baktım, çıkıp evin kapısını arkasından kapattığında tamamen inci taneme odaklandım.

"Babacığım?"

Bir şeyler mırıldandı ama gözlerini açmadı. Derin bir nefes aldım, reçetenin fotoğrafını çekmek için telefonuma ihtiyacım vardı. Minel'i de kucağıma alıp yukarı çıktım; hem koltukta değil, yatağımda yatması daha iyiydi. Her yeri ağrıyordu kesin.

Kime: Kâmil

*Fotoğraf*

Bu ilaçları bana getir hemen.

Minel hasta.

Çabuk ol.

Tavuk da al gelirken.

Tavuk çorbası yapardım belki, yemek konusunda iyi değildim ama kızım hastaydı, gerekirse beş kez deneyip yapardım.

Saçlarını okşadım dalgın dalgın. Hava aydınlanmıştı, pencereden ışık geliyordu. Rahatsız olmasın diye siyah güneşliği çektim. Sonra tekrar yatağın yanına çöktüm. Yanaklarının kızarıklığı azalmıştı,

Komodinin üzerine bıraktığım ateş ölçerle ateşini ölçtüm. Otuz sekizden biraz yukarıdaydı, biraz daha düşse içim... Yok, yine rahatlamazdı. Yeşillerini görmem lazımdı, benimle konuşmalıydı ki öyle rahatlayayım, böyle olmazdı.

Nasıl uyuyakalmıştım, nasıl? Başka bir zaman mı yoktu uyuyacak?

Ateşi tekrar çıkarsa diye sirkeli su yapmam lazımdı, bir kez daha ateşini ölçtükten sonra aşağı indim. Mutfak dolaplarını karıştırdım, beynim durmuştu, su koyacak kap bulamıyordum. Bir dolabın kapağını sertçe ittirdim, mekanizması yüzünden yavaşça kapandığında daha da delirdim, açıp çarpacak kadar hızlı bir şekilde kapattım, elimi çekmemiştim yavaşlamasın diye.

Durdum bunu yaptıktan sonra, derin bir nefes aldım. Kızım hastaydı ve ben ona iyi gelebilmek için sakin kalmak zorundaydım. Yine derin bir nefes aldım. "Minel'i düşün." dedim kendi kendime. "Masal okuduğun zamanı düşün."

Saatler öncesini, koluma yaslanmış bir şekilde dururken masala yorum yaptığı zamanı düşündüğümde kalbim yavaşladı. Sakinleşir gibi olunca hatırladım kapların yerini, alttaki dolaplardan birini açtım, cam bir kase alıp içini su doldurdum. Daha sonra beyaz sirke döktüm suya. Beyaz sirke olduğundan emin olmak için bid kaşık da içmiştim.

Yukarı çıktım elimde sirkeli suyla. Merdivenleri bu eve taşındığımdan beri ilk kez bu kadar hızlı inip çıkıyordum.

Odaya girip cam kabı bir yere bıraktıktan hemen sonra ateşini ölçtüm. Öncekiyle aynıydı, düşmemişti. Sirkeli suyu şimdi kullanacaktım, düşmedini bekleyemiyordum.

Dolabımdan temiz bir tişört aldım, yırtıp birkaç parçaya ayırdıktan sonra parçalardan birini suya batırdım. Sıkıp alnına koydum. Ürperdi, gözlerini çok az araladı, nereye baktığı bile belli olmuyordu.

"Üşüyoyum."

Yutkunmaya çalıştı ama yüzü buruştu, bu halini çenemi sıkarak izledim. Ona geleceğine bana gelseydi bu hastalık, acı; olmaz mıydı? Böylesi daha kötüydü. Acı çekiyordu benim biriciğim.

Elini zar zor kaldırıp alnına uzattığında "Olmaz meleğim." deyip elini tuttum, avuç içini öptükten sonra elini yatağa geri bıraktım.

Tişörtün parçalarından birini daha sirkeli suya batırıp sıktıktan sonra dirseğinin iç tarafına koydum. Aynısını diğer kolu için de yaptım.

"Koltuk altları..." diye mırıldandım kendi kendime. Başka iki parçayı da koltuk altlarına koyduktan sonra boynunu silmeye başladım geri kalanla. Annem böyle yapardı biz çocukken.

"Baba..." dediğinde yine gözlerini açtığını düşündüm ama hayır, sayıklıyordu. "Babamı istiyoyum." Şakağına bir damla yaş düştü, hemen sildim. "Buradayım babacığım." dedim gözyaşının değdiği yeri öperken.

Beni duymamış gibiydi. "Kayanyık istemiyoyum." diye devam etti bu sefer de. "İstemiyoyum." Kâbus görüyordu, işin kötüsü de bir şekilde uyandırsam bile saniyeler içinde yine uyuyacaktı, hastaydı.

"Olmayacak karanlık bir tanem, olmayacak." dedim beni duyması ümidiyle. "Işıkları yakacağız, karanlık olmayacak." Bir elimdeki ıslak bezle boynunu silerken diğer elimi saçlarına yerleştirdim. "Baban karanlığın seni almasına izin vermeyecek, hep ışıkların yanında duracağız."

Vücudundaki bezleri değiştim biraz vakit geçtiği için. Bir şeyler sayıkladı yine ama anlayamadım, sesi çok kısıktı bu sefer.

On beş yirmi dakika kadar sonra ateşi otuz sekizin altına düştü, derin bir nefes alıo bezleri üzerinden aldım. Kabın içine attım. Beş dakika sonra da zil çaldı, Kâmil gelmiş olmalıydı. Telefonumu da alıp aşağı indim, alt kata inmişken abimleri de arardım.

Derin bir nefes verdim kapıyı açmadan önce, omuzlarım çökmüştü yorgunluktan. Bu yorgunluğun nedeni inci tanemin başında beklemem değildi, ben onun başında günlerce de beklerdim. Asıl neden onun acı çekmesiydi, her yutkunuşunda yüzünü buruşturup ağlar gibi bir şeyler mırıldanmasıydı, sayıklamasıydı.

"İlaçları getirdim Gökhan Bey. Bu da tavuk ve diğer malzemeler. Galiba tavuk suyu çorba yapacaksınız, tarifi yazıp poşete koydum, annemin tarifidir, işe yarar. Başka bir çorba tarifi de var, o da şifadır."

Poşetleri alırken senelerdir yanımda olan adama baktım. "Sağ ol." dedikten sonra bunun yetmeyeceğini düşünüp devam ettim. "Annene istediği bir şeyi al, ne olduğu önemli değil, ödemesini ben yapacağım. Güzel bir ev alabilirsin ya da..." Beynim durmuştu, elimi asker tıraşı saçlarımın üzerinde gezdirdim. "Ya da araba, bilmiyorum. Annen seçer."

Arkamı döndüm, onun da arkasını dönüp gideceğini düşündüm ama seslendi. "Gökhan Bey?"

Başımı ona çevirdiğimde devam etti. "İsterseniz çorbayı ben yapabilirim, siz Minel Hanım'ın yanında durun. Yaparken kendime video da çekerim, başka bir şey katmadığımdan emin olursunuz."

Derin bir nefes bırakırken arkamı döndüm, poşetleri ona uzattım. "Mutfak senin, ne yapıyorsan yap. Video saçmalığına da girme, sana güvenmesem bunları senden istemem." Minel'in yiyeceği ilaçları bile ondan istemiştim, boş konuşuyordu video zırvalıklarıyla.

Kâmil poşetleri alıp mutfağa giderken merdivenin ucunda durdum. Hakan abimi aradım, mesaj yazmakla uğraşamazdım.

"Alo, Gökhan?"

"Abi..."

"Ne oldu? Sesin kötü geliyor. İyi misin, Minel iyi mi?"

Tek kelimemden anlamıştı her şeyi, "Ateşi çıktı." diye mırıldandım. "Ancak düştü, yine çıkabilir, bilmiyorum. Kendinde değil." Yüzümü sıvazladım.

"Tamam abim, Minel daha çocuk. Ateşinin çıkması çok normal, hem aşı da oldu. Kendini suçlama, sen iyi bir babasın. Ayrıca Minel'in ateşi bir kez daha çıkarsa mesaj at, yanınıza geleceğim, şu an düştü diye gelmiyorum."

"Tamam."

Bir şeyler daha söyledi, pek dikkat etmedim, aklım kızımdaydı. Telefonu kapattık, yukarı çıkıp az önce kalktığım yere oturdum yine. Saçlarını okşayıp alnından öptüm, teni normal sıcaklıktaydı.

Aklımı çıkarmıştı ama iyileşecekti, çocuktu, sürekli "kuş kadar" dediğim bir çocuktu, hastalanması normaldi. Her çocuk hasta olurdu.

Endişemi geçirmiyordu bunların hiçbiri. Ne zaman uyanıp "Babacım..." diyecekti? O zaman belki geçerdi endişelerim, şu kalbim de dinerdi, hemen hızlı hızlı atmaya başlıyordu kan pompası, ellerim titriyordu.

"Baba..."

Sayıklıyordu yine. Hemen bir kenara attım her şeyi. "Buradayım meleğim, buradayım babacığım, buradayım güzeller güzelim." deyip avuç içini öptüm. Bir şeyler mırıldandı, yüzü buruştu, daha sonra elimi kendisine çekip yan döndü, diğer elini de elimin üzerine koydu.

Otuz dokuz derece ateşi yeni düşmüşken, sararıp solmuşken elime sarılmış bir şekilde uyudu. Ben de gözümü bile kırpmadan onu izledim.

نهاية الفصل

2 تعليق