تخطٍ إلى المحتوى

Luteus

الفصل 3 · قراءة 5 دقيقة

Luteus

الفصل 3

Kaçış2

Gecenin zifiri karanlığında at sırtında yol almak düşündüklerinden çok daha zordu. Ay ışığı, ormanın içinden geçen dar patikaları ancak belli belirsiz aydınlatıyor, atın her adımı taşlara ve köklere takılıyordu. Böyle devam ederlerse hem atı hem de kendilerini tehlikeye atacaklardı. Üstelik Leo'nun durumu da giderek ağırlaşıyordu. Sara, kaleden yaklaşık iki saat uzaklaştıklarında daha fazla ilerlememeye karar verdi. Şafağı bekleyecek, gün doğduktan sonra yollarına devam edeceklerdi.

Yolun kenarında yükselen devasa bir kayanın altı rüzgârdan korunuyordu. Sara atı kayanın biraz ilerisindeki küçük bir ağaca bağladı. Ardından büyük bir güçlükle Leo'yu attan indirdi. Genç adamın bilinci hâlâ tam olarak yerine gelmemişti. Onu dikkatlice kayanın dibine yatırdı. Luteus ise yol boyunca tek kelime etmeden gelmişti. Önünde yaralı ve baygın bir adamın durması onu korkutmuştu. Neyse ki yanında Sara vardı. Yol boyunca durmadan sorular soruyor, annesini ve babasını merak ediyor, neden kaleden ayrıldıklarını anlamaya çalışıyordu. Sara ise her seferinde cevap vermekten kaçınıyor, yalnızca sabah olduğunda onu kendi ailesiyle tanıştıracağını söylüyordu.

Prensi de Leo'nun yanına yatırdı. Yanlarında getirdikleri at sıradan bir binek değil, kralın savaş atlarından biriydi. Sara atın üzerindeki kalın kaparizonu çıkarıp hem Leo'nun hem de Luteus'un üzerine örttü. Gecenin ayazı dağlardan iniyor, taşların arasından geçen rüzgâr kemiklere kadar işliyordu. Ardından çevreden kuru dallar ve odun parçaları topladı. Çakmak taşlarını birbirine vurup küçük bir ateş yaktı. Alevler yükseldikçe kayanın altındaki karanlık biraz olsun dağıldı.

Odun toplamak için birkaç adım uzaklaştığında içine ansızın ağır bir korku çöktü.

Ya köye ulaşamazlarsa?

Ya ailesi yıllar önce ölmüşse?

Yıllardır onlardan tek bir haber alamamıştı. Belki evleri bile artık yerinde değildi. Hem onları bulsa bile bütün bunları nasıl anlatacaktı? Yıllar sonra karşılarına yanında tanımadığı yaralı bir asker ve tahtın son varisiyle çıkacaktı. Buna inanırlar mıydı? Onları koruyabilirler miydi?

Kollarındaki odunları ateşe bıraktı.

Alevlerin karşısına oturdu.

Bir an için içinden geçen düşünce kendisini bile korkuttu.

Kaçabilirim...

Atı alır, güneye doğru sürer, ailesini bulur, geride kalan her şeyi unutabilirdi. Kimse onu suçlayamazdı. Sonuçta o yalnızca bir dadıydı. Fakat hemen başını iki yana salladı. Hayır... Bunu yapamazdı. Yanında yıllardır kendi evladı gibi büyüttüğü küçük prens vardı. Bir de hayatını kralı korumaya adayan yaralı bir asker...

Onları kaderlerine terk edemezdi.

Bu düşünceyle dizlerini göğsüne çekti.

Sessizce ağlamaya başladı.

O gece hiç uyumadı.

Şafak sökmeye başladığında gökyüzü lacivertten griye dönüyordu. Ateşin közleri sönmeye yüz tutmuştu. Tam o sırada Leo hafifçe kıpırdandı.

Sara hemen yanına koştu.

Genç adam gözlerini araladı.

Yüzündeki yara gece boyunca daha da kötüleşmişti. Sara bezin tamamen kana bulandığını görünce endişeyle diz çöktü. Leo'nun oturmasına yardım etti. Kuruyan kumaşı dikkatlice yaradan ayırdı. Acı veriyordu ama Leo tek bir ses çıkarmadı. O bir askerdi. Acıya yabancı değildi. Yıllar önce attan düşüp bacağını kırmış, başka bir seferde omzuna aldığı kılıç darbesiyle haftalarca ölüm kalım arasında kalmıştı. Bu yara da canını yakıyordu ama dayanmasını biliyordu.

Sara yaraya üzülerek baktı.

— Yaran çok kötü... Böyle devam ederse enfeksiyon kapacak. Temiz su ve temiz bez bulmamız gerekiyor.

Leo etrafına göz gezdirdi.

Nerede olduklarını anlamaya çalışıyordu.

— Kaleden hangi yöne geldik?

Sara biraz düşündü.

— Önce ana yolu takip ettim. Yol bitince ayı izledim. Şu kayayı görünce de durdum.

Leo yeni doğan güneşe baktı.

Güneş tam karşılarından yükseliyordu.

Yüzünde hafif bir rahatlama belirdi.

— Güney tarafına gelmişiz... Kalenin güneyinde Ortodoks köyleri var. Oraya ulaşabilirsek bize yardım edecek insanlar bulabiliriz.

Güneş yavaş yavaş yükselirken Sara Luteus'un yanına gitti. Küçük prens otların üzerinde iyice büzülmüş hâlde mışıl mışıl uyuyordu. Onu bıraksa belki saatlerce uyanmayacaktı. Ama vakit kaybetme lüksleri yoktu.

Sara diz çöktü.

Saçlarını okşadı.

Alnından öptü.

— Günaydın prensim...

Luteus gözlerini ovuşturarak uyandı.

Bir an nerede olduğunu anlayamadı.

Sonra doğrulup hemen Sara'ya sarıldı.

— Karnım çok acıktı... Ne zaman yemek yiyeceğiz? Kurutulmuş et istiyorum... Bir de yumurta...

Sara gülümsemeye çalıştı.

— Biraz daha sabret. Köye vardığımızda canın ne isterse onu yiyeceğiz.

Luteus köyün ne olduğunu biliyordu ama hayatında hiç köy görmemişti. O bir prensti. Doğduğu günden beri kalenin dışına çok az çıkmış, kaz tüyü yatağından başka bir yerde uyumamıştı. Şimdi ise taşların üzerinde, açık gökyüzünün altında uyanıyordu.

Leo yavaşça ayağa kalktı.

Atın üzerindeki kaparizonu yeniden yerleştirdi.

Dizginleri eline aldı.

— Artık gitmeliyiz. Fazla oyalanamayız.

Sara önce Luteus'u kucağına aldı.

Leo ata bindi.

Ardından prensi önüne oturttu.

Son olarak Sara, Leo'nun uzattığı eli tuttu ve dikkatlice ata çıktı. Savaş atı iri yapılıydı; üçünü de rahatlıkla taşıyabiliyordu.

Yol yeniden başladı.

Sara bütün gece uyumadığı için gözlerini açık tutmakta zorlanıyordu. Düşmemek için Leo'nun belini iki koluyla sıkıca kavradı. Hayatında yalnızca birkaç kez ata binmişti. Leo ise yıllarca seferlere katılmış deneyimli bir biniciydi. Atın her hareketini hissediyor, taşlı yollarda bile hayvanı ustalıkla yönlendiriyordu.

Sara bir an duraksadı.

Daha dün akşam koridorda tanıştığı adamın arkasında oturuyordu.

İçinde tarif edemediği sıcak bir his belirdi.

Ama hemen o düşünceyi zihninden uzaklaştırdı.

Şimdi aşkı düşünecek zaman değildi.

Önce hayatta kalmaları gerekiyordu.

Köylüler onlara yardım edecek miydi?

Onlara ne anlatacaklardı?

Bütün yol boyunca bunları düşündü.

Leo ise yarasını hissediyordu. En büyük korkusu enfeksiyon kapmasıydı. Eğitim yıllarında ayağını kesen ve günlerce ateşler içinde yatan bir arkadaşını hatırladı. O asker haftalarca yürüyememiş, neredeyse ölecek duruma gelmişti. Sabahın serinliği yanağındaki acıyı uyuşturuyordu. Arkasında ise bir gün önce tanıştığı, bakışlarında annesini gördüğü kadın ona sımsıkı sarılmıştı.

İkisinin arasında oturan Luteus ise bambaşka bir dünyadaydı.

İlk kez gerçek bir ata biniyordu.

Rüzgâr yüzüne vurdukça heyecanla etrafına bakıyor, uzaktaki ağaçları, kuşları ve tepeleri hayranlıkla izliyordu. Aklına tahta atı geldi. Daha dün kale avlusunda onunla koştururken annesi gülümseyerek kendisini izliyor, Sara arkasından koşuyordu.

Şimdi ise nereye gittiklerini bilmiyordu.

Ama o hâlâ sadece küçük bir çocuktu.

Uzun yolculuğun ardından ufukta ilk evler görünmeye başladı.

Leo atı yavaşça durdurdu.

— Buradan sonra yürüyelim.

Önce kendisi indi.

Sonra Luteus'u dikkatlice kucağına aldı.

Ardından elini Sara'ya uzattı.

Sara da attan indi.

Leo dizginleri eline aldı.

Üçü, sessizce köy yoluna doğru yürümeye başladılar.

نهاية الفصل

0 تعليق

لا توجد تعليقات على هذا الفصل بعد. اكتب أول تعليق.